|
30.12.1999- Kuduz Hastalığı - Alınması gereken önlemler
BASIN AÇIKLAMASI
Alınabilecek önlemlerle görülmemesi gereken bir hastalık olan Kuduz nedeniyle birkaç ayda iki vatandaşımız hayatını kaybetmiştir. Kuduz, insanlarda seyrek olarak görülen ya da alınabilecek önlemlerle görülmemesi gereken asıl olarak bir hayvan hastalığıdır. Kırsal alanlarda vahşi hayvanların, kentsel bölgelerde genellikle köpeklerin ısırmasıyla insanlara bulaşır. Kuluçka süresi 2-8 hafta olmakla birlikte bir yıla kadar uzayabilir. Yaranın şiddeti, yara yerinin beyine uzaklığı, giyeceklerin koruması kuluçka süresini değiştirebilir.
Kuduz Hastalığı; genellikle ölümle sonuçlanan bir virüs hastalığıdır. Başağrısı, ateş, kırıklık, kaygı duyguları gibi belirtilerle başlar, virüsün sinir sistemine yerleşmesiyle ansefalit (beyin iltihabı) gelişir, titreme ve kasılmalar, felç görülebilir. Yutma girişiminde yemek borusu kaslarının kasılması su korkusuna yol açar. Ölüm çoğu kez solunum felci ile olur.
Koruyucu Önlemler
* Tüm hayvanların izne bağlanması, * Sahipsiz ve başıboş köpek bırakılmaması, * Tüm köpek ve kedilere aşı uygulanması, * Kedi-köpek sahiplerinin eğitilmeleri, * Tuhaf davranışlı hasta hayvanların, Veteriner Müdürlüklerine bildirilmesi, * Yaban hayvanlarının evde barındırılmaması, * Kuduz hayvanların ısırdığı, aşılanmamış hayvanların yok edilmesi, * Isırılmış kişilerde yara yerinin bol su ve sabunla yıkanması, vakit geçirilmeden aşılama programına başlamak üzere en yakın kamu sağlık birimine başvurulması gerekir.
Kuduz sorunundan kurtulabilmemiz için yerel yönetimlerin hayvan barınakları kurarak başıboş köpekleri kısırlaştırıp barınaklarda bakımını sağlamaları, sokaklarda başıboş hayvanların bırakılmaması ve tüm hayvanların aşılanmalarının sağlanması gerekir.
Aşılama programlarının tek merkezden (Sağlık Bakanlığı) kontrol edilmesi, soğuk zincirin korunabilmesi için kamu sağlık birimleri dışında kuduz aşısının yapılmaması gerektiğini düşünüyoruz.
İstanbul�da kuduz aşısı sadece Sultanahmet Kuduz Merkezi'nde (Çemberlitaş) değil Haseki Hastanesi, Bakırköy Devlet Hastanesi, Şişli Etfal Hastanesi, SSK Okmeydanı Hastanesi, Haydarpaşa Numune Hastanesi, Kartal Eğitim ve Araştırma Hastanesi, SSK Göztepe Hastanesi gibi kamu hastanelerinde de yapılmaktadır. Bu merkezlere ilave olarak her ilçede bir sağlık ocağının aşı merkezi olarak görevlendirilmesi gerektiğini düşünüyoruz.
İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu
25.12.1999- Sağlık hizmetlerinde ve ilaçta KDV kaldırılmalıdır
BASINA AÇIKLAMA
Sağlık hizmetlerinde ve ilaçta KDV kaldırılmalıdır.
Sayın Basın Mensubu,
Halkın alım gücünü azaltan ekonomik politikalar yürürlükteyken, toplumun en temel gereksinimlerinden olan sağlık hizmetlerinde ve ilaçta; Katma Değer Vergisi (KDV) oranının % 15'den % 17'ye yükseltilmesi; halkın sağlığına, toplumun sağlık hakkına indirilen ağır bir darbedir.
Dünyada; ilaçta ve sağlık hizmetlerinden alınan KDV oranı; % 0 - 2 - 4 gibi oranlardayken ve azalma eğilimindeyken, ülkemizde % 15'den % 17'ye çıkarılması "ne kadar hastalık - o kadar vergi" anlayışının tipik bir belirtisidir. Bu anlayış; aynı zamanda, sağlığı alınıp satılan bir mal olarak gören "serbest piyasacı" mantığın doğal uzantısıdır.
Sorun bir tercih sorunudur: 1. Hastalıkları azaltmak için koruyucu sağlık hizmetlerini, temel sağlık hizmetlerini geliştirecek, güçlendirecek uygulamalar ve politikalar mı? Yoksa 2. Hastalıkları ve hatta hastalıklara bağlı ölümleri bile vergi gelirlerini arttırmanın bir aracı olarak gören anlayış ve politika mı?
Üzülerek görüyoruz ki, sağlıkta KDV oranını arttıran bu kararla ikinci tercih seçilmiştir.
Bu kararla; "paran kadar ya da ödediğin özel sigorta primi kadar sağlık" anlayışının yanına bir de "ne kadar hastalık - o kadar vergi" anlayışı eklenmiştir. Bir yandan kamu sağlık kurumları ve sosyal güvenlik kuruluşları; ilgili bakanlar tarafından bilinçli olarak ihmal edilip kötülenirken; bir yandan da halkın alım gücünün düştüğü bir ortamda sağlık hizmetleri ve ilaçta KDV oranının arttırılması ile topluma adeta "paran yoksa öl" denmektedir.
Sağlık Bakanlığı'nı ve Maliye Bakanlığı'nı Anayasa'nın sosyal devlet ilkelerine uygun davranmaya, sağlıkta KDV oranını arttıran bu yanlış kararı düzeltmeye ve sağlıkta KDV oranını sıfıra indirmeye davet ediyoruz.
Saygılarımızla,
İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu
19.12.1999- Akkuyu�da yapılmak istenen nükleer santrale bizler, hekim olarak karşı çıkıyoruz
BASIN AÇIKLAMASI Sayın Basın Mensubu,
Akkuyu�da yapılmak istenen nükleer santrale bizler, hekim olarak karşı çıkıyoruz. Çünkü; nükleer santrallere karşı çıkmayı halkın sağlığı ve geleceğine ilişkin sorumluluğumuzun bir parçası olarak görüyoruz.
Bu karar sadece mühendislerin, enerji bürokratlarının ve politikacıların kendi aralarında alıp uygulayabilecekleri bir karar değildir. Nükleer santraller insanlarımızın sağlık hakkını ve sağlıklı bir çevrede yaşama hakkını tehdit etmektedir.
Yurttaşlarımız; nükleer santrallerin, kendilerinin ve çocuklarının yaşamlarını ve sağlığını, yani geleceklerini tehdit edeceğini bilme hakkına sahiptirler. Akkuyu halkı da kendi geleceği hakkında karar verme hakkına sahiptir.
Radyasyon, tiroid kanseri, lösemi (kan kanseri), akciğer ve kemik kanserleri gibi pek çok kanser türüne neden olur. Radyasyon, çocukların sağlığı üzerinde çok daha ciddi bir tehlike oluşturur. Çocukluk çağı kanserleri meydana gelir. Radyasyon, erkek ve kadında kısırlığa yol açar. Radyasyon, hamileler için de en önemli tehlikelerden biridir. İlk aylardaki düşüklerin, sakat doğumların ve doğuştan gelen hastalıkların en önemli nedenlerinden biri radyasyondur. Bugün çevreye yayılan radyasyonun en önemli kaynakları nükleer santrallerdir. Başta 1986�da yaşanan ve ülkemizi de ciddi biçimde etkileyen Çernobil felaketi olmak üzere, son 50 yılda yaşanan yüzlerce ciddi nitelikte kaza, santrallerin çevresinde yaşayan yüzbinlerce kişiyi, hatta Çernobil�de görüldüğü gibi neredeyse bütün insanlığı radyasyona maruz bırakmıştır. En son ciddi kaza bu yıl Japonya�daki Tokaimura nükleer santralinde yaşanmış ve santral çevresinde yaşayan 310 bin kişi radyasyon riskine maruz kalmıştır. Nükleer santraller sadece kazalar sonucu radyasyon yaymazlar. Normal bir işletme sırasında da, kaza olmaksızın nükleer santraller, çevresindeki toplumu radyasyona maruz bırakırlar.
Nükleer santrallerin atıkları olan radyoaktif atıklar da yüzbinlerce yıl radyasyon yaymaya devam ederler. Bu atıkların saklanması için güvenli bir yol bulunamamıştır.
Akkuyu�da yapılmak istenen nükleer santralin de çevresine radyasyon yaymasını, bir kaza sonucu tüm geleceğimizi karartmasını istemiyoruz.
Sadece 25 km. uzağından aktif Ecemiş fay hattının geçtiği bilinen Akkuyu�ya nükleer santral yapmak, depreme bağlı olası bir kazayı da davet etmektir.
Fay hattı üzerinde yapıldığı için Marmara depremi sonrası patlayan ve günlerce yanan TÜPRAŞ�ı, deprem sonucu çevresine binlerce ton zehirli akrilonitril maddesi yayan AKSA fabrikasını düşünüyoruz. Ancak TÜPRAŞ�ın ya da AKSA�nın yerinde bir nükleer santral olsaydı neler olabileceğini düşünmek bile istemiyoruz.
Soruyoruz:
Tıbbi amaçlarla kullanılan radyoaktif maddelerin atıklarını kontrol edemeyen, zararsız hale getiremeyen ve Ocak - 1999'da yaşadığımız İkitelli kazasında onlarca yurttaşımızın radyasyona maruz kalmasına neden olan yetkililer, bir nükleer santralin atıklarından toplumu nasıl koruyacaklar? TÜPRAŞ yangınını günlerce elinden hiçbirşey gelmeden seyreden yetkililer, bir nükleer kaza durumunda ne yapacaklar? Enerji ihtiyacımız ile ilgili yanlış hesaplarla, yapay elektrik kesintileriyle ve elektriksiz kalma korkusuyla kafası karıştırılan halkımıza soruyoruz: Enerjiyi savurganca tüketirken sakat ve hasta çocuklara sahip olmak ister misiniz? Deprem korkusuna bir de nükleer kaza korkusu eklenmesine hazır mısınız? Radyasyona bulaşmış bir gelecek ister misiniz? Sayın Başbakan Bülent Ecevit�e, Hükümete ve tüm Milletvekillerine sesleniyoruz: Nükleer santrallerden, nükleer kazalardan, nükleer atıklardan, nükleer enerjinin toplum sağlığına ve çevreye yönelik olası büyük risklerinden korkmamak marifet midir? Ülkemizin geleceği uluslararası enerji piyasasının çıkarlarıyla değiş tokuş edilebilir mi? Bu ihaleyi derhal iptal ediniz. İçiniz rahat etmiyorsa ve nükleer enerji aslında içinize sinmiyorsa başka konulardaki kararlılığınızı burada da gösteriniz. Ülkemizi bu çağını tamamlamış teknolojiye mahkum etmeyiniz. Akkuyu nükleer santral ihalesini derhal iptal ediniz.
Biz hekimler sağlıklı bir yaşam sürmelerinden sorumlu olduğumuz topluma ve tüm yetkililere duyuruyoruz: Doktorunuz nükleer santrale karşı. Çünkü sizi seviyor.
Kanserin, sakat doğumların ve düşüklerin nedeni olan radyasyonun en önemli kaynağı nükleer santrallerdir. Nükleer santraller; kazaları, radyoaktif atıkları ve normal çalışma anında bile radyasyon yayan güvensiz teknolojisiyle yaşamınızı, sağlığınızı ve geleceğinizi tehdit ediyor.
Çernobil�i, ve radyasyonlu çayları unutmayın, Akkuyu nükleer santraline siz de karşı çıkın.
Saygılarımızla,
İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu
19.12.1999- Sağlık Bakanlığı İl Sağlık Müdürlüğü açtığı soruşturmayı derhal geri çekmelidir
BASIN AÇIKLAMASI
Sayın Basın Mensubu,
İstanbul Tabip Odası, 70 yıllık köklü geçmişiyle sadece Türkiye'nin değil, dünyanın en fazla üyeye sahip bir hekim örgütüdür. Çalışma alanları 6023 sayılı Türk Tabipleri Birliği Yasası ile belirlenmiş olan İstanbul Tabip Odası'nın ana işlevleri; hekimlerin mesleki - ekonomik - sosyal sorunlarının çözümü için uğraş vermek ve halkın sağlık sorunlarının çözümüne katkı sağlamak olarak özetlenebilir. Geçmişte olduğu gibi, bugün de Oda; toplumun sağlığını ve hekimliği ilgilendiren tüm konularda sorumluluğunu yerine getirme uğraşı içindedir. İstanbul Tabip Odası; seçimle işbaşına gelmiş yöneticileri aracılığıyla; ülkemizi, hepimizi, geleceğimizi ilgilendiren güncel gelişmelerde, hükümetlerden bağımsız bir meslek kuruluşu olarak, görüşlerini ve önerilerini kamuoyuna iletmeyi topluma karşı bir borç ve sorumluluk olarak görmekte ve elinden geldiğince bu görevini yerine getirmektedir. İşte böyle bir toplumsal görevini yerine getirirken, İstanbul Tabip Odası; Sağlık Bakanlığı'nın soruşturma darbesiyle karşılaşmıştır. Genel Sekreterimiz Doç. Dr. Kürşat Yıldız ve Türk Tabipleri Birliği Genel Yönetim Kurulu üyesi Dr. Hüseyin Demirdizen'e aşağıdaki gerekçelerle açılan soruşturma; hekimlerin meslek örgütü olarak İstanbul Tabip Odası'nı, hekimleri ve demokrasiyi hedef almıştır.
29 Temmuz 1999 tarihinde, Haydarpaşa Numune Hastane'sinde yapılan ve hastanede çalışan hekimlerin de katıldığı basın açıklaması ile, İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu'nun % 20'lik Temmuz maaş artışları, uluslararası tahkim yasa tasarısı ve sosyal güvenlik yasa tasarısı konularında görüşleri kamuoyuna iletilmişti. Yönetim Kurulu'nun yaptığı görevlendirme ve yetkilendirme ile basın açıklamasını İstanbul Tabip Odası adına okuyan İstanbul Tabip Odası Genel Sekreteri Doç. Dr. Kürşat YILDIZ ve bu basın açıklamasına katılan Türk Tabipleri Birliği Genel Yönetim Kurulu üyesi Dr. Hüseyin DEMİRDİZEN hakkında Sağlık Bakanlığı İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü; aşağıdaki gerekçelerle soruşturma açmıştır.
Gerekçeler: İzinsiz bildiri okumak, basına beyanat vermek, basın açıklaması yapmak / İzinsiz bildiri dağıtmak / Hastane yemekhanesine izinsiz afiş asmak / Mesai saatinde görevi terk etmek / Yürüyüş yapmak ve siyasi döviz taşımak / Bir devlet memuru olarak devleti eleştirmek ve hatta sağlığı ilgilendirmeyen konuları konu etmek.
Bu soruşturmada hedef; İstanbul Tabip Odası'nı ve hekimleri susturmak, baskı altına almak ve gözdağı vermektir. Bu soruşturma; Sağlık Bakanlığı'ndaki siyasi kadrolaşmanın hangi noktalara geldiğini göstermesi bakımından da öğreticidir.
Sağlık Bakanlığı'nın siyasi kadrolaşması hekim kıyımı noktasına ulaştı. Sağlık Bakanlığı; Bakanlık bünyesindeki siyasi kadrolaşmasını İl Sağlık Müdürlüklerine ve son olarak da Sağlık Grup Başkanlıklarına ve hatta Sağlık Ocağı sorumlu hekimlerine dek indirmiştir. İl ve ilçe parti teşkilatlarının görüşü doğrultusunda yapılan bu hekim kıyımı durdurulmalıdır. Görevini büyük bir özveriyle yürütürken, siyasi kıyıma uğrayan tüm meslektaşlarımızın yeniden görevlerine geri getirilmelerini talep ediyoruz. Bunun için Odamız gerekli hukuki girişimleri başlatacaktır. Atamalarda parti teşkilatlarının görüşü değil, liyakat ve görevdeki başarı dikkate alınmalıdır.
Sağlık Bakanlığı aykırı ses duymak istemiyor. Yanlış uygulamalarının hekim örgütleri tarafından eleştirilmesini içine sindiremiyor. Sağlık Bakanlığı; Tabip Odalarını susturma ve baskı altına alma hedefini gerçekleştiremeyecek. İstanbul Tabip Odası ve demokratik, bağımsız, laik, barış içinde bir Türkiye özlemi duyan hekimler susmayacak, susturulamayacak.
Baskı altına alma, susturma ve gözdağı verme gayretleri yerine; Sağlık Bakanlığı'nı ve Hükümeti; hekim örgütlerinin uyarı, eleştirileri ve görüşlerine daha fazla kulak vermeye davet ediyor ve kamuoyuna saygı ile duyuruyoruz.
İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu
18.12.1999- Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Yaşar Okuyan ne yapmak istiyor?
BASIN AÇIKLAMASI
Hem bulunduğu makama hem de sorumluluk alanında olan Sosyal Sigortalar Kurumu'na yakışmayacak bir cümle ile kamuoyunun gündemine gelen Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Sayın Yaşar Okuyan'ı öncelikle "argo" konuşma tarzını düzeltmeye davet ediyoruz.
Kuşkusuz Sayın Yaşar Okuyan; SSK'daki yolsuzluk iddialarının üzerine gitmek zorundadır. Buna hiç kimsenin itirazı olamaz. Ancak son on gündür basına yansıyan "medyatik" açıklamalarıyla ödenmeyen faturaları ödenmiş gibi göstererek, kamu sağlık kurumlarını isnatsız yere suçlayarak ve SSK'yı kötüleyerek gündeme gelen Sayın Okuyan'a, herhangi bir siyasetçi olmadığını, SSK'dan sorumlu bir Bakan olduğunu hatırlatma gereğini duyuyoruz. Sayın Okuyan'ın şikayet etmeye hakkı yoktur, sorunları kamu yararına çözme görevi vardır.
Sayın Okuyan, son çıkışıyla; SSK'yı özelleştirmek için kamuoyu imal etme uğraşı içine girmiştir. Ve ne yazık ki çoğu basın organı, olayın aslını araştırmadan, bir Bakan demeci olsa bile iddiaların doğruluğunu teyid etmeden yayın yaparak ve o "medyatik" cümleyi manşetlere çıkararak, en iyimser bakışla, istemeden de olsa bu yöndeki kamuoyu imaline ortak olmuşlardır.
IMF Türkiye Masası Şefi Mr. Cotarelli'nin neleri "kotarmaya çalıştığını" bir kez daha anlıyoruz. Öyle gözüküyor ki IMF kararlıdır. Ancak, daha kötüsü, ne acıdır ki; hükümet politikaları IMF'nin istediği şekilde birer birer uygulanmaktadır. Uluslararası tahkim, memurların alım güçlerinin azaltılması, tarımda sübvansiyonların kaldırılması, gizli ticaret anlaşmaları, sosyal güvenlik sistemimizin çökertilmesi için ilk adım olarak atılan sözde sosyal güvenlik reformu ve sırada bekleyen diğer yasa hazırlıkları bu görüşümüzü destekler niteliktedir.
Tıpkı 17 Ağustos depreminin hemen ardından TBMM'de büyük toplumsal muhalefete karşın yasalaştırılan sosyal güvenlik reformu gibi SSK'nın tasfiyesi için operasyon sürdürülmektedir.
5 soru - 5 cevapta SSK:
SSK sağlık hizmetlerindeki krizin nedenleri: 1. Kurumun parası ve olanaklarını yıllardır komik faiz oranlarıyla çarçur eden anlayış. 2. 1980 sonrası uygulanan küreselleşmeci IMF ve Dünya Bankası politikaları 3. IMF'nin her dediğini gözü kapalı uygulayan çoğunluğu ANAP'lı politikacılar ve bugün olduğu gibi bu politikalara ses çıkarmayan "milliyetçi" ortaklar. 4. Sağlık hizmetlerinde özel sektöre aktarılan katrilyonlar. 5. Tüm kamu sağlık kurumları gibi SSK'yı batağa iten 5 Nisan kararları.
SSK ve sosyal güvenlik sistemimiz krizden nasıl çıkar? 1. IMF - Dünya Bankası politikaları reddedilmeli, hakimiyet yeniden ve gerçekten milletin olmalıdır. 2. SSK'nın personel açığı giderilmeli, SSK çalışanlarına emeklerinin gerçek karşılığı verilmelidir. 3. SSK sağlık hizmetlerine ciddi yatırımlar yapılmalı, İstanbul'da son hastanesi 20 yıl önce yapılan SSK, yeni hastaneler kurmalıdır. 4. SSK sağlık hizmetlerinde temel sağlık hizmetleri ve koruyucu sağlık hizmetleri esas olmalı, yeni dispanserler açılmalı, işyeri hekimliği anlayışı güçlendirilmelidir. 5. Özel sağlık sektörüne sevkleri azaltacak önlemler alınmalıdır. Buna rağmen gerekli sevkler sadece kamu sağlık kuruluşlarına yapılmalıdır. Tıp Fakülteleriyle ve Devlet hastaneleriyle işbirliği esas alınmalıdır.
Kamuoyuna saygı ile duyuruyoruz.
İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu
17.12.1999- Gripal enfeksiyonlarda doğru yaklaşım
BASIN AÇIKLAMASI
Sayın Basın Mensubu,
Hekimlerden aldığımız bilgiler; sağlık kuruluşlarına son günlerde, gripal infeksiyon şikayetleriyle başvuran hasta sayısında belirgin bir artış olduğu yönündedir.
Sağlık kuruluşlarına başvuran bu hastaların çoğunda yüksek ateş, şiddetli baş ağrısı, nezle, boğaz ağrısı, gözlerde sulanma, kas ve eklem ağrıları ve kuru öksürük yakınmaları mevcuttur.
Hastalığın gidişi ve tedavisi ile ilgili önerilerimiz: Hastalık sürecinde yeterli ve dengeli beslenme esastır. Bol sıvı alımı önerilmektedir. Hekim kontrolünde ağrı kesici ve ateş düşürücü ilaçlar kullanılabilir. Bir hekim tarafından verilmedikçe, hastaların rastgele antibiyotik kullanmaları kesinlikle önerilmemektedir. İstirahat; tedavide önemli bir yere sahiptir.
Hastalıktan korunma önerilerimiz: Gripal enfeksiyonlar; hapşırma sonucu çevreye yayılan damlacıklarla bulaştığı için, sağlıklı kişilerin bu hastalıktan korunmak için, hasta kişilerin solunum salgılarına maruz kalmaktan kaçınmaları gerekmektedir. Bunun dışında hastalıktan korunmak için; sık sık el yıkamak, hasta kişilerle öpüşmek ve tokalaşmaktan kaçınmak gibi basit kişisel temizlik kurallarına dikkat etmek gereklidir. Hastalık belirtisi gösteren kişilerin de, özellikle toplu halde bulunulan kapalı yerlere mecbur kalmadıkça girmemeleri ve yine kişisel temizlik kurallarına dikkat etmeleri önerilmektedir. Grip aşısını sonbahar aylarında yaptırmamış risk gruplarındaki kişilerin (Akciğer hastalığı olanlar, yaşlılar, Diabet hastaları, kalp hastaları, bağışıklık sistemi bozuk olan hastalar gibi) şu günlerde yaptıracakları grip aşısıyla gripten korunmaları beklenmemelidir.
Saygılarımızla, Dr. Rıfat Yücel İstanbul Tabip Odası Basın Sözcüsü
17.12.1999- Dr. Cengiz ÇETİN anısına düzenlenen "Asistan Tez Yarışması" ödülleri sahiplerine sunuldu.
BASIN AÇIKLAMASI
Sayın Basın Mensubu, 27.7.1998 tarihinde İstanbul Tıp Fakültesi Sualtı ve Hiperbarik Tıp Merkezi'nde, vurgun yemiş iki hastasının tedavisi sırasında meydana gelen patlama sonucu yitirdiğimiz Dr. Cengiz Çetin'in anısına düzenlediğimiz "Asistan Tez Yarışması" ödülleri, düzenlenen törenle sahiplerine sunuldu. Tıpta uzmanlık eğitimini desteklemek, nitelikli uzmanlık tezlerini teşvik etmek amacıyla başlatılan bu yarışmaya bu yıl 21 tez katılmıştır. Doç. Dr. Faik Çelik, Doç. Dr. Nahide Onsun, Doç. Dr. Güliz Üçok, Prof. Dr. Taner Gören ve Doç. Dr. Şamil Aktaş'tan oluşan jüri ödüle aşağıdaki çalışmaları değer görmüştür.
Birincilik ödülü: Dr. Ramazan Uyar, SSK Göztepe Eğitim Hastanesi Beyin Cerrahisi Kliniği Tez Başlığı: " Genetik absans modeli olan WAG/Rij sıçanlarında Nervus vagus stimulasyonunun etkileri "
İkincilik ödülü: Dr. Rıdvan Yeşiltepe, Vakıf Gureba Eğitim Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Kliniği Tez Başlığı: " Osteokondral lezyonların mozaikplasti ve fasya lata greftiyle tedavi sonuçlarının kıyaslanması "
Üçüncülük ödülü: Dr. Emine Türkkan, İstanbul Üniversitesi Çocuk Sağlığı Enstitüsü Tez Başlığı: "Çocuklarda helicobakter pylori infeksiyonunda klinik, endoskopik, histopatolojik bulguların karşılaştırılması ve tanıda serolojinin yeri"
Özel ödül: Dr. Semra Baripoğlu, Marmara Üniversitesi Psikiyatri Anabilim Dalı Tez Başlığı: " Obsesif kompulsif bozuklukta duysal kapılama ve bilişsel işlevler "
Bilgilerinize saygı ile sunarız.
İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu
13.12.1999- İstanbul Tabip Odası'na Sağlık Bakanlığı Soruşturması...
Sayın Basın Mensubu,
İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu'nun, 29 Temmuz 1999 tarihinde Haydarpaşa Numune Hastanesi'nde yaptığı basın açıklaması soruşturma konusu oldu.
Hastanede çalışan hekimlerin de katılarak desteklediği basın açıklamasında İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu'nun uluslararası tahkim yasa tasarısı, sosyal güvenlik yasa tasarısı ve % 20'lik Temmuz maaş artışları konularında görüşleri kamuoyuna iletilmişti.
Yönetim Kurulu'nun yaptığı görevlendirme ve yetkilendirme ile basın açıklamasını İstanbul Tabip Odası adına okuyan İstanbul Tabip Odası Genel Sekreteri Doç. Dr. Kürşat YILDIZ ve bu basın açıklamasına katılan Türk Tabipleri Birliği Genel Yönetim Kurulu üyesi Dr. Hüseyin DEMİRDİZEN hakkında Sağlık Bakanlığı; aşağıdaki gerekçelerle soruşturma açtı.
Gerekçeler: İzinsiz bildiri okumak, basına beyanat vermek, basın açıklaması yapmak / İzinsiz bildiri dağıtmak / Hastane yemekhanesine izinsiz afiş asmak / Mesai saatinde görevi terk etmek / Yürüyüş yapmak ve siyasi döviz taşımak / Bir devlet memuru olarak devleti eleştirmek ve hatta sağlığı ilgilendirmeyen konuları konu etmek.
--------------- Soruşturmaya konu olan basın açıklamamızı tekrar dikkatinize sunuyoruz:
HÜKÜMETİ UYARIYORUZ:
Tahkim Yasası, sosyal güvenlik sisteminin tırpanlanması, % 20 maaş zammı "SİYASİ İNTİHAR" demektir. Türk Tabipleri Birliği'nin; sosyal güvenlik konusundaki kazanımların geri alınması ve %20'lik memur maaş artışları başta olmak üzere çalışanların sorunları ile ilgili olarak
Hükümeti uyarmak amacıyla kararlaştırdığı etkinlikler, İstanbul'da da gerçekleştirilmektedir.
Ekonomik sıkıntı gerekçe gösterilerek bütçeden sosyal güvenlik alanına ayrılan kaynakları kısma yolunu seçen, yıllık enflasyon oranı resmi rakamlara göre bile %75'in üzerinde iken, yılın ikinci yarısında yapılan zamları IMF'nin isteği doğrultusunda %20 ile sınırlı tutan Hükümeti UYARIYORUZ.
Sosyal güvenlik şemsiyesi altındaki milyonlarca çalışanın taleplerine kulaklarını tıkarken, küçük bir azınlığın baskılarına boyun eğerek Vergi Yasası'nı bir çırpıda değiştiren Hükümeti UYARIYORUZ.
18 Nisan seçimlerinin üzerinden sadece 3 ay geçti. Aldıkları % 42 oyla iktidar olan "milliyetçi" iki partinin; ulusal bağımsızlığımızı, yargı bağımsızlığımızı ayaklar altına alacak bir "Tahkim Yasası"nı çıkarmaya kalkışmalarını, "Demokratik sol" adını kullanan bir iktidar partisinin milyonlarca çalışanın aleyhine olacak sosyal güvenlik operasyonlarına girişmesini bir tür "siyasi intihar" olarak görüyor ve UYARIYORUZ.
Çalışanları temsil eden örgütlere kulak vermeyen bir yönetimin geleceğini olumlu görmüyor ve UYARIYORUZ.
İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu
--------------- Bu soruşturmada hedefin İstanbul Tabip Odası'nı ve hekimleri susturmak, baskı altına almak ve gözdağı vermek olduğu çok açıktır. Bu soruşturma; Sağlık Bakanlığı'ndaki siyasi kadrolaşmanın hangi noktalara geldiğini göstermesi bakımından da öğreticidir. Bakanlık ve Hükümet aykırı ses duymak istemiyor. Yanlış uygulamalarının hekim örgütleri tarafından eleştirilmesini sindiremiyor.
Sağlık Bakanlığı; Tabip Odalarını susturma ve baskı altına hedefini gerçekleştiremeyecek. İstanbul Tabip Odası ve demokratik, bağımsız, laik, barış içinde bir Türkiye özlemi duyan hekimler susmayacak, susturulamayacak.
Baskı altına alma, susturma, gözdağı verme gayretleri yerine; Sağlık Bakanlığı'nı ve Hükümeti; hekim örgütlerinin uyarı, eleştirileri ve görüşlerine daha fazla kulak vermeye davet ediyoruz.
Kamuoyuna saygı ile duyuruyoruz.
Prof. Dr. Orhan ARIOĞUL Başkan Yönetim Kurulu Adına
11.12.1999- Nükleer Karşıtı Ptaform'un basın açıklamasına engel, şiddet kullanma, gözaltılar...
BASIN AÇIKLAMASI
Sayın Basın Mensubu,
Akkuyu�da yapılmak istenen nükleer santrale bizler, hekim olarak karşı çıkıyoruz. Çünkü; nükleer santrallere karşı çıkmayı halkın sağlığı ve geleceğine ilişkin sorumluluğumuzun bir parçası olarak görüyoruz.
Bu karar sadece mühendislerin, enerji bürokratlarının ve politikacıların kendi aralarında alıp uygulayabilecekleri bir karar değildir. Nükleer santraller insanlarımızın sağlık hakkını ve sağlıklı bir çevrede yaşama hakkını tehdit etmektedir.
Yurttaşlarımız; nükleer santrallerin, kendilerinin ve çocuklarının yaşamlarını ve sağlığını, yani geleceklerini tehdit edeceğini bilme hakkına sahiptirler. Akkuyu halkı da kendi geleceği hakkında karar verme hakkına sahiptir.
Radyasyon, tiroid kanseri, lösemi (kan kanseri), akciğer ve kemik kanserleri gibi pek çok kanser türüne neden olur. Radyasyon, çocukların sağlığı üzerinde çok daha ciddi bir tehlike oluşturur. Çocukluk çağı kanserleri meydana gelir. Radyasyon, erkek ve kadında kısırlığa yol açar. Radyasyon, hamileler için de en önemli tehlikelerden biridir. İlk aylardaki düşüklerin, sakat doğumların ve doğuştan gelen hastalıkların en önemli nedenlerinden biri radyasyondur. Bugün çevreye yayılan radyasyonun en önemli kaynakları nükleer santrallerdir. Başta 1986�da yaşanan ve ülkemizi de ciddi biçimde etkileyen Çernobil felaketi olmak üzere, son 50 yılda yaşanan yüzlerce ciddi nitelikte kaza, santrallerin çevresinde yaşayan yüzbinlerce kişiyi, hatta Çernobil�de görüldüğü gibi neredeyse bütün insanlığı radyasyona maruz bırakmıştır. En son ciddi kaza bu yıl Japonya�daki Tokaimura nükleer santralinde yaşanmış ve santral çevresinde yaşayan 310 bin kişi radyasyon riskine maruz kalmıştır. Nükleer santraller sadece kazalar sonucu radyasyon yaymazlar. Normal bir işletme sırasında da, kaza olmaksızın nükleer santraller, çevresindeki toplumu radyasyona maruz bırakırlar.
Nükleer santrallerin atıkları olan radyoaktif atıklar da yüzbinlerce yıl radyasyon yaymaya devam ederler. Bu atıkların saklanması için güvenli bir yol bulunamamıştır.
Akkuyu�da yapılmak istenen nükleer santralin de çevresine radyasyon yaymasını, bir kaza sonucu tüm geleceğimizi karartmasını istemiyoruz.
Sadece 25 km. uzağından aktif Ecemiş fay hattının geçtiği bilinen Akkuyu�ya nükleer santral yapmak, depreme bağlı olası bir kazayı da davet etmektir.
Fay hattı üzerinde yapıldığı için Marmara depremi sonrası patlayan ve günlerce yanan TÜPRAŞ�ı, deprem sonucu çevresine binlerce ton zehirli akrilonitril maddesi yayan AKSA fabrikasını düşünüyoruz. Ancak TÜPRAŞ�ın ya da AKSA�nın yerinde bir nükleer santral olsaydı neler olabileceğini düşünmek bile istemiyoruz.
Soruyoruz:
Tıbbi amaçlarla kullanılan radyoaktif maddelerin atıklarını kontrol edemeyen, zararsız hale getiremeyen ve Ocak - 1999'da yaşadığımız İkitelli kazasında onlarca yurttaşımızın radyasyona maruz kalmasına neden olan yetkililer, bir nükleer santralin atıklarından toplumu nasıl koruyacaklar? TÜPRAŞ yangınını günlerce elinden hiçbirşey gelmeden seyreden yetkililer, bir nükleer kaza durumunda ne yapacaklar? Enerji ihtiyacımız ile ilgili yanlış hesaplarla, yapay elektrik kesintileriyle ve elektriksiz kalma korkusuyla kafası karıştırılan halkımıza soruyoruz: Enerjiyi savurganca tüketirken sakat ve hasta çocuklara sahip olmak ister misiniz? Deprem korkusuna bir de nükleer kaza korkusu eklenmesine hazır mısınız? Radyasyona bulaşmış bir gelecek ister misiniz? Sayın Başbakan Bülent Ecevit�e, Hükümete ve tüm Milletvekillerine sesleniyoruz: Nükleer santrallerden, nükleer kazalardan, nükleer atıklardan, nükleer enerjinin toplum sağlığına ve çevreye yönelik olası büyük risklerinden korkmamak marifet midir? Ülkemizin geleceği uluslararası enerji piyasasının çıkarlarıyla değiş tokuş edilebilir mi? Bu ihaleyi derhal iptal ediniz. İçiniz rahat etmiyorsa ve nükleer enerji aslında içinize sinmiyorsa başka konulardaki kararlılığınızı burada da gösteriniz. Ülkemizi bu çağını tamamlamış teknolojiye mahkum etmeyiniz. Akkuyu nükleer santral ihalesini derhal iptal ediniz.
Biz hekimler sağlıklı bir yaşam sürmelerinden sorumlu olduğumuz topluma ve tüm yetkililere duyuruyoruz:
Doktorunuz nükleer santrale karşı. Çünkü sizi seviyor.
Kanserin, sakat doğumların ve düşüklerin nedeni olan radyasyonun en önemli kaynağı nükleer santrallerdir. Nükleer santraller; kazaları, radyoaktif atıkları ve normal çalışma anında bile radyasyon yayan güvensiz teknolojisiyle yaşamınızı, sağlığınızı ve geleceğinizi tehdit ediyor.
Çernobil�i, ve radyasyonlu çayları unutmayın, Akkuyu nükleer santraline siz de karşı çıkın.
Saygılarımızla,
İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu
11.12.1999- Sağlık sistemimiz yeni depremlere hazır mı? Öneriler- görüşler
BASIN AÇIKLAMASI
İstanbul Tabip Odası olarak 17 Ağustos'tan bu yana yaşadığımız gelişmelerle ilgili değerlendirmelerimizi ve daha önemlisi olası bir İstanbul Depremi konusunda görüş ve önerilerimizi sizlerle paylaşmak istiyoruz.
Yaşadığımız doğal afetler, toplum olarak, yönetenler olarak bilime ne kadar az önem verildiğini göstermektedir. Deprembilimciler, mimarlar, inşaat mühendisleri ve jeologların yıllardır söylediklerine kulaklarını tıkamış bir ülke, ancak felaket anında onları dinliyor. Meslek odalarının önerilerini ve uyarılarını ısrarla gözardı eden kamu yöneticileri ve belediyeler, deprem sonrasında birden sivil toplum örgütlerini keşfettiler.
Marmara Bölgesinde ardarda yaşanan depremler planlamanın ülkemizde ne kadar hafife alındığını göstermektedir. Ülkemizin önemli yatırımlarının büyük kısmını deprem açısından birinci derecede riskli bir bölgede olmasının başka açıklaması olamaz. "Plan değil pilav" anlayışının bizi getirdiği yer burasıdır.
Üzerinde yaşadığımız ülkenin doğasının beklenen davranışları karşısında bu kadar büyük kayıplar yaşanmasının bir başka nedeni de devletin sosyal niteliğinin güdükleştirilmesidir. Olağan durumlarda bile sağlık hizmetleri, altyapı ve barınma hizmetlerini vermek konusunda �küçültülmüş� devletin, bir doğal afet koşullarında başarılı olması beklenemez.
Endişemiz, olağan koşullara dönüldüğünde geleneksel davranışların sürdürülmesidir.
İstanbul Depremi olasılığı ciddiye alınmalıdır
Milyonlarca insanın yaşamı yanında ülke ekonomisi üzerinde ciddi bir yıkım oluşturacak böyle bir olasılığın yeterince ciddiye alındığına inanmıyoruz.
Bu görüşlerimiz, sadece kaynağı belirsiz kuşkuların bir ifadesi değildir. Bugüne kadar ülke yöneticilerinin harekete geçmesini ve somut adımlar atmasını bekledik. Yurttaşlarımızın kaygılarını daha da artırmamak için konuyu daha sakin bir ortamda sunmayı daha doğru bulduk.
İstanbul Depremi olasılığı ciddiye alınmış olsaydı;
Başta sağlık kuruluşları, okullar, itfaiye gibi böyle bir felaket sırasında öncelikle ayakta kalması gereken yapılar dayanıklılık bakımından gözden geçirilmiş ve gerekli plan ve projeler hazırlanmış, hatta yapımına başlanmış olurdu.
Ülke ekonomisi ve yatırımlara ayrılacak kaynakları belirleyen 2000 yılı Mali Bütçesi'nde İstanbul Depremi için özel bir kaynak ayrılmış ve özellikle sağlık, eğitim gibi kamu hizmetlerine yatırım yapılması planlanmış olurdu.
Yalnızca doğal afet durumunda değil, her zaman acil durumlarda hizmet veren bir sağlık hizmeti organizasyonu yapılmış, bu amaçla bir iletişim sistemi kurulmuş olurdu.
Acil sağlık hizmetlerinin yanısıra İstanbul'un her iki yakasında yanıklarda hizmet verecek en az iki merkez kurulmuş olurdu.
Yurttaşlarımızın kendi evlerini depreme karşı nasıl gözden geçirecekleri ve hazırlık yapacakları konusunda kamu yöneticileri (Valilik ve Belediyeler) ciddi ve tutarlı bir plan yapmış olurlardı.
Bunların hiçbiri gerçekleşmemiştir. Umudunu dış kredilere ve Avrupa Birliği'ne bağlamış görünen hükümet, İstanbul Depremi olasılığını tamamen gözardı etmeyi tercih etmektedir. Hükümet; depremi sadece vergi toplama bahanesi olarak değerlendirilmektedir.
Bu başıboşluk ve korku ortamı içinde deprem vurguncularının türediğini üzülerek görüyoruz. Özellikle binaların hasar ve dayanıklılık tespitlerini yapmak üzere açılan özel bürolar, üniversite vakıfları ve bazı üniversite öğretim üyelerinin ölçüsüz miktarda paralar aldıkları bilinmektedir.
Kamu sağlık kuruluşları binaları bile ücret karşılığı kontrol edilmektedir. Sağlık Bakanlığı ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'na bağlı hastaneler kendi sorunlarıyla başbaşa bırakılmış, tüm sorumluluk hastane yöneticilerinin üzerine yıkılmıştır. Birçok hastane şu ana kadar denetimden geçirilmemiş, yurtdışından gelen kuruluşların yaptığı incelemelerin raporları hala açıklanmamış ve güçlendirilmesi gerekli binalar için somut bir çalışma başlatılamamıştır. Sadece kamu hastaneleri değil, özel hastanelerin de olası bir depreme karşı ne kadar hazırlıklı oldukları belirsizdir. Nitekim 17 Ağustos depreminde Avcılar bölgesinde ağır hasar gören bazı özel hastaneler hizmet göremez hale gelmiştir.
Sağlık kuruluşlarında görev yapan hekimler, hastalarına sağlamlığına güvenemedikleri binalarda hizmet vermekten huzursuzdur. İstanbul Tabip Odası olarak bu gerçeği halka ve kamuoyuna açıklamayı sorumluluğumuz olarak görüyoruz.
Kaynak Yokluğu Bahane Olamaz
İstanbul Valiliği, İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü ve birçok kamu yöneticisi, alınması gereken önlemler ve hasar gören binaların onarımı için kaynak bulamamaktan yakınmaktadır.
Ülkemizin en köklü Üniversitesi, yeterli kaynak olmadığı için çaresiz görünmektedir. Türkiye böyle bir ayıbı silmek zorundadır.
Bu durumun sorumlusu 2000 yılı bütçesinin yarısını borç faizlerine ayıranlardır. Adaletli bir vergi reformu yapma cesaretini gösteremeyenlerdir. Ülkemizin maddi kaynaklarını yıllardır küçük çıkar grupları ve IMF'nin gözetiminde kullananlardır.
İstanbul Depremi için Somut Öneriler
Ülkemizin yakın geleceği böyle bir olasılığı ciddiye alarak yeniden planlanmalıdır. 8. Beş Yıllık Kalkınma Planı'nda yatırımlar dengeli dağıtılmalı, kamu hizmetlerinin geliştirilmesi esas alınmalı, depreme dayanıklı bir İstanbul için yeni bir yerleşim planı hedef alınmalıdır.
2000 Yılı Bütçesi görüşmeleri sürmektedir. Bütçede İstanbul Depremi hazırlıkları için kaynak ayrılmalı, borç faizi ödemeleri ertelenmeli veya iptal edilmelidir. Sağlık Bakanlığı'na % 2.5 pay ayıran bir Bütçe ile İstanbul Depremi'ne hazırlık yapılamaz.
İstanbul Depremi için telaşa kapılmadan, ama hızlı bir planlama yapılması şarttır. Yurttaşlarımızı paniğe düşüren en önemli faktör, güvenilir, ne yaptığını bilen, halkı doğru yönlendiren düzenleyici bir kamu otoritesinin olmamasıdır.
İstanbul'daki İmar Planları yeni baştan ele alınmalı, mimar ve mühendis odaları ile tüm meslek örgütlerinin görüşleri alınarak şekillendirilmelidir.
İstanbul'daki yapıların kademeli olarak gözden geçirilmesi ve gerekli görülenlerin dayanıklı hale getirilmesi için bir "Kamu Projesi" yapılmalıdır. Valilik ve Belediyeler bu kaynağı bulmak zorundadır. Parası olanın yaşamını güvenceye aldığı bir imar ve iskan sistemini 21. Yüzyılın eşiğinde utanç verici buluyoruz.
Olası doğal afetlerle ilgili olarak 27 Eylül 1999 günü İstanbul Valiliği'ne, İl Sağlık Müdürlüğü'ne, TBMM Deprem Araştırma Komisyonu'na sunduğumuz, ama herhangi bir yanıt alamadığımız öneriler dikkate alınarak bir "İl Afet Planı" oluşturulmalıdır. Görüleceği gibi bu plan, İstanbul'un yanısıra diğer büyük illerimiz ve komşu illerde yapılması gerekli hazırlıkları da kapsamaktadır.
İstanbul İl Afet Planı ve öneriler
İstanbul İli Afet Planı kapsamında yürütülecek sağlık hizmetleri için, planda rol alan tüm özel ve kamu kuruluşlarının kendi planlarını yapmış ve bu amaçla bütün kişileri eğitmiş olması gerekir. Daha da önemlisi plan doğrultusunda yapılacak tatbikatlarla olası felaketlerin ilk birkaç saatinden başlayarak ortaya çıkabilecek sorunlara kimin nasıl müdahale edeceği konusunun kesinleştirilmiş olmasıdır. Bu yapılmadığı taktirde yakın geçmişte yaşadığımız karmaşanın daha da şiddetli olarak tekrarlanması kaçınılmaz görünmektedir.
İl Afet Planı katkıda bulunabilecek meslek kuruluşlarının önerileri ile zenginleştirilmelidir.
Planlama yaparken en tehlikeli olağandışı durumlar dikkate alınmalıdır.
Görevlendirilecek kişilerin rollerinin şimdiden ayrıntılarıyla ve değişen olasılıklara göre planlayacak tarzda eğitilmeleri şarttır.
İstanbul İli Afet Planı yapılırken diğer illerin destek planları da geliştirilmelidir.
Planlamada rol alan kişiler dönem dönem eğitimden geçirilmeli ve bir ikaz-uyarı sistemi kurulmalıdır.
Afetler için ayrı bir telsiz sistemi veya radyo kanalı kurulmalıdır.
Ambulans ve ilkyardım hizmetleri tek bir merkezden yönetilmelidir. Belediye ve Sağlık Bakanlığı'na ait acil hizmetler için tek bir telefon numarası artık belirlenmelidir.
Afet sırasında yaygın olarak ilkyardım istasyonları kurulmalı, yerleri şimdiden belirlenmeli, İstanbul�un birçok yerinde tıbbi malzeme ve ilaç deposu oluşturulmalıdır.
Çok sayıda yaralı için yatak kapasitesini arttırmak üzere seyyar hastaneler yanında yurt, halı saha, okul, dinlenme tesisleri ve otellerin kapasiteleri plana dahil edilmelidir.
Genel planın yanısıra hastaneler kendi afet planlarını hazırlamalı ve personelini eğitmelidir.
Temel sağlık hizmetlerinin kesintisiz sürdürülmesi için deprem testinden geçmiş sağlık ocakları belirlenmeli, seyyar laboratuvarların kurulması planlanmalıdır.
Ölülerin kimlik tespiti ve gömülmesi amacıyla morg kapasitesinin nasıl arttırılacağı planlanmalı, gömülme yerleri önceden belirlenmelidir.
-----------------------------------------
Sağlık hizmetlerinin planlanması yanında, kurtarma çalışmaları ile eşgüdümlü olarak barınma imkanlarının kurulması önem taşımaktadır. Bunlar içinde sağlık çalışanlarının sağlıklı koşullarda barınma ve hizmet verebilmeleri sağlanmalıdır.
Böyle bir plan elimizde olmadığı sürece, İstanbul�un karşılaşacağı herhangi bir AFET�e hazırlık için gerekenin yapıldığını söyleyebilmek mümkün değildir. Etkili bir planın hazırlanması için kurumlarımızın ve bilim çevrelerimizin birikim ve deneyimleri yeterlidir.
Saygılarımızla, İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu
10.12.1999- Kartal Eğitim ve Araştırma Hastanesi�ni kim kundakladı?
BASIN AÇIKLAMASI
Kartal Eğitim ve Araştırma Hastanesi�ni kim kundakladı? Failler bulunmalı, Hastane onarılmalı! Olayın takipçisiyiz!
Konumu nedeniyle çok yoğun ve hareketli bir nüfusa hizmet veren Kartal Eğitim ve Araştırma Hastanesi�nde; bilindiği gibi, 7 Mayıs 1999, Cuma günü saat 03.00�te çıkan yangın sonucu ameliyathane ve hastanenin çeşitli bölümleri ileri derecede zarar görmüş ve faaliyet yapılamaz hale gelmiştir. Yangında 12 ameliyathane yanmış ve 3 trilyon TL maddi kayıp meydana gelmiştir.
Yangında kullanılamaz duruma gelen tıbbi araç gereç listesini dikkatinize sunuyoruz: 12 adet ameliyat masası, 12 adet narkoz cihazı, 12 adet ameliyathane tavan lambası, 12 adet elektrokoter, 12 adet monitör, 12 adet aspiratör, 12 adet Mayo masası, 12 adet alet koyma masası, 6 takım cerrahi set, 1 adet C kollu skopili-çift tv röntgen makinası, 2 adet defibrilatör.
Olaya yalnızca yanan malzemenin kaybı olarak bakmamak gerektiğini düşünüyoruz. Yangından sonra asistan eğitimi de büyük ölçüde aksamıştır. Ameliyatlar; Hastane arazisine dağılmış irili ufaklı binalarda, deyim yerindeyse �taşıma su ile� yapılmıştır.
Yangının üzerinden yedi ay geçmesine karşın Sağlık Bakanlığı�nın; ameliyathanenin yeniden yapımı için bir yatırımı ve ciddi bir planı bulunmamaktadır. Sağlık Bakanı Sayın Doç. Dr. Osman Durmuş; geçtiğimiz Temmuz ayında Kartal Eğitim ve Araştırma Hastanesi�ni denetlerken yanan ameliyathaneler ve diğer masraflar için çıkarılan faturayı abartılı bulmuş ve basına da yansıyan ifadesiyle �Biz bu parayla yeni hastane yaparız.� demiştir. Aynı denetlemede hastane yetkililerini toplayan Bakan, �Devlete sırtınızı dönmeyin, yoksa biz de size sırtımızı döneriz. Burayı özelleştiririz.� açıklamasını yapmıştır.
Son olarak 6 Aralık 1999 tarihli Radikal Gazetesi�nde Gülay Demirtaş imzasıyla çıkan �Hastane çetesi� başlıklı haberde yangının başlama nedeninin ameliyathane giriş kapısının iç tarafındaki ameliyat malzemelerinin içine konan �molotof kokteyli� olduğunun anlaşıldığı, yangının soruşturmasının Emniyet Genel Müdürlüğü İstanbul Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlüğü tarafından tamamlandığı ve hazırlanan �Bilirkişi Teknik Raporu�nda da yangının sabotaj şeklinde başladığı ve planın önceden yapıldığı belirtilmektedir.
Kamuoyunun gündemine sık sık adam öldürmeler, organ naklinde yolsuzluk iddiaları, ihale görüşmeleri sırasında meydana gelen kavgalar ve çete iddiaları ile gelen Kartal Eğitim ve Araştırma Hastanesi�nin ameliyathanelerinin başına gelen sabotaj ve kundaklamaya karşı en başta yöneticilerin, Sağlık Bakanlığı�nın ve kamuoyunun bu derece duyarsızlık içinde olmasına bir anlam veremiyoruz. Faili meçhul bir hastane kundaklaması ile karşı karşıyayız. Ancak ortada olayı aydınlatacak siyasi iradeyi de ne yazık ki göremiyoruz. Olay son derece ciddidir ve biran önce çözüm beklemektedir. İstanbul�un merkezindeki bir hastanenin kundaklandığı ortaya çıkıyor, ancak Sağlık Bakanlığı susuyor. Yetkililerden hiçbir açıklama yok. Olay adeta geçiştirilmek isteniyor.
Tüm siyasi partileri, Milletvekillerini, Hükümeti, Sağlık Bakanlığı�nı, İçişleri Bakanlığı�nı ve toplumu duyarlılığa davet ediyoruz. Hastanemize sahip çıkalım...
İSTANBUL TABİP ODASI YÖNETİM KURULU
03.12.1999 Hekimler ve sağlık çalışanları yoksullaşıyor... Halkın sağlık sorunları çığ gibi büyüyor...
BASIN AÇIKLAMASI
TÜRKİYE YENİ BİR BİN YILA CUMHURİYET DÖNEMİNİN EN DÜŞÜK ORANLI SAĞLIK BÜTÇESİYLE GİRİYOR...
Hekimler ve sağlık çalışanları yoksullaşıyor... Halkın sağlık sorunları çığ gibi büyüyor...
HÜKÜMETİN SEYİR DEFTERİ:
18 Nisan seçimlerinin üzerinden 7.5 ay, hükümetin kuruluşunun üzerinden de 6 ay geçmiş bulunuyor. Bu dönemde Türkiye'nin başta sağlık ve sosyal güvenlik alanındaki pek çok sorunu, çözümü bir yana bırakın artarak sürüyor. Gerçekçi, ulusal bağımsızlığımızı savunan, onurumuzu zedelemeyen ve toplum yararına politikaları ne yazık ki göremiyoruz.
17 Ağustos Marmara depremi öncesinde IMF Türkiye Masası Şefi Mr. Cotarelli'nin günlerce süren Ankara ziyareti sırasında üzerinde anlaşılan plan adım adım uygulanıyor. İlkin uluslararası tahkim anlaşması, hükümet önerisiyle TBMM'de kabul edildi. Ardından yüzbinlerce çalışanın çok açık karşı çıkmasına, meydanları doldurmasına aldırış etmeyen hükümet, sözde sosyal güvenlik reformunu, depremin şokunu üzerinden atmaya çalıştığımız günlerde, depremi de adeta fırsat bilerek Meclis'ten geçirdi. IMF ve Dünya Bankası kaynaklı, yeni "öneriler" de hükümetten ne yazık ki, hala kabul görüyor. Kamu çalışanlarına 2000 yılı Ocak ayında verilecek % 15'lik maaş artışı, 2000 yılı bütçesi, vergi yasasındaki değişiklikler, sosyal güvenlik sistemimizi tam bir yıkıma götürecek yeni sözde reformlar, tarımda sübvansiyonların kaldırılması ve çiftçilerin de açlığa mahkum edilmeleri gibi planlar, öyle görülüyor ki birer birer uygulamaya geçirilecek.
"Milliyetçi" motifleri ağır basan hükümetin; dünyada tek bir ülkede bile başarılı olmadığı kanıtlanmış IMF ve Dünya Bankası politikalarına sorgulamadan böylesine teslim olmasını, her söyleneni yerine getirmesini ve emeğiyle geçinen milyonlarca çalışanın, köylünün aleyhine olacak operasyonlara girişmesini ve bu tutumu sürdürmesini Türkiye için büyük bir zarar ve hükümet için de "siyasi intihar" olarak görüyor, hükümeti, Sayın Başbakan Bülent Ecevit'i bir kez daha UYARIYORUZ.
SAĞLIK BAKANLIĞI'NIN SEYİR DEFTERİ:
Sağlık Bakanlığı'nın Önemi: Sağlık Bakanlığı, ilgi alanı ve personel sayısı bakımından hükümetin en önemli Bakanlıklarından biri. Cumhuriyetimizi kuranların ilk meclisi açar açmaz çıkardıkları yasaların üçüncüsü Sıhhiye Vekaleti'nin kuruluşu ile ilgilidir. Cumhuriyet tarihimizin ilk yılları birçok alanda olduğu gibi sağlıkta da büyük ilerlemeler ve atılımlara sahne olmuştur. Uzun savaş yıllarının ardından ülkenin harap düşmesine, halkın yokluklar içinde olmasına rağmen bulaşıcı hastalıklarla verilen mücadelede örnek başarılar kazanılmıştır. Yabancı müdahalelere ve işgale karşı bağımsızlığı kazanırken ulusa dayanan Cumhuriyet yöneticileri, yeni bir ülke inşa ederken de ulusa dayanmış, ama bir yandan da onun en temel gereksinimlerine çözüm aramayı öncelikli görev bilmiştir. Dr. Refik Saydam, Samsun'a çıkan Bandırma Vapuru'nda da vardır, trahom, verem ve frengiyle mücadelede de. Aynı ulusçu anlayışla Hıfzısıhha Enstitüsü kurulmuş, Türkiye Cumhuriyeti daha savaş yıllarında kendi aşısını üretmeye başlamıştır.
Ulusal savaşta büyük yararlıklar gösteren hekimler, yeni sağlık merkezlerinin ve hastanelerinin kurulmasında da imkansızı başarmıştır. Genç mezunlar mecburi hizmetle gittikleri Anadolu'nun ücra köşelerinde hem sıtmayla savaşmış, hem de halkın eğitimine katkıda bulunmuştur.
Bu tarihi gerçeği neden hatırlatma gereği duyuyoruz? 1999 Türkiye'sinde, Gayrisafi Ulusal Gelirden kişi başına düşen pay, Cumhuriyet'in ilk yıllarına göre en az 100 kat artmış iken ulusçuluk iddiasıyla işbaşına gelen hükümetin ve yine aynı iddiadaki Sağlık Bakanı'nın altı aylık icraatı tam bir fiyaskodur. Bütçesini IMF'nin yaptığı Hükümet'in sağlık harcamalarına Cumhuriyet tarihinin en düşük oranda kaynak ayırdığı bir dönemdeyiz. Sözde ulusçu, uygulamada teslimiyetçi; sözde halkçı, uygulamada halkı kendi kaderine bırakan bir Hükümet içinde Sağlık Bakanlığı ne yazık ki hekimler için ciddi bir karamsarlık kaynağıdır.
Sağlık Bakanlığı'nı Hükümetin kuruluşundaki kaygılarımıza rağmen altı ay boyunca toleransla izledik. Sayın Bakan, 100 gün süre istedi, biz altı ay bekledik. Dönem dönem görüşlerimizi kendilerine iletmeye, yanlışları düzeltmeye çalıştık. Değişen birşey olmadı. 17 Ağustos Depremi sırasında Hükümetin ve Sağlık Bakanlığı'nın aczini, felaket günlerinde halkın moralini daha fazla bozmamak için özellikle gündeme getirmedik.
Altı ay bir Hükümet ve Sağlık Bakanlığı'nı değerlendirmek için yeterli süredir. Hükümetin sağlık politikalarında, Sağlık Bakanlığı'nın sorunlara yaklaşımında bir yanlışı inatla sürdürmeye ve kendi bildiği yolda yürümeye kararlı olduğunu görüyoruz. Toplum sağlığı ve hekimlerin hakları bakımından artık bir değerlendirme yapmanın zamanının geldiğine inanıyoruz.
Bırakınız, hekimleri ve sağlık personelini ulusal hedefler için seferber etmeyi, yılgınlık ve bezginliğe neden olan bir Sağlık Bakanlığı. "Ben yaptım, oldu" anlayışıyla kararlar alan ve bunları dayatan bir Sağlık Bakanlığı.
Halkçılığı, "vıcık vıcık bir popülizm" olarak algılayan, sağlık hizmetlerinin niteliğini iyileştirmek yerine göz boyama kolaycılığına kaçan bir Sağlık Bakanlığı.
Çok konuşan, az üreten, medyada çok görünmeyi başarı sayan bir Sağlık Bakanlığı.
Temel sağlık hizmetlerini ihmal eden, kamu hastanelerini politik müdahalelerle yöneten bir Sağlık Bakanlığı. Yasa ve yönetmelik tanımayan, bir kalemde 70 kişiyi tamamen kendi tercihine göre sınavsız şef atayan, Danıştay'da yürütmenin durdurulması kararı alınmasını umursamayan bir Sağlık Bakanı.
Hizmet verdiği binaların depreme ne kadar dayanıklı olduğu tartışmalı iken, halka şirin görünmek için hastanelerde "vardiyalı çalışma"yı kendi icadı olarak dayatan bir anlayış.
Çok konuşan, vaatler ve projeler sunan, ama bu projeleri hangi kaynakla ve ne kadar süre içinde gerçekleştireceğini bilmeyen bir Sağlık Bakanlığı.
Hekimlere emeklerinin karşılığı bir ücret vaadinde bulunan ama bütçedeki payının giderek düşmesine seyirci kalan bir Sağlık Bakanı.
Attığı bütün adımların altından kadrolaşma ve politik güç elde etme yaklaşımı çıkan bir yönetim anlayışıyla sağlık alanındaki sorunların üstesinden gelmek mümkün değildir.
Hükümet, Cumhuriyet'in kazanımlarını haraç mezat elden çıkararak, deprem vergisi ve sürekli zamlarla borçlarını kapatmayı hedefliyor. 2000 yılı bütçesinde sağlığa ayrılan pay, bütün bunların üzerine tüy dikmiştir.
Bu politikalar ulusçuluğa sığmaz, halkçılığa sığmaz, "sosyal devlet" anlayışına hiç sığmaz.
Türkiye'nin bu anlayışa layık olmadığına inanıyoruz. Hekimlerin bu yaklaşımı hak etmediklerini biliyoruz.
İstanbul Tabip Odası olarak hekimleri ve yurttaşlarımızı bu anlayışı değiştirmek için güçbirliği yapmaya çağırıyoruz. Hükümetin ve Sağlık Bakanlığı'nın karnesindeki kırıkları düzeltmek için ne kadar zamana gerek var, bilmiyoruz. Ancak ülkemizin, halkın ve hekimlerin bunca acı, bunca sorun içinde yaşamaya fazla tahammülü kalmadığını biliyoruz.
Sağlık Bakanı Sayın Doç. Dr. Osman Durmuş 1 Ağustos 1999 tarihli basın organlarında yer alan ifadesiyle, sağlık sorunlarında gözle görülür bir azalmanın yaşanması için 100 günlük bir süre talebinde bulunmuş ve bu demeci basın organlarına şöyle yansımıştı: "Sosyal güvencesiz vatandaş kalmayacak diyen Sağlık Bakanı, 100 gün istedi. Bütün bunları yapabilmek için halktan biraz süre istiyorum diyen Bakan, "Eskiden Demirel 100 gün süre talep eder ve bu sürede kendisine kimsenin dokunmamasını isterdi. Bize daha 60 günde dokunmayan kalmadı. Demirel'e verilen 100 günlük şansı ben de istiyorum." diye konuştu.
100 günü geçtik, 180. Gündeyiz... Biz de hem İstanbul'lu hekimler, hem de sağlığından sorumluluk duyduğumuz toplum adına Sağlık Bakanlığı'nın seyir defterine göz gezdirmek istiyoruz.
A) 2000 Yılı Bütçesi ve Sağlık IMF heyetinin yakın denetiminde hazırlanan 2000 yılı bütçesinde sağlığa ayrılan % 2.5'luk pay, Cumhuriyet tarihimizin en düşük oranı olarak tarihe geçecek. Beğenmediğimiz, adını bile nadiren duyduğumuz birçok Afrika ülkesinden bile düşük olan % 2.5'luk Sağlık Bakanlığı bütçesi Türkiye için büyük bir ayıptır. % 2.5'luk Sağlık Bakanlığı bütçesinin ise % 10'undan azı yatırımlara ayrılmıştır.
% 2.5'luk sağlık payı bulunan 2000 yılı bütçesiyle, devlet, doğal olarak, kamu hastanelerini, sağlık ocaklarını, hekimlerin emeğini ve birikimini de gözden çıkarmaktadır. Hekimlere, sağlık çalışanlarına ve topluma "Başının çaresine bak" denilmektedir. Bizimle aynı zenginlik düzeyinde olan ülkelerin sağlık hizmetleri bakımından bizden çok daha ileri olmasından hekimler olarak utanç duyuyoruz. Hükümeti ulusal bir sağlık politikası için yabancı reçetelere değil, kendi değerlerimize ve uzmanlarımızın önerilerine sahip çıkmaya bir kez daha davet ediyoruz.
Bütçeden sağlığa % 2.5 pay ayrılması hekimlere ve halkın sağlığına verilen değeri göstermektedir. Devletin bunca kaynak ayırarak eğittiği hekime verdiği yoksulluk sınırındaki ücret, Türkiye için ayıp, kamu sağlık hizmetleri için kayıptır. Sonuçta; Anayasamızın başlangıcındaki sosyal devlet anlayışından hızla uzaklaşılmakta, "sosyal devlet" ilkesi bir fanteziden öteye anlam ifade etmeyecek hale getirilmektedir. Bütçeden sağlığa % 2.5 pay
Türkiye buna layık değil, Türkiye buna mahkum değil.
B) Hekimler yoksullaştı. Bıçak kemiği parçaladı. Dokulara zarar veriyor. Hükümetlerin tüm kamu çalışanları gibi hekimlere de verdiği mesaj yirmi yıldır değişmedi: "Memur ve işçi ücretlerini artırırsak enflasyon azar, lütfen biraz daha kemer sıkın". Türkiye bu masalı yıllardır tekrar tekrar dinliyor. Ekonomik çözüm için kaynak, çalışanların alım güçlerinin azaltılması ve kamu kuruluşlarının özelleştirilmesinde aranıyor. Ne yazık ki, bütün kemer sıkma politikalarına rağmen Sayın Başbakan Ecevit'in deyimiyle "Devlet çökme noktasında". Biraz daha dişimizi sıkarsak işlerin bir süre sonra yoluna gireceği masalının kabak tadı verdiğini hükümete hatırlatmak istiyoruz. Hekimler, uzun bir eğitim döneminin ardından sağlık hizmeti gibi özel nitelikleri olan bir görevi yerine getirirken geçim sıkıntısı ile boğuşmak, bu amaçla ikinci, hatta üçüncü bir işte çalışmak istemiyor. Yıllarca çalıştıktan sonra emekli olan bir hekime son zamlarla birlikte verilecek maaş, İstanbul'da bir dairenin aylık kira ve giderlerini karşılamaya ancak yetiyor. Hekim ücretleri ile birlikte sağlığa ayrılan kaynaklar da azaltılıyor. Bizden kesilen yatırıma değil, iç ve dış tefecilere gidiyor. Kamu sağlık hizmetlerinde ücretlerin azaltılması, kamu sağlık kuruluşlarındaki kanamayı ağırlaştırıyor.
Hekimlerin sabrı tükenmek üzere. Hekimler de Ocak - 2000'deki % 15'lik "sadaka gibi" maaş artışından hoşnutsuz, öfkeli. Hekimler geçim sıkıntısı içinde. İkinci - üçüncü ek işlerle, oradan oraya koşturup geçimlerini sağlamak için binbir sıkıntı çekmek istemiyorlar. 300 - 350 milyon TL gibi bir maaşla tasasız hekimlik yapmak, temel gereksinimleri karşılamak, ev kirası - taksit ödemek, çocukların eğitimlerini sürdürmek mümkün değildir. Sağlık Bakanlığı'ndan talebimiz; bulunduğu mevkiye uygun hareket etmesi ve yakınmalar ile diğer bakanlıkları şikayet ile zaman geçirmeden hekimlerin ve tüm sağlık çalışanlarının ücret sorununu çözmesi. Artık şikayet ve diğer Bakanlıklardan yakınma cümleleri istemiyoruz. Ekonomik sorunlarımızın çözümünü bekliyoruz. Bıçak kemiği parçaladı. Dokulara zarar veriyor. Talebimiz hekime yakışır, emeğimizin gerçek karşılığı olan bir ücret artışıdır. % 15'lik IMF zamlarını kabul etmiyoruz. Sağlık Bakanı Sayın Durmuş'dan politikacı gibi değil, öncelikle hekim gibi davranmasını ve gereğini yerine getirmesini bekliyoruz. Bunun için yeni öneriler hazırlamaya, tartışmalara da gerek olmadığını düşünüyoruz. Önceki Sağlık Bakanlarından Sayın Dr. Halil İbrahim Özsoy zamanında Maliye Bakanlığı'na önerilen, ancak IMF'ye takılarak reddedilen hekim ve sağlık personeli ücret artışı önerisinin Sağlık Bakanlığı'nın raflarından buldurulup, güncelleştirilerek yeniden gündeme getirilmesini, takipçisi olunmasını ve Maliye Bakanlığı'nın zorlanmasını Sağlık Bakanı Sayın Doç. Dr. Osman Durmuş'dan bekliyor ve talep ediyoruz. Kamu hizmetindeki hekime % 15 zam: Türkiye buna layık değil, Türkiye buna mahkum değil.
Kamuoyuna saygı ile duyuruyoruz.
İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu
SağlıkBakanlığı Çalışmalarına KARNE:(İlk altı ay)
KARNE *** SAĞLIK BAKANLIĞI ÇALIŞMALARI "İLK ALTI AY" *** DÖNEM: HAZİRAN 1999 - ARALIK 1999 *** SONUÇ: BAŞARISIZ ** Bu karnedeki notlar; 10 (On) üzerinden verilmiş olup, hekimler arasında yapılan görüşmeler ve nabız yoklamaları gözetilerek, İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu tarafından belirlenmiştir. ** ** Halkın sağlık sorunlarına köklü çözüm: 0 (Sıfır) * Hekimlerin ve sağlık çalışanlarının ekonomik sorunlarına çözüm: 0 (Sıfır) * Hekimlerle ve hekimlerin meslek örgütleriyle ilişkiler: 1 (Bir) * Temel sağlık hizmetlerini teşvik ve güçlendirme: 1 (Bir) * Siyasi kadrolaşma: 9 (Dokuz) * Çevre sağlığı çalışmaları: 2 (İki) * Popülizm: 8 (Sekiz) * Dış ilişkiler: 2 (İki) * Üslup ve Tarz: 1 (Bir) * Bütçe ve Matematik: 0 (Sıfır) * Yasa ve yönetmeliklere saygı: 2 (İki) * Uzak görüşlülük: 1 (Bir) * Hal ve gidiş: 2 (İki) * Sağlıkta özelleştirme politikaları: 7 (Yedi)
SAĞLIK BAKANLIĞI SEYİR DEFTERİ ( Mayıs - Aralık 1999 )
** Mayıs - 1999: Sağlık Bakanlığı genelgesine göre; gece hastaneye gidenlerin "yatak yok" diye geri çevrilmelerini önlemek için boş yatak sayısı her hastanenin kapısında ışıklı levhalarla ilan edilecek. Gelen hasta, bu tabelalara bakarak yer olup olmadığını anlayacak. Hastalar, kapıda ilkyardım bilen "güleryüzlü" ekiplerce karşılanacak. Durmuş, "yüzer hastane" projesinin de bu yaz hizmete sokulacağını bildirdi. Projeye göre hizmet dışı kalmış gemiler hastaneye dönüştürülecek ve turistik bölgelerde hizmet verecek. BİR GELİŞME VAR MI? ** Mayıs - 1999: "Babuna kampanyası sırasında: "Yabancılar genetik şifremizi ele geçirebilirler. Bu stratejik açıdan çok sakıncalı". Bu demecin ardından sonu bitmek bilmeyen tartışma� KANLAR HALA YURT DIŞINDA� ** Mayıs - 1999: Dünya Bankası kredileriyle başlatılan Birinci ve İkinci Ulusal Sağlık Projelerinde ulusal çıkarlara uygun olmayan kredi sözleşmeleri nedeniyle dönemin Sağlık Projesi Koordinatörü Haluk Özsarı, Mart 1999'da Sağlık Bakanı Güven Karahan tarafından görevinden alınmıştı. Soruşturma konusu Türkiye'nin Dünya Bankası'ndan aldığı sağlık projeleri kredilerini kullanmadığı halde faizini ödemesi idi. Sağlık Bakanı Dr. Osman Durmuş da, 17.7.1999'da trilyonların haksız yere götürüldüğünü, dönemin bürokratları hakkında Savcılığa suç duyurusunda bulunacaklarını açıkladı. SONUÇ? ** Haziran - 1999: Partimin, seçime giren arkadaşlarımın ve benim birtakım isteklerim var. Bu doğrultuda bir çalışma ekibi kuracağım. Sizlerden üç - beşinizin istifasını isteyeceğim. Direnen olursa eski defterleri karıştırarak müfettiş göndereceğim. SİYASİ KADROLAŞMANIN İTİRAFI ! ** Haziran - 1999: Sağlık alanında Türkiye'ye çağ atlatacağım. Bunun için sadece üç yıllık süre istiyorum. ÇAĞ ATLAMAK! BİR YERLERDEN HATIRLIYORUZ� ** Haziran - 1999: Sağlık Bakanı özel hastaneye yattı. Tifo oldu. Tedavi Meclise 400 milyona patladı. NEDEN ÖZEL HASTANE? NEDEN TİFO? ** Haziran - 1999: MHP'nin ilk kadro operasyonu Sağlık'ta. Sağlık Bakanlığı Müsteşarlığına Haluk Tokuçoğlu getirildi. KADROLAŞMA BAŞLADI� ** Haziran - 1999: Doç. Dr. Osman Durmuş: "Doktor ve sağlık personelinin maaşının azlığından şikayet ederek doktor ve sağlık personelinin maaşlarının mutlaka arttırılması gerekmektedir" dedi. SONUÇ? BİZİM BİLMEDİĞİMİZ BİR GELİŞME VAR MI? ** Haziran - 1999: Sağlık Bakanlığı Başhekim operasyonunu başlattı. Beş başhekim değişti. İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü'ne, 18 Nisan seçimlerinde 1. Bölge MHP milletvekili adayı olarak, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi Başhekim Yardımcılığı görevinden istifa eden Dr. Mecit Çalışkan atandı. KADROLAŞMAYA DEVAM� ** Temmuz - 1999: Sağlık Bakanlığı; 80 ilde sağlık ocağı hekim ve ebelerine, ailelere uygulayacakları hazır bebek bezi anketi gönderdi. Anketi cevaplayan ailelere 3'er adet bebek bezi dağıtılacak. HEKİMLER ANKETÖR YA DA PAZARLAMACI MI? ** Temmuz - 1999: "Babuna Kampanyası" sırasında yurdışına tahlil amacıyla gönderilen kan örnekleri, Sağlık Bakanı'nın yurda getireceğini söylemesine karşın, hala yurtdışında� 7.7.1999'da Sağlık Bakanı, basına yaptığı açıklamada "gelişmelerle ilgili kamuoyunu sürekli bilgilendireceklerini ve kanların geri alımı için bedel ödemeyeceklerini belirterek "Yurtdışına gönderilen kanlar bizim hazinemiz. Nasıl Karun hazineleri için bedel ödemediysek kanlarımız için de bedel ödemeyiz" dedi. YURTDIŞINDAKİ KANLAR NE OLDU? ** Temmuz - 1999: Doç. Dr. Osman Durmuş: "Türkiye'nin ilk kemik iliği nakil merkezi Ankara Numune Hastanesi ve Kartal Eğitim ve Araştırma Hastanesi bünyesinde kurulacak." KURULDU MU? ** Temmuz - 1999: Sağlık Bakanı Osman Durmuş; kardeşi Fuat Durmuş'u Sağlık Bakanlığı Personel Genel Müdür Yardımcılığı'na getirdi. AKRABADAN KORUMA, KARDEŞTEN BÜROKRAT� ** Temmuz - 1999: Sağlık Bakanı Osman Durmuş; % 20'lik maaş zammının sağlık personeline çok az geldiğini, hakimlerle hekimler arasında ücret farkı bulunduğunu, 450 saat measiye kalan hekime ek ücret veremediklerini ve Maliye Bakanlığı'ndan hekimlerin aleyhine işleyen sistemin düzeltilmesini istediklerini kaydetti. Aynı konuşmada Bakan Durmuş; sağlık personelinin ücretlerine yıpranma payı eklenmesine ilişkin teklifi hazırlayıp Maliye Bakanlığı'na sunacaklarını belirtti. GELİŞME VAR MI? TAKİPÇİSİYİZ� ** Temmuz - 1999: Sağlık Bakanı Osman Durmuş, kutu yerine tabletli ilaç satışı için çalışma başlattıklarını vurguladı. SONUÇ? ** Temmuz - 1999: Kartal Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ni denetleyen Bakan Durmuş; yanan ameliyathaneler ve diğer masraflar için çıkarılan 2 trilyonluk faturayı abartılı bularak "Biz iki trilyonla yeni hastane yaparız." dedi. Hastane yetkililerini toplayan Bakan, "Devlete sırtınızı dönmeyin, yoksa biz de size sırtımızı döneriz. Burayı özelleştiririz." dedi. ÖZELLEŞTİR, KURTUL! ** Temmuz - 1999: Kuyrukların önüne geçmek için hekimlere de vardiyalı çalışma sistemi getireceklerini belirten Durmuş; başlayacak uygulama ile hastaların akşam saatlerinde de tedavi olabileceğini söyledi. TEŞHİS YANLIŞ OLUNCA TEDAVİ DOĞRU OLMAZ! ** Temmuz - 1999: Sağlık Bakanı Dr. Osman Durmuş, Devlet Bakanı Yüksel Yalova ile birlikte düzenlediği basın toplantısında Türkiye denizcilik İşletmelerine ait bazı gemilerin hastaneye dönüştürüleceğini ve turistik bölgelerde hizmete sokulacağını vurguladı. SONUÇ? ** Temmuz - 1999: Hastane ve sağlık ocaklarına maliyetlerinin dört katına varan ödemeler tespit edilmesi üzerine Sağlık Bakanlığı, eski Müsteşar Dr. Aytun Çıray ve Sağlık Projesi eski Koordinatörü Dr. Haluk Özsarı hakkında savcılığa suç duyurusunda bulunacak. Sağlık Bakanı, ayrıca, bu konuda MHP olarak TBMM'ne araştırma önergesi vereceklerini söyledi. SONUÇ? ** Ağustos - 1999: Sosyal güvencesiz vatandaş kalmayacak diyen Sağlık Bakanı, 100 gün istedi. Bütün bunları yapabilmek için halktan biraz süre istiyorum diyen Bakan, "Eskiden Demirel 100 gün süre talep eder ve bu sürede kendisine kimsenin dokunmamasını isterdi. Bize daha 60 günde dokunmayan kalmadı. Demirel'e verilen 100 günlük şansı ben de istiyorum." Diye konuştu. HEP AYNI CÜMLE! 100 GÜN DOLMAK ÜZERE� ** Ağustos - 1999: Sağlık Bakanı, hastane polikliniklerinde yaşanan kargaşaya değinerek buralara numaratör konacağını ve böylece hastanın kendisine ne zaman sıra geleceğini bileceğini söyledi. REFORM! ** Ağustos - 1999: Sağlık Bakanlığı, TCDD'nin satmak ya da devretmek istediği hastanelere talip oldu. SONUÇ? ** Ağustos - 1999: Sağlık Bakanlığı, eczane enflasyonunu önlemek için harekete geçti. Sağlık Bakanı Osman Durmuş; hazırladıkları yasa tasarısı ile 3000 nüfusa bir eczane sınırlaması getireceklerini söyledi. NE OLDU? ** Ağustos - 1999: 17 Ağustos Depreminde AKSA'daki kaza sonucu çevreye sızan 6400 ton akrilonitril gazı; çevrede bulunan insanları zehirledi, hayvanlar öldü, bitkiler kurudu. SAĞLIK BAKANLIĞI'NIN İNSAN SAĞLIĞI AÇISINDAN BİR ÇALIŞMASI OLDU MU? ** Ağustos - 1999: Sağlık Bakanı Osman Durmuş, fiziki yapısı düzgün hastanelerin devri konusunda özel sektör temsilcilerine çağrıda bulundu. Durmuş, özel sektöre, "Rantabl işleyen, fizik yapısı düzgün, kadrosu güzel hastanelerimize talip olun, size devredelim." dedi. ÖZELLEŞTİRME İTİRAFI! ** Ağustos - 1999: 17 Ağustos depreminden sonraki demeçleriyle kamuoyunun yoğun tepkisi ile karşılaşan MHP'li Sağlık Bakanı Osman Durmuş'a partisi sahip çıktı. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, eleştirileri "Belli çevrelerin surda gedik açma gayreti" diye değerlendirirken, Grup Başkanvekili İsmail Köse de "Eleştiriler Marksistlerin işi" dedi. YORUMSUZ! ** Eylül - 1999: Yunanistan'da bulunan Bakan Durmuş, aleyhindeki haberlerin marksistler tarafından düzenlenmiş bir saldırı olduğunu ileri sürerek Türk basınının da "güdümlü" bir basın olduğunu ve bu yüzden yabancı gazetecilerle ilişki kurduğunu belirtti. MARKSİST BASIN! ** Eylül - 1999: Sağlık Bakanı Osman Durmuş; bazı köşe yazarları ve sorumlu yazı işleri müdürleri hakkında, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulundu. Bakanın, Türk Ceza Kanunu'nun 268. Maddesi 4. Fıkrası, 480. Maddesinin 4. Fıkrası ve 482. Maddesinin 2. Fıkrası gereği, suç duyurusunda bulunduğu yazarlar ve sorumlu yazı işleri müdürleri şunlar: Oktay Ekşi, Fatih Altaylı (Hürriyet Gazetesi), Derya Sazak (Milliyet Gazetesi), Okay Gönensin (Star Gazetesi), Oral Çalışlar (Cumhuriyet Gazetesi). ELEŞTİRİLERE TAHAMMÜLSÜZLÜK! ** Ekim - 1999: Sağlık Bakanlığı atamalarında partizanlık yapıldığı iddialarını reddeden Osman Durmuş; mahkeme kararıyla görevine dönecek olan başhekimleri yine görevinden alacağını, yerlerine iş yapanları atayacağını söyledi. HUKUK DEVLETİNE BAKIŞ! ** Ekim - 1999: Sağlık Bakanı Durmuş, hastane yapımı için para isteyen Silivri Kaymakamı Bayram Öz'e "Cami yaptırma dernekleri Bakanlıktan para mı istiyorlar?" diyerek tepki gösterdi. SAĞLIKTA REFORM BÖYLE Mİ OLACAK? ** Ekim - 1999: Sağlık Bakanı Osman Durmuş; selefi ANAP'lı Bakan Halil İbrahim Özsoy hakkında fezleke düzenleyip Meclis'e gönderdi. Durmuş'un kendisini yargı yerine koyması, ANAP lideri Yılmaz'ın tepkisine neden oldu. Yılmaz; "Bu adam ya cahil, ya kasıtlı" dedi. Durmuş ise; "Yapılan çok büyük bir hata, Teftiş Kurulum ve hukukçularım yanlış yaptırdı, üzgünüm" dedi. YORUMSUZ ! ** Ekim - 1999: Sağlık Bakanı, Silivri ilçesini ziyaretinde, herşeyin devletten beklenmemesini belirterek devlet hastanelerinin özelleştirilmesi gerektiğini söyledi. HASTANELER VE HEKİMLER OLMASA SAĞLIK NE GÜZEL İDARE EDİLİRDİ ! ** Kasım - 1999: Sağlık Bakanı Osman Durmuş; Ecevit'in atamaları durduran genelgesine karşın, 15 Ekim'de 100 kişinin atamasını birden yaptı. Durmuş'un atadığı kişiler arasında MHP'li vekil Kürşat Eser'in eniştesi, MHP'li vekil Abdülkadir Akcan'ın eşi ve MHP lideri Devlet Bahçeli'nin avukatının kardeşi de bulunuyor. Durmuş; hastanelerin şef ve şef yardımcılıklarına da 18 günde 71 atama yaptı. KADROLAŞMA TAM HIZ SÜRÜYOR ! ** Kasım - 1999: Sağlık Bakanı Doç. Dr. Osman Durmuş; hastalara "gönülsüz" görev yapan doktorları şikayet etmeleri için 800'lü "Alo - Şikayet" telefon hatları kuracaklarını söyledi. Yurttaşlar, 800'lü telefon hattına vardiyalı sisteminde gönülsüz muayene yapan doktorları ihbar edecek� BİR BU EKSİKTİ... ** Kasım - 1999: Sağlık Bakanı, Korkuteli Devlet Hastanesi'nde iki görevliye ilginç bir ceza verdi. Hastaneyi teftişi sırasında kaloriferlerin fazla yandığını öne süren Durmuş; iki görevliye devletin parasını israf ettikleri gerekçesiyle 5 dakika sıcak kaloriferi tutma cezası verdi. Daha sonra Elmalı ilçesine geçen Sağlık Bakanı'na 68 yaşındaki çiftçi Mehmet Ulutaş çiçek vererek "Hastanemizin ve sağlık ocaklarımızın sorunları var, bu çiçekler karşılığında sizden söz istiyorum" dedi. Durmuş da "İsteyenin bir yüzü kara, vermeyen zenci; Devlet bana, ben de sizlere vereceğim" dedi. SORUNLARA CİDDİ YAKLAŞIM VE KÖKLÜ ÇÖZÜM BU OLSA GEREK ! ** Kasım - 1999: Sağlık Bakanı; 1994'de kapatılan Gevher Nesibe Sağlık Eğitim Enstitüsü'nü, yasaların karşı hükmüne rağmen, "tek" imzayla yeniden açtı. Durmuş'a Milli Eğitim ve Maliye Bakanlıkları olumsuz görüş bildirirken, hem YÖK ve hem de kendi bürokratları, bu uygulama için "yasal değil" dedi. "BEN YAPTIM, OLDU" ANLAYIŞINA TİPİK BİR ÖRNEK DAHA ! ** Kasım - 1999: Sağlık Bakanı Osman Durmuş; hastanelerdeki vardiya uygulamasının amacına ulaştığını söyledi. KUYRUKLAR AZALDI MI? TEŞHİS YANLIŞ İKEN TEDAVİ DOĞRU OLABİLİR Mİ? **
17.11.1999- 17 Ağustos - AKSA kazası / Sağlık açısından alınması gereken önlemler/ Çıkarılan dersler
BASIN AÇIKLAMASI
17 Ağustos - AKSA kazası Sağlık açısından alınması gereken önlemler Çıkarılan dersler
Bilindiği gibi; 17 Ağustos Marmara depreminden etkilenen önemli sanayi kuruluşlarından biri de Yalova � Topçular arasında kurulu bulunan AKSA Akrilik Kimya ve San. A.Ş.�dir.
Birinci derece deprem bölgesinde 1968 yılında kurulan ve 1984�de de ruhsatlı olarak tam kapasite ile üretime geçen AKSA�nın deprem bölgesinde inşası ve depremde ortaya çıkabilecek zararlar öngörülmeden faaliyetine başlayıp devam etmesi; yaşadığımız çevre felaketinin en önemli nedenidir.
Akrilonitril�in hem yüksek düzeyde yanıcı-patlayıcı bir madde hem de kanserojen olması nedeniyle, hammadde olarak depolandığı AKSA, birinci sınıf gayrisıhhi müessese sınıfına girmektedir. Bu tip işletmelerin ruhsatlarını Sağlık Bakanlığı�ndan aldıkları düşünülürse 1984 yılında, yıllardır ruhsatsız çalışmakta olan AKSA�ya hiçbir koruma bandı olmadığı halde Sağlık Bakanlığı�ndan çalışma ruhsatı verilmesi yaşadığımız kazaya ve ardındaki çevre felaketine davetiye çıkarmıştır. 1971 yılından 1990 yılına kadar çevresinde koruma bandı olmadan faaliyette bulunan fabrikaya bu tarihten sonra yapılan koruma bandının da kazanın olumsuz sonuçlarını engellemede ne derece başarılı olduğu deprem sonrası açığa çıktı. Kazadan sonra hayvanlar öldü, bitkiler kurudu, insanlar sızıntıdan ciddi boyutlarda etkilendi. Sağlık açısından uzun dönemde açığa çıkacak zararları ise önümüzdeki aylar � yıllar içinde göreceğiz.
İşletmenin yaptığı açıklamalara göre; depremin etkisiyle üç akrilonitril tankında oluşan hasar sonucu 6400 ton madde çevreye yayılmıştır. Deprem anında başlayan sızıntı; bölgede yaşayan tüm canlıları ve bitki örtüsünü etkilemiş, akut zehirlenme tablolarına neden olmuştur. Bölgede yaşayan yurttaşlar, depremden sonraki yirmibirinci saatte bölgeden uzaklaşmışlardır. AKSA yetkilileri, deprem gecesi 24.00 � 08.00 vardiyasında çalışan işçilerin sağlık durumu hakkında ayrıntılı bir açıklamayı henüz yapmamıştır. Depremi takiben iki hafta içinde, daha önce ciddi bir sağlık problemi olmadığı söylenen Zeki Aydın, Cemile Tezer, Melahat Kaypak, Necla Uysal, Ahmet Nalbant ve Zühtü Mallı adlı yurttaşlarımızın ani ölümlerinin akrilonitrile bağlı olup olmadığı mutlaka araştırılmalı, bu ölümlerin nedenleri aydınlatılmalıdır.
Akrilonitril sızıntısı sonucunda bölgede yaşayan insanlarda - kendi ifadeleri ile - ortaya çıkan belirtiler şunlar olmuştur: Deride kaşınma ve yanma, gözlerde yanma ve sulanma, göz kararması, denge kaybı, boğaz - burunda yanma ve ağrı, seste kısıklık ve kalite kaybı, solunum yollarında tahriş, hırıltılı solunum, kuru öksürük, dudaklarda morarma, karın ağrısı, bulantı � kusma, kanlı ishal
Dünyada bugüne kadar yapılmış bilimsel araştırmalara göre akrilonitril ile temasta kısa süre içinde ortaya çıkan akut etkiler şunlardır: Solunması halinde yorgunluk, halsizlik, solunum yollarında tahriş, başağrısı, baş dönmesi, mide bulantısı, kusma, titreme, solunum zorluğu ve denge kaybına neden olur. Deri ve göz ile temas durumunda kaşıntı, kızarıklık, acı ve bulanık görmeye neden olur. Yutulması halinde ise başağrısı, karın ağrısı, bulantı, kusma, ishal ve halsizlik ortaya çıkar. Akrilonitrile yüksek dozlarda maruz kalan kişilerde akut akciğer ödemi ve ölüm görülmektedir.
Akrilonitril ile temas sonrasında uzun dönemde ortaya çıkan kronik etkiler ise şunlardır: Kanserojenik etki Teratojenik etki ( Doğumsal anormallikler yapıcı etki ) Mutajenik etki ( Genlerde hasar ) Tiroid bezi ve endokrin sistem hastalıkları İmmun sistemin baskılanmasına bağlı hastalıklar
SONUÇ, ÖNERİLER VE YAPILMASI GEREKENLER:
1. Dünyada bugüne kadar yapılmış olan bilimsel araştırmalar incelendiğinde akrilonitrilin teratojen ve kanserojen etkilerinin bulunduğu, uzun dönemli etkilerinin ortaya çıkabildiği kolaylıkla anlaşılmaktadır. AKSA örneğinin dünyada bu boyutlardaki ilk kaza olması; geleceğe yönelik belirsizlikleri arttırmaktadır. Konu geçiştirilemeyecek boyutta ve son derece ciddi bir halk sağlığı sorunudur.
2. 17 Ağustos sonrası fabrikanın çevresinde yaşayan insanların akut akrilonitril intoksikasyonuna (zehirlenme) maruz kaldıkları anlaşılmaktadır. Kişilerin ifadeleri ve ortaya çıkan bulgular bu zehirlenmeyi destekler niteliktedir. Bu zehirlenme; özellikle, ilk 21 saatte çok yoğun olarak gerçekleşmiştir. Kazanın üzerinden üç ay geçmesine karşın bölgede yaşayan insanların bazı şikayetlerinin halen devam etmesi ve saç dökülmesi, zayıflama gibi ek yakınmaların ortaya çıkması bölgede bir durum tespiti ve gerekirse tedavilerin başlanması açısından biran önce geniş bir sağlık taramasını zorunlu kılmaktadır. Bu görev öncelikli olarak Sağlık Bakanlığı'na düşmektedir. Sağlık Bakanlığı'nı ve Çevre Bakanlığı'nı duyarsızlıklarını telafi etmeye davet ediyoruz.
3. Varolan araştırmalar; sağlık taramasının uzun süredir AKSA'da çalışan işçilere de uygulanmasını gerekli kılmaktadır.
4. Yapılacak bir sağlık taramasının ardından akrilonitrilden etkilenmiş çocuklar, gebeler ve yaşlılar başta olmak üzere tüm bireyler; sağlık açısından ileriye dönük olarak izlenmelidir. Yapılan araştırmalar sonucunda; akrilonitrille çok büyük olasılıkla ilişkili olduğu ortaya çıkarılan kanserler, gen hasarları, doğumsal anomaliler ve diğer önemli hastalıkların erken tanısı ve önlenmesi ancak bu şekilde mümkün olabilir.
5. Birinci derece deprem bölgesinde bu tür tehlikeli bir maddenin depolanması ve üretimde kullanılması amacıyla AKSA Akrilik Kimya ve San. A.Ş.'ye 1984 yılında çalışma ruhsatı veren tüm yetkililer hakkında gerekli yasal ve idari soruşturma biran önce açılmalıdır.
6. Bölge halen olası bir deprem açısından risk altındadır. Bu nedenle bu risk azalana-ortadan kalkana kadar AKSA'daki akrilonitril depoları boşaltılmalı, akrilonitril deprem açısından risk içermeyen bir bölgeye taşınmalıdır.
7. Bu örnekten yola çıkarak; olası bir yeni Marmara depremini de gözönüne alarak bölgede insan ve çevre sağlığı için ciddi boyutta zararlı olduğu bilinen kimyasalları üreten - üretimde kullanan tüm fabrikalar için benzer önlemler vakit yitirilmeden alınmalıdır.
8. Tüm bu işlemlerin gerçekleşmesi için bölgenin temel sağlık hizmetleri altyapısı gözden geçirilmeli, desteklenmeli ve güçlendirilmelidir.
9. Yapılacak bir sağlık taramasının ardından gerekebilecek tedavi süreçleri biran önce başlatılmalıdır.
Bu ve benzeri kazalar ile çevresel sağlık sorunlarını incelemek üzere İstanbul Tabip Odası'nda oluşturulan Çevre Sağlığı Çalışma Grubu'nun başlatmış olduğu incelemeye; Sağlık Bakanlığı, Çevre Bakanlığı, üniversitelerin ilgili birimleri ile ilgili tüm kuruluşların en kısa sürede katılmasını ve sorumluluklarını yerine getirmesini talep ediyor ve bekliyoruz.
Saygılarımızla
İstanbul Tabip Odası Çevre İçin Hekimler Derneği
Akrilonitril�in sağlık üzerindeki etkileri Dünyada bugüne kadar yapılmış bilimsel araştırmalar
Yaptığımız literatür araştırmasında tüm dünyada akrilonitril hakkında toplam 774 araştırmaya rastladık. Bu araştırmaların çoğunluğu akrilonitril fabrikalarında çalışan işçiler ve fabrika çevresinde yaşayan halk üzerinde yapılan çalışmalardır. Ayrıca yaptığımız bu çalışmada, akrilonitrilin deney hayvanları üzerindeki etkilerini araştıran çok sayıda araştırmaya da ulaşma fırsatımız oldu. Yaptığımız çalışmada AKSA kazasının dünyadaki ilk kaza olduğu sonucuna vardık. 774 araştırmadan bazılarını, yayınlandıkları dergi ve araştırıcı isimleri ile birlikte özet olarak dikkatinize sunuyoruz:
İnsan ve deney hayvanlarının nitrillere uzun süre maruz kalmasının; merkezi sinir sistemi, karaciğer, kalp - damar sistemi, böbrekler ve mide - barsak sistemi hastalıklarına neden olduğu gösterilmiştir (1).
ABD'de Ohio eyaletinde bir akrilonitril fabrikasında çalışan 992 işçide 1960 - 1996 yılları arasındaki ölümler incelendiğinde 108 ölüm arasında İdrar Kesesi kanseri görülme sıklığı genel toplum ortalamasına göre anlamlı olarak yüksek saptanmıştır (2).
Macaristan'da bir akrilonitril fabrikasının çevresinde yaşayan insanlar arasında yapılan bir çalışmada; fabrikanın 25 Km. yarıçapındaki alanda 1980-1996 yılları arasında doğan 46326 bebekte doğumsal anomali saptanmıştır. Bunlardan üç tip anomali dikkati çekmiştir: 1) Pectus exavatus, 2) İnmemiş testis, 3) Ayakta şekil bozukluğu. Bu çalışmada saptanan bir diğer bulgu da; fabrikadan uzaklaştıkça inmemiş testis görülme sıklığındaki azalmadır (3).
Akrilonitrilin bakterilerde yapılan mutajenite testleri genellikle pozitif olarak sonuçlanmıştır. Akrilonitrile maruz kalan işçiler akrilonitrilin potansiyel genotoksik, kanserojenik ve teratojenik riskleri açısından uzun süreyle izlenmelidir. Akrilonitrilin deney hayvanlarında teratojen olduğu gösterilmiştir. Fetal - embriyonik ve maternal toksisitesi mevcuttur. Bu nedenle gebe kadınların akrilonitrile maruz kalmamaları gereklidir. Maruz kalanların ise kanser ve teratojen etki yönünden izlenmesi şarttır (4).
Akrilonitrilin karsinojen etkisinde beyinde oksidatif stresi uyarmasının rolü bulunmaktadır. Bu durum özellikle kronik maruziyet sözkonusu olduğunda ortaya çıkmaktadır (5).
Akrilonitril, kan tablosunda da değişikliğe neden olmaktadır. 2 - 6 yıl süreli olarak çalışan ve ortalama 40 yaşında bulunan, kimyasal madde taşıyan 179 tanker şoföründe yapılan bir çalışmada anemi, lökositoz, lenfosit - monosit aktivasyonu ve nötropeni saptanmıştır. Bu değişiklikler ile çalışma süreleri ve kullanılan kamyon sayıları arasında yüksek düzeyde bir ilişki saptanmıştır (6).
Hollanda'da bir akrilonitril fabrikasında 1979 yılından bu yana 6 yıldan uzun süre ile çalışan 2842 işçide yapılan bir çalışmada akrilonitrilin karsinojenik etkisi araştırılmıştır. Sonuç olarak bu işçilerde kansere bağlı ölüm oranları, genel toplum ortalamasına göre hafif olarak yüksek bulunmuştur. Ancak akrilonitrile maruziyetin kanser nedeni olduğu açık değildir (7).
Sıçanlarda yapılan bir çalışmada; insanlar için olası bir kanserojen olan akrilonitrilin oral - inhalasyon yoluyla uzun süre verildiğinde beyin tümörlerine yol açtığı gösterilmiştir (8).
Sıçanlarda akrilonitrilin tümör meydana getirdiği saptanmıştır. Akrilonitril ile bağlantılı beyin tümörlerinde mekanizmayı ortaya çıkarmak için; sıçanlara 21 gün boyunca içme suyu içinde, 0,3 - 30 ve 300 ppm akrilonitril verilmiştir. 30 ve 300 ppm grubunda beyin 8-oxodeoxyguanasine (8-oxod-G) düzeyleri kontrollere göre 2 kat yüksek bulunmuştur. Bu ara ürünün tümör gelişimindeki rolü üzerine ek araştırmalara gereksinim bulunmaktadır (9).
Deney hayvanlarına akrilonitril verilmesinden sonraki 5. günden başlayarak 15. günde en üst seviyeye çıkan bir immün sistem baskılanması gözlenmiştir. Bu baskılanmanın kanserojenik etkideki rolü araştırılmalıdır (10).
Bir akrilonitril fabrikasında çalışan işçiler üzerinde yapılan bir araştırmada; idrar akrilonitril düzeyi vardiya öncesinde 3,6 ?g/L, vardiya sonrasında ise 10,9 ?g/L bulunmuştur. Akrilonitrile maruz kalmayan kişilerde ise bu düzey 0,45 ?g/L 'dir (11).
Akrilonitrilin; laboratuvar hayvanlarında oral ve inhalasyonla alımda açık olarak kanserojen etkili olduğu gösterilmiştir (12).
Deney hayvanlarında akrilonitril için öldürücü dozlar (LD) saptanmıştır. Buna göre LD10= 20mg/kg, LD50= 80 mg/kg, LD90= 115 mg/kg'dır. Bu çalışmada akrilonitril maruziyetine en hassas marker olarak karaciğer GSH (gluthation) saptanmıştır. Yüksek dozda etkilenmeden sonra kanda ve beyinde akrilonitril yükselmesi 60. dakikada üst noktadadır. 240. dakikaya doğru ise akut toksisite oluşturacak düzeylere ulaşır (13).
Yapılan hayvan çalışmalarında akrilonitrilin; barsakta hücre proliferasyonunda bir artışa ve hücre ölümlerine neden olduğu gösterilmiştir (14).
Akrilonitrilin deney hayvanlarında yaygın gastrointestinal sistem hasarı ve tümörlerine neden olduğu gösterilmiştir (15).
Akrilonitril üreten fabrikada çalışan 477 kadın üzerinde yapılan bir çalışmada 527 kontrol kadına göre gebelikleri esnasında kusma, anemi sıklığında artış, erken doğum sıklığında artış ve doğumsal anomalilerde artış saptanmıştır (16).
1) Nippon Eiseigaku Zasshi 1999 Jul;54(2):459-66 Allylnitrile-induced behavioral abnormalities and findings relating to the mechanism underlying behavioral abnormalities, Tanii H, Zang XP, Saijoh K Department of Hygiene, Kanazawa University School of Medicine, Ishikawa, Japan
2) Am J Ind Med 1999 Oct;36(4):423-36 Mortality among chemical plant workers exposed to acrylonitrile and other substances. Marsh GM, Gula MJ, Youk AO, Schall LC Department of Biostatistics, Graduate School of Public Health, University of Pittsburgh, Pittsburgh, PA 15621, USA.
3) Mutat Res 1999 Jun 30;427(2):105-23 Congenital abnormalities and indicators of germinal mutations in the vicinity of an acrylonitrile producing factory. Czeizel AE, Hegedus S, Timar L WHO Collaborating Centre for the Community Control of Hereditary Diseases, Department of Human Genetics and Teratology, National Centre of Epidemiology, Budapest, Hungary.
4) Mutat Res 1999 May;436(3):263-83 Mutagenicity, carcinogenicity, and teratogenicity of acrylonitrile. Leonard A, Gerber GB, Stecca C, Rueff J, Borba H, Farmer PB, Sram RJ, Czeizel AE, Kalina I Teratogenicity and Mutagenicity Unit, Catholic University of Louvain, Avenue E. Mounier 72, UCL 7237, B-1200, Brussels, Belgium
5) Toxicol Sci 1998 Dec;46(2):333-41 Induction of oxidative stress in rat brain by acrylonitrile (ACN). Jiang J, Xu Y, Klaunig JE Department of Pharmacology and Toxicology, Indiana University School of Medicine, Indianapolis 46202, USA.
6) Int Arch Occup Environ Health 1998 Sep;71 Suppl:S50-4 Hematological changes in sailors from chemical cargo tankers. Yaneva S, Zlatev Z, Totcheva T Black Sea Medical Center Ltd., Occupation Health Service, Varna, Bulgaria.
7) Scand J Work Environ Health 1998;24 Suppl 2:10-6 Mortality update of workers exposed to acrylonitrile in The Netherlands. Swaen GM, Bloemen LJ, Twisk J, Scheffers T, Slangen JJ, Collins JJ, ten Berge WF, Sturmans F Department of Epidemiology, University of Maastricht, The Netherlands.
8) Scand J Work Environ Health 1998;24 Suppl 2:5-9 Toxicologic profile of acrylonitrile. Woutersen RA Toxicology Division of TNO Nutrition and Food Research Institute, Zeist, The Netherlands.
9) Arch Toxicol 1998 Jun;72(7):429-38 Formation of 8-oxodeoxyguanosine in brain DNA of rats exposed to acrylonitrile. Whysner J, Steward RE 3rd, Chen D, Conaway CC, Verna LK, Richie JP Jr, Ali N, Williams GM Toxicology and Risk Assessment Program, American Health Foundation, Valhalla, NY 10595, USA.
10) Possible functional immunotoxicity of acrylonitrile (VCN). Hamada FM, Abdel-Aziz AH, Abd-Allah AR, Ahmed AE Department of Pharmacology and Toxicology, Faculty of Pharmacy, Al-Azhar University, Cairo, Egypt.
11) G Ital Med Lav Ergon 1998 Jan-Mar;20(1):10-4 Biological monitoring of acrylonitrile exposure. Perbellini L, Ganzi A, Venturi G, Cerpelloni M, Brugnone F Institute of Occupational Medicine, University of Verona, Italy.
12) Regul Toxicol Pharmacol 1997 Dec;26(3):281-7 Acrylonitrile: a reevaluation of the database to support an inhalation cancer risk assessment. Felter SP, Dollarhide JS Toxicology Excellence for Risk Assessment, Cincinnati, Ohio 45223, USA.
13) Fundam Appl Toxicol 1997 Apr;36(2):141-8 Biological markers of acute acrylonitrile intoxication in rats as a function of dose and time. Benz FW, Nerland DE, Corbett D, Li J Department of Pharmacology and Toxicology, University of Louisville School of Medicine, Kentucky 40292, USA.
14) Carcinogenesis 1997 Apr;18(4):675-80 Effects of the carcinogen, acrylonitrile, on forestomach cell proliferation and apoptosis in the rat: comparison with methacrylonitrile. Ghanayem BI, Elwell MR, Eldridge SR NIH/NIEHS, RTP, NC 27709, USA.
15) Toxicol Appl Pharmacol 1995 Nov;135(1):1-8 Intestinal toxicity of acrylonitrile: in vitro metabolism by intestinal cytochrome P450 2E1. Subramanian U, Ahmed AE Department of Pathology, University of Texas Medical Branch, Galveston 77555-0605, USA.
16) Chung Hua Yu Fang I Hsueh Tsa Chih 1995 Mar;29(2):83-5 [An epidemiological study on reproductive effects in female workers exposed to acrylonitrile]. Wu W, Su J, Huang M Institute of Occupational Medicine, Chinese Academy of Preventive Medicine, Beijing.
17.11.1999- Marmara Bölge Tabip Odaları Toplandı: Olası Depremlere Hazırlık İçin Acil Önlemler
BASIN AÇIKLAMASI
Marmara Bölge Tabip Odaları Toplandı: Olası Depremlere Hazırlık İçin Acil Önlemler
Marmara Bölge Tabip Odaları Toplantısı 13 Kasım Cumartesi günü İstanbul'da yapıldı. Toplantıya Balıkesir, Bursa, Çanakkale, Edirne, İstanbul, Kırklareli ve Tekirdağ tabip odalarının temsilcilerinin katıldı. Sakarya ve Kocaeli temsilcileri Düzce Depremi nedeniyle afet bölgesinde oldukları için katılamadı. Toplantıda Marmara ve Düzce Depremi sonrasında yürütülen çalışmalar gözden geçirildi, yeni doğal afetler karşısında hazırlıklar ele alındı, işbirliği noktaları saptandı.
17 Ağustos Marmara depreminin ardından 12 Kasım günü Düzce-Kaynaşlı�da karşılaştığımız deprem felaketinde yaşamını yitirenler için başsağlığı diliyoruz. Ardarda karşılaştığımız deprem felaketleri, doğal afetler konusunda bilimsel görüşlere değer vermenin, iyi bir hazırlık yapmanın ve kurumlar arasında işbirliği ve toplumsal dayanışmanın önemini kanıtlamıştır. Bu dersler ışığında Marmara Bölgesinde hizmet veren ve Türkiye�deki hekimlerin hemen hemen yarısının temsilcisi durumunda olan Tabip Odaları olarak aşağıdaki acil önlemler üzerinde görüş birliğine varmış bulunuyoruz:
1. Deprem gibi doğal afetlerde sağlık hizmetlerinin etkili şekilde sürdürülebilmesi yaşamsal önem taşımaktadır. Bu nedenle Marmara Bölgesi�ndeki başta hastaneler olmak üzere tüm sağlık kurumlarının binaları teknik testler kullanılarak depreme dayanıklılık yönünden öncelikle gözden geçirilmelidir. Tabip Odaları tarafından Sağlık Bakanlığı, Bayındırlık Bakanlığı ve Valiliklerin uyarılmasına ve daha önce yapılan başvuruların yinelenmesine karar verilmiştir. Testlerin maliyeti ne olursa olsun bu incelemeler yapılmalıdır. Sağlık kurumlarının depremde devre dışı kaldmaları durumunda sağlık hizmetlerini nasıl sürdürecekleri de planlanmalı, sahra hastaneleri ve çadır istasyonlar için altyapı hazırlığı yapılmalıdır. Bu amaçla gerekli ödenekler konusunda çekince göstermenin toplumsal faturasının ağır olduğunu hatırlatıyoruz.
2. Marmara Bölgesi illerinde valiliklerce hazırlanan afet planları, genellikle masabaşında yazılan, yaşanan felaketlerden çıkarılan dersleri yeterince dikkate almayan metinlerdir. Bu planların doğal afetler sırasında işe yaraması için, meslek kuruluşları ve bilim çevrelerinin önerileriyle geliştirilmesi gereklidir. Büyük bir felaketi toplum olarak göğüsleyebilmek için hazırlıklar sırasında kurumlar arası işbirliği ve işbölümü, yaşamsal önemdedir. İl Afet Planlarının sağlık hizmetleri ile ilgili kısımlarının Tabip Odalarınca değerlendirilerek zenginleştirilmesi için Valilikler ve İçişleri Bakanlığı nezdinde girişimde bulunulması kararlaştırılmıştır.
3. Tabip Odaları, doğal afetler sırasında acil tıp hizmetlerinin en geniş kapsamda yürütülmesi için bölgedeki hekimlerin hızla acil yardım kurslarından geçirilmesini, bu amaçla tabip odaları, uzmanlık dernekleri, tıp fakülteleri, Sağlık Bakanlığı ve SSK arasında işbirliği yapılmasını kararlaştırmıştır.
4. Büyük doğal afetler sırasında yalnızca hekim ve sağlık personeli değil halkın da ilk yardım eğitimi çok önemli görülmektedir. Bu nedenle Marmara Bölgesi Tabip Odaları, yurttaşlarımıza ilkyardım eğitimi vermek üzere çok sayıda hekimin hızla standart bir eğitimden geçirilmesi için kurslar düzenlemeyi kararlaştırmıştır.
5. Halkın ve hekimlerin doğal afetler sırasında doğru bilgilendirilmesi ve yönlendirilmesi amacıyla bilimsel ve pratik bir rehber broşür hazırlanması kararlaştırılmıştır. Bugüne kadar hazırlanan yazılı metinler gözden geçirilerek tek bir kitapçıkta birleştirilmesi planlanmıştır. Her afet durumunda ayrı bir yönlendirici metin yayınlanması da karara bağlanmıştır.
Kamuoyuna saygılarımızla duyururuz.
Marmara Bölgesi Tabip Odaları
14.11.1999- 14 KASIM DÜNYA DİYABET GÜNÜ
BASIN AÇIKLAMASI
14 Kasım Dünya Diyabet günü ülkemizde Tıp Fakültelerinin diabetle ilgili bilim dalları, Türkiye Diyabet Tedavi ve Eğitim Vakfı ve Türk Diyabet Cemiyeti tarafından düzenlenen bir seri etkinliklerle kutlanıyor. Diyabet (Şeker Hastalığı) tedavisinde çok önemli bir ilaç olan insulini 1921 yılında keşfeden Dr.Frederick Banting�in doğum günü olan 14 Kasım, 1991 yılından bu yana her yıl farklı bir temayı ön plana çıkararaktüm dünyada Dünya Diyabet Günü olarak kutlanmaktadır.
Başlıca 2 tür şeker hastalığı vardır: Kural olmamakla beraber daha çok gençlerde ve çocuklarda görülen Tip 1 Diyabet ve genellikle 40 yaşında sonra, kilolu ve fizik aktivitesi kısıtlı bireylerde görülen Tip 2 Diyabet. Her iki tipte de en sık görülen belirtiler çok su içme, çok idrara çıkma, iştah fazlalığı, halsizlik, görme bozuklukları, cinsel yetersizlik, kilo düzensizlikleri (şişmanlık veya zayıflık), infeksiyonlara eğilim, ayaklarda, ellerde uyuşukluk, his kusurlarıdır.
Şeker hastalığı dünyada ölüm nedenleri arasında altıncı sırada yer almakta ve uygun bir tedavi yapılmadığı taktirde kalb ve damar hastalıkları, görme kaybı, felç, böbrek yetersizliği, ayak damarlarında tıkanıklık gibi sorunlara neden olmaktadır. Ailesinde çok sayıda şeker hastası, yüksek tansiyon, şişman, kalb hastalığı, yağ yüksekliği olan, kilolu, çok acıkan ve yüksek tansiyon, yağ yükseklikleri gibi hastalıklar bulunan bireyler ve 4 kilonun üzerinde çocuk doğurmuş kadınlar Şeker Hastalığı için riskli olan kişilerdir. 45 yaşını aşan herkes, riskli olan bireyler çok daha erken yaşlarda her yıl açlık kan şekerlerine baktırmalıdırlar. Açlık kan şekerinin 2 defa 126 mg/dl ve üzerinde bulunması Şeker Hastalığı tanısını koydurmak için yeterlidir. Açlık kan şekeri 110-126 mg/dl arasında bulunanlar ve riskli kişiler her yıl şeker yükleme testi yaptırarak, gizli bir şeker hastalığının olup olmadığını belirlemelidirler. Erken tanı ve düzenli, doğru tedavi hayat kurtarıcıdır.
Diyet ve düzenli egzersiz tedavide temel faktörlerdir. Tedavide bunlara ek olarak tip 1 diyabetiklerde mutlaka insulin, tip 2 diyabetiklerde ağızdan alınan şeker düşürücü haplar kullanılmaktadır. Tip 2 diyabetiklerin bir kısmı hastalık seyri sırasında zaman zaman veya kalıcı olarak insulin kullanabilirler. Son yıllarda tedaviye çok önemli bir faktör eklenmiştir: Eğitim. Diyabetik bireylere hastalık hakkında eğitim verilmesi, hastalığın neden olduğu sorunları büyük ölçüde azaltmış ve yaşam kalitesini arttırmıştır.
Ülkemizde diyabetiklerin yaşadığı en büyük sorunlar, bu hastalık için yaşam kurtarıcı olan insulinin, şeker ölçüm cihazlarının ve bunların test çubuklarının ücretsiz olmayışıdır. Özellikle son yıllarda diyabetik bireylerin şekerlerinin küçük cihazlar yardımıyla düzenli bir şekilde kendileri tarafından ölçülmesinin, tedaviyi yönlendirmede önemli bir rolü olduğu ortaya konmuştur. Bu cihazlar ve bunların test çubukları yalnızca Emekli Sandığı ve SSK tarafından 18 yaşına kadar olan diyabetik bireylere ücretsiz olarak, kısıtlı bir şekilde verilmektedir. Maliyeti arttırdığı düşüncesiyle yapılan bu uygulama, aslında uzun dönemde maliyeti daha da arttırmaktadır. Örneğin bir diyabetik bireyin kullanacağı test ölçüm çubuklarının toplam maliyeti, gelişen biri böbrek yetersizliği sonucu hastanın yapılmak zorunda kalınan diyaliz işlem masraflarından çok daha azdır. Test çubuklarının düzenli kullanımı ve bunlara göre tedavinin daha doğru bir şekilde düzenlenmesi hastalığın neden olduğu sorunları azaltarak, uzun dönemde hastalığın maliyetini azaltmaktadır. Diyabet yalnızca hastaları ve ailelerini değil, ayı zamanda halksağlığı sektörünü, devleti ve toplumu ekonomik olarak da etkilemektedir.
Bu yılın Dünya Diyabet Günün teması �Diyabetin Maliyetleri� dir. Hastalığın etkili bir şekilde tedavisi maliyeti ve dolayısıyla bu gruplara eklenen yükü azaltacaktır.
Saygılarımızla,
İstanbul Tabip Odası Basın Bürosu
07.11.1999- 46 özel sağlık kuruluşu ve 9 hekime ait 79 ilan örneği değerlendirilmek üzere Sanayi ve Ticaret Bakanlığı - Reklam Kurulu'na iletildi.
BASIN BÜLTENİ
Sayın Basın Mensubu,
Ülkemizde uygulanan sağlık politikaları; sağlığı esas olarak kamusal bir hizmet alanı olmaktan çıkarmış ve serbest piyasa koşullarına göre şekillenen bir hizmet sektörü noktasına getirmiştir. Bu durum; sadece kar ve daha fazla kazanç kaygısıyla yapılan tanıtım faaliyetlerinin çoğuna yansımaktadır. Bunun kötü ve acı örneklerini neredeyse hergün basın organlarında görmekteyiz. Haksız rekabet yaratan, meslektaşlarını kötüleyen, halkı yanlış yönlendiren ve yanlış bilgi veren ilanlar, açık - bazen de örtülü reklamlar, düşüncelerimizi ne yazık ki doğrular niteliktedir.
"Check - up kampanyası" , "Sünnet olan çocuğa bir futbol topu hediye" , "Doğum Kampanyası" ve yüzlerce kötü örnek gözlerimizin önündedir. Bu tür ilanlar; hekimliğin ve tıbbın ciddiyeti ile bağdaşmamakta, iyi hekimlikten ve hekimliğin yüzyıllar içinde şekillenen ilkelerinden yana olan hekimleri ve biz İstanbul Tabip Odası yöneticilerini üzmektedir. Tıpta ve sağlık hizmetlerinde esas olanın rekabet değil, dayanışma olduğunu; sağlık hizmetinin tanıtımının beyaz eşya tanıtımından keskin farklılıklar içermesi gerektiğini bir kez daha vurguluyoruz. Kaldı ki reklam olgusunun temel kavramlarından arz-talep dengesinin, sağlık hizmetlerinde sağlıklı olarak işleyeceğini varsaymanın büyük bir yanlışlık olduğunu düşünüyoruz.
Yönetim Kurulu'muz; Hekimlik Uygulamaları Büro'muzun takip ettiği tüm tanıtım ihlalleri dosyalarını; Tüketiciyi Koruma Kanunu'nun 16. Maddesine göre, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı bünyesinde kurulu bulunan Reklam Kurulu'na değerlendirilmek üzere göndermeye başlamıştır. Bu dosyalar içinde hekimlik uygulaması yapan estetisyenlerin yönettiği kuruluşların yapmış oldukları uygunsuz tanıtımlar da dahil olmak üzere, gazete ilanları, televizyon haberleri, el ilanları ve bez afişler ile yapılan kanunlara aykırı ilanlar bulunmaktadır. Televizyonlarda, gazetelerde ve haftalık ya da aylık dergilerde yayınlanan toplam 79 adet ilan, 6 Kasım 1999 tarihinde T.C. Sanayi ve Ticaret Bakanlığı Reklam Kurulu'na değerlendirilmek üzere iletilmiştir. Bu dosyalar; son bir yıl içinde; 46 özel sağlık kuruluşu ve 9 hekim tarafından verilmiş olup, 4 gazetede, 4 haftalık dergide ve bir televizyon kanalında yayınlanan ve kanunlara aykırı olan ilanları içermektedir.
Reklam Kurulu'nda kanunlara aykırılığına karar verilen ilanları verenler ve yayınlayanlara: Yerel basında yapılan tanıtım ihlalleri için: 1.6 Milyar T.L., Ulusal basında yapılan tanıtım ihlalleri için: 16 Milyar T.L. para cezası verilmektedir.
Bütün bu olumsuz koşullara rağmen, iyi hekimlikten ve hekimliğin yüzyıllar boyunca şekillenmiş olan evrensel - insancıl değerlerinden yana olan hekimlerin ve sağlık kuruluşlarının büyük çoğunlukta olduğuna inanıyoruz.
Saygılarımızla,
Dr. Rıfat Yücel İstanbul Tabip Odası Basın Sözcüsü
04.11.1999- Susurluk kazasının üzerinden tam üç yıl geçti...
BASIN AÇIKLAMASI
Susurluk kazasının üzerinden tam üç yıl geçti... Olayda tek ceza alan kişi kamyon şoförü Hasan Gökçe�
Sayın Basın Mensubu,
3 Kasım 1996 tarihinde meydana gelen Susurluk kazasının üzerinden tam üç yıl geçti. Bir milletvekili, bir polis şefi ve aranan bir suçlunun birlikte bulunduğu Mercedes'in fotoğrafı hatırlarımızda. Fotoğrafta, toplum olarak mafya - gladio - siyaset ilişkisini görmüştük. O dönemde gelişen toplumsal duyarlılığa karşın bu kirli ilişkiler yumağı unutturulmaya çalışıldı. Olayın aktörleri topluma, TBMM kürsülerinden "kahraman" olarak sunuldu. Bu "kahramanların" 1980 öncesinde Türkiye'yi istikrarsızlaştırma operasyonlarında kullanıldığı itiraf edildi. Birileri, onlarla "onur" duyduğunu utanmadan haykırdı.
Başta Meclis soruşturması olmak üzere açılan soruşturmalar ve olayın aydınlanması için yapılan girişimler engellendi. Kirli ilişkiler yumağının hepimizin çok yakından bildiği diğer aktörleri aklanmaya çalışıldı. Oysa bizler de, toplumun büyük çoğunluğu gibi; mafyalardan, çetelerden, tarikatlardan temizlenmiş, barış içinde demokratik ve bağımsız bir Türkiye'nin özlemini duyan yurttaşlar, hekimler olarak, Susurluk kazasını bir milad olarak görmüş, buna inanmak istemiştik.
Oysa kazanın dördüncü yılına girdiğimiz bu günlerde ne yazık ki, yanıldığımızı anladık. Bugün Susurluk kazası ile ortaya dökülen mafya - gladio - siyaset bağlantısı hala çözüm bekliyor. Suçlular ve işbirlikçileri aramızda. Yüksek makamları işgale devam ediyorlar. Susurluk kazasında tek ceza alan kişi kamyon şoförü Hasan Gökçe oldu. Bu tablo bile olayın korkunç boyutunu göstermeye yetiyor.
Sayın Basın Mensubu,
Ülkemizin zor ve kritik günlerden geçtiğini, bizler de, tüm yurttaşlarımız gibi görüyor, biliyor, en azından hissediyoruz. Bu düşüncelerle, 1999 Türkiyesi'nden gördüğümüz bazı fotoğrafları dikkatinize sunuyoruz: Cumhuriyet değerlerinin yılmaz savunucusu Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı öldürüldü. Susurluk kazasında tek ceza alan kişi kamyon şoförü Hasan Gökçe oldu. Bu tablo bile olayın korkunç boyutunu göstermeye yetiyor. Cumhuriyetimizin temel değerleri ve devrimler, dış ve iç destekli şeriatçı kuşatma altında. Ulus devletin yeni dünya düzeni ve küreselleşme önünde en büyük engel olduğunu düşünenler, hatta bunu açık açık söyleyenler ve onların Cumhuriyet'e numaralar takan işbirlikçileri iş başında. % 50'den fazlası faiz ödemeleri olarak yurtdışına aktarılan ve İMF'nin direktifleriyle hazırlandığı çok açık olan 2000 yılı bütçesi TBMM'nde görüşülüyor. Stand-by yakında imzalanacak. Memur maaş artışlarına yapılması düşünülen % 15'lik sadaka gibi zam. Çok büyük boyutlara ulaşan tarikat - sermaye - siyaset ilişkisi. Sevr antlaşmasının yıldönümünde Uluslararası Tahkim Antlaşmasını onaylayan vekillerimiz, bugün de Bahçelievler'de yedi TİP'li genci öldüren katillere af hazırlığı içinde. Hükümet; Sosyal güvenlik sistemimizi ve kamusal sağlık sistemimizi tamamen çökertecek "reform" hazırlıkları içinde.
Türkiye'nin önünde iki yol olduğunu düşünüyoruz: 1. Ya dışa bağımlı, bağımsızlığı ve ulusal onuru çiğnenmiş, ulus devleti parçalanmış; mafyaların, gladionun, tarikatların işbaşında olduğu karanlık bir Türkiye 2. Ya da başta sağlık ve eğitim olmak üzere her alanda halkçı - aydınlanmacı politikaların uygulandığı, İMF reçetelerinin değil, ulusal