14 Mart Tıp Haftası (11.03.2004) | İstanbul Tabip Odası

tıklayınız

 

 

 

 

 

Yeni Eklenenler

TK Aralık Ayı Toplantı Tutanağı Tıklayınız

İl Hıfzıssıhha Kurulu toplantısı Tıklayınız

İnsan Hakları Komisyonu Toplantı Tutanağı Tıklayınız

Pratisyen Hekimlik Toplantı Tutanağı Tıklayınız

Basında İTO Tıklayınız

İşçi Sağlığı Komisyonu Toplantısı Tıklayınız

Ekonomik Krize İlişkin Sunular Tıklayınız

UEÇG Toplantısı Tıklayınız

Hekim Forumu Yayın Kurulu ToplantıTutanağı Tıklayınız

Kadın Komisyonu ToplantıTutanağı Tıklayınız





İSTANBUL

Arama

 

14 Mart Tıp Haftası (11.03.2004)

BASIN AÇIKLAMASI 11/03/2004




Değerli Meslektaşlarım,
Sayın Basın Mensupları,

Bu yıl 14 Mart Sağlık Haftası dünyada, bölgemizde ve ülkemizde çok önemli gelişmelerin yaşandığı bir döneme denk geldi.

Yıllardan beri gezegenimizi tehdit eden ekolojik felaket konusunda bilimciler tarafından yapılan uyarılar ilk kez ayrıntılı bir rapor halinde Pentagon tarafından da dile getirildi. Gerçi kaynağını net olarak bilemediğimiz bu rapor kısa bir süre sona ABD yönetimince "abartılı" olara nitelendirildi ama bu refleks yanıt, tehlikenin son derece ciddi boyutlara ulaştığı konusundaki kuşkuları ortadan kaldıramadı. Öyle görünüyor ki uluslararası bilim çevrelerinin bütün uyarılarına karşın, başta ABD, Japonya olmak üzere, hiçbir gelişmiş ülke bu yıl da enerji tüketimine sınırlama getirmek niyetinde değil.

Bilindiği gibi ekolojik felaket konularında global ölçekte en duyarlı meslek grubu hekimlerdir. Nükleer tehlike, savaş, açlık ve sağlık alanındaki global eşitsizlikler tüm ülkelerin hekim örgütlerinin en önde gelen mücadele gündemlerini oluşturuyor.

TTB ve İstanbul Tabip Odası'nın, son iki yıl içinde, ülkemizin sağlık sorunları ve sağlık çalışanlarının özlük hakları yanında en çok ağırlık verdiği konuların başında, bölgesel barış, çevre sorunları ve deprem tehdidi konularında sivil toplum örgütleriyle ortaklaşa yürütülen çalışmalar yer aldı.

Anımsayacağınız gibi geçtiğimiz yılın Sağlık Haftasını ABD ve Britanya silahlı güçlerinin başlattığı Irak Savaşı'nın gölgesinde kutladık. İstanbul Tabip Odası'nın da içinde yer aldığı barış yanlıları, Türkiye'nin bu kirli savaşa, saldırganların yanında katılmasını öneren Hükümet Tezkeresinin TMBB'de reddedilmesinin sevincini ve onurunu yaşarken, mütareke basını savaşın dışında kalmamızın her anlamda ülkemizi felakete sürükleyeceğini iddia ediyor, barış yanlılarını vatan hainliği ile suçluyordu. Aradan bir yıl geçti. İktidarın aksi yöndeki eğilimine karşın, Türkiye'nin doğrudan doğruya katılmadığı savaş, kimsenin hesabını bile tutmadığı binlerce çocuk, kadın, yaşlı genç sivil Iraklının kanları pahasına sona erdi. Diktatör Saddam ve adamları devrildi ama açlık ve felaket içindeki Irakta kanlı direniş, kör güdülerin yönlendirdiği mezhep katliamları, terör ve kaos devam ediyor. Aradan geçen zaman her bakımdan barış yanlılarını haklı çıkardı. Ülkemiz hala akmaya devam eden mazlum kanının doğrudan suç ortağı olmaktan kıl payı ile kurtuldu. Savaş kışkırtıcılarının ileri sürdükleri gibi ABD'nin yanında savaşa katılmadığımız için ülke ekonomisi felakete sürüklenmedi.

Hükümetin kurulduğu günden bugüne kadar izlediği ekonomik politikalar, sosyal devletin son kalıntılarını da ortadan kaldıracak niteliktedir. Vergi yükü hemen tümüyle çalışanların sırtında taşınmaktadır. Enflasyon düşmesine karşın işsizlik devam ediyor, iç ve dış borçlar artıyor, gelir grupları arasındaki uçurum derinleşiyor.

AKP iktidarı kamunun elinde ne varsa satışa çıkarmış, kimilerini yok fiyatlara satmış, elde kalanları ise, fiyat düşürerek pazarlamaya çalışmaktadır. Sıra şimdi okullara, hastanelere, sağlık ocaklarına gelmiştir. Satılanlar "babalar gibi" satılacak, satılmayanlar işletme haline dönüştürülecektir. Bir yıldan beri adım adım uygulamaya çalıştıkları "sağlıkta dönüşüm" programının temeli budur. Yerel seçimlerin sıkışıklığı içinde tamamlanamayan Kamu Yönetimi Temel Yasası, Yüksek Öğrenim Yasası gibi, seçimleri bekliyor. 5. versiyonu Kasım 2003 tarihini taşıyan yeni "Sağlık Kanunu" ve "Sağlık Meslek Odaları Kanunu" sıraları gelince birer birer gündeme getirileceğe benziyor. Geniş hekim kitlesi, öncelikle genç hekimler için sözleşmeli statü tek seçenek haline getiriliyor. İş güvencesi ortadan kalkıyor ve örgütlü mücadele yolları tıkanıyor. Performansa dayalı döner sermaye uygulaması, sağlık kurumlarında tam bir kargaşa ve huzursuzluk ortamı yaratıyor. Para getiren işlemler, hekim hiyerarşisinin üst kademelerine puan avantajları sağlarken, az para getiren bir dizi son derece önemli muayene ve tedavi işlemi hemen hemen karşılıksız angarya haline dönüştürülüyor. Sağlık kurumlarındaki ekip dayanışması ve iş barışı torpilleniyor.

Kısaca tüm sağlık alanı, özel sağlık kesimlerinin işletmeci birkaç akıl hocasının eline teslim edilmiş, yasa ve yönetmelik metinlerinin dili bile piyasa işletmeciliğinin dilen çevrilmiştir. SSK'ların devlet hastanelerinden ve sağlık ocaklarından yararlandırılması, kamu çalışanlarının özel sağlık kurumlarına yönlendirilmesi gibi kozmetik nitelikli günü birlik iyileştirme girişimleri siyasi iktidarın sağlık alanındaki temel tercihini gizlemeye yetmiyor. Bu tercih, sağlığı alınıp satılan, üzerinden kar edilen bir "piyasa metaı" haline getiren "neoliberal pazar ekonomisidir". Aile hekimliği ve genel sağlık sigortası bu amaca hizmet eden araçlardır. Hastayı; "müşteri", hastalığı ve hasta tedavisini, dev boyutlu "bilbord"larda reklamı yapılan "mal ve hizmet" malzemesi olarak gören bu bezirgan felsefesinin gıdası "eşitsizlik ve hızlı tüketim"dir. Eşitsizlik ve tüketim arttıkça sistem beslenir, palazlanır. Sağlıkta eşitsizliğin Türkçesi, "ne kadar para, o kadar sağlık" demektir. Sağlık alanında daha şimdiden, hiçbir dönemde görülmediği oranda artan reklamlarla kamçılanan tüketim, sonuçta başlıca ilaç ve dışa bağımlı teknoloji aracılığı ile çokuluslu şirketlere kaynak transferi demektir. Gelişmiş ülkelerde sağlık harcamalarında ilaca giden pay % 20'ler civarındayken, Türkiye'de 1998'de % 40'ın üzerindeydi. Bu oranın son 2 yılda % 60'lara ulaştığı ifade edilmektedir.

Kısaca sağlık alanındaki bu tercihler kaçınılmaz olarak sağlık harcamalarını artıracak, sosyal güvenlik kurumlarını iflasa sürükleyecek ve bugün halkın yavaş yavaş alıştırılmaya çalışıldığı "cepten öde" anlayışı sisteme tam anlamıyla egemen olacaktır.

TTB ve Tabip Odası yöneticileri ile kamuoyu karşısında tartışmaya çıkmaktan özenle kaçınan Sağlık Bakanı, TV programcılarının bu eşitsizlikleri ima eden mahcup soruları karşısında bile öfkeye kapılıyor ve TTB ve Meslek Odası yöneticilerini suçluyor. Çünkü sistem tercihlerinin ister istemez bu sonuçları doğuracağını tüm hekimler gibi Sağlık Bakanı da biliyor.

Öte yandan siyasi iktidarın başı, sağlık çalışanlarının ücret artışı talepleri karşısında yine öfke krizleri geçirirken, 6 milyarlık maaşı yetmediği için ticari faaliyetine devam ettiğini, büyük bir pişkinlikle, itiraf ediyor. Sağlık Bakanı bir gazetecinin maaşının yetip yetmediği yolundaki sorusuna aynı pişkinlikle "geçinmeye çalışıyorum" (Vatan 05.03.2004) diye yanıt veriyor.

Bilindiği gibi TTB ve SES yukarıda ana hatlarıyla özetlediğimiz bu gidişe dur diyebilmek için, geçen kasım ayından beri bir dizi uyarı eylemi yaptı. Sağlık hizmetinin niteliğinden ve gelmiş geçmiş tüm siyasi iktidarların bilinçli hedef şaşırtma taktiklerinden dolayı, sorunları yakından bilmeyen halkın gözüne sağlık alanındaki her olumsuzluğun sorumlusu hekimlermiş gibi gözükür. Bugünkü Sağlık Bakanı ve Başbakan'ın bu hedef şaşırtma konusunda, kendilerinden önceki siyasilerle kıyaslanamayacak oranda bir gayret ve performans gösterdiklerini kabul etmemiz gerekiyor. Bu nedenledir ki, 5 Kasım ve 24 Aralık eylemlerinin birinci hedefi sorunları halkımızla paylaşmaktı. Bu amaca kısmen ulaşıldığını ve konunun en azından kamuoyunun tartışma gündemine taşındığını düşünüyoruz. AKP Hükümeti ise sorunlarımız karşısındaki duyarsız tutumunu sürdürüyor. Bu yüzden TTB ve SES tarafından önümüzdeki 14 Mart Sağlık Haftası içinde10 ve 11 Mart günleri yoğunlukla aynı uyarı eylemlerine ayrıldı. Öncekilerde olduğu gibi bu iki günde de, ertelenemeyecek temel sağlık hizmetleri (ve kuşkusuz acil hizmetler) aksatılmayacak, ancak rutin hizmetler durdurulacaktır.

Zaman zaman 8-10 günü bulan tatilleri bahşetmekte sağlık açısından sakınca görmeyen siyasi iktidarın, takviye edilmiş acil hizmetlerin aksatılmayacağı bu iki gün için, yine halkımıza felaket ihbarları yapmaya çalışacaklarını biliyoruz. Bu yüzden meslektaşlarımızın karşılaştıkları her fırsatta hasta ve hasta yakınlarına bıkmadan, usanmadan amacımızı anlatmaya çalışmalarını diliyoruz.

Bugüne kadar ülkemizin sağlık sorunlarını ve sağlık çalışanlarının ekonomik ve özlük hakları ile ilgili sorunları tartışmaya değer bulmayan Sayın Başbakan'ın bu kez de siyasi ve ticari faaliyetlerinden vakit ayırıp bizlerle görüşemeyeceğini, duygu ve düşünce dünyasında, "İmam Hatip" ve türban sorunları çözüm beklerken, bizim sorunlarımıza yer ayıramayacağını biliyoruz.

Hekim dostu olmadığını (düşmanı demeye dilimiz varmıyor) bugüne kadar defalarca kanıtlamış olan Sayın Sağlık Bakanı'ndan da, özel sağlık işletmelerinin akıl hocaları dururken bu sorunları TTB temsilcileriyle tartışma ve ortak çözüm yolları bulmak gayreti içine girmesini beklemiyoruz.

Her ikisinden ve öteki hükümet üyelerinden talebimiz, nesnellik ve dürüstlükle demokrasinin kurallarını uygulamalarıdır. Her alanda olduğu gibi sağlık alanında da çalışanlara kısıtlamasız örgütlenme hakkı ve grevli, toplu sözleşmeli sendikalaşma hakkı tanımalarıdır. Halkın sağlık hizmetlerinden eşit düzeyde yararlanma olanağına sahip olmasının çağdaş demokrasilerde vazgeçilmez bir insan hakkı olduğunu kabul etmeleri ve onun gereklerini yerine getirmeleridir.

Eğer "değişim" yetenekleri gerçekten iddia ettikleri kadar gelişmişse, günün birinde pek ala bu düzeye de ulaşabilirler. Ancak bugüne kadar sürdürdüğümüz ve iktidarın mevcut tutumu devam ettiği müddetçe süreceği anlaşılan eylemlerimizin kamuoyunca doğru değerlendirilebilmesi için, siyasi duruşumuzu ve hedeflerimizi bir kez daha netleştirmemiz gerekiyor.

TTB, Tabip Odaları ve SES'in başını çektiği, sağlık alanındaki meslek odalarının fiilen katıldığı, KESK, DİSK, TMMOB başta olmak üzere, çalışan kesimi temsil eden hemen tüm örgütlerin aktif olarak desteklediği bu uyarı eylemleri ülkemizdeki siyasi kutuplaşmalardan tümüyle bağımsızdır.

"İş güvencesi, insanca yaşayabileceğimiz ücret ve herkese eşit, ücretsiz sağlık hizmeti" talepleriyle sürdürdüğümüz eylemimiz, sonuç itibariyle hak almaya yönelik emekçi eylemidir ve doğası gereği, eşitlikçi, katılımcı, dayanışmacı bir demokrasiden yanadır.

Hekimler ve sağlık çalışanları olarak, kendimiz, örgütlerimiz ve nitelikli bir sağlık hizmetine ulaşamayan halkımız adına, bunca özveriyi göze alarak sürdürdüğümüz eylemlerin beklediğimiz sonuçlara ulaşabilmesinin vazgeçilmez önkoşulu, genişletilmiş ve yetkinleştirilmiş demokratik düzenin kesintiye uğramadan yoluna devam edebilmesidir.

Elinizdeki programda gördüğünüz gibi, bu yılki 14 Mart Sağlık Haftası'nın yoğun bir gündemi var. Sergiler, konserler, turnuvalar, gösteriler yanında, bütün boyutlarıyla kadın hekim olmanın sorunlarını, uzmanlık eğitimini, Sağlıkta Dönüşüm Programını, hekimlerin iş doyumu ve tükenmişlik düzeylerini, hekim ve endüstri ilişkilerini çeşitli yönleriyle tartışacağımız paneller düzenleniyor. Ayrıca haftanın son günü tüm Büyükşehir Belediye Başkan adaylarıyla, İstanbul'un sağlık sorunlarına nasıl yaklaştıkları konusunu tartışma fırsatı bulacağız.

İstanbul Tabip Odası adına, 14 Mart Sağlık Haftası'nın verimli ve başarılı geçmesini diliyor, sorunlarımızın kamuoyuna iletilmesine yardımcı olan basın ve görsel medya mensuplarına teşekkür ediyor ve tüm meslektaşlarıma saygı ve sevgilerimi sunuyorum.


Prof. Dr. Gençay GÜRSOY
İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu Başkanı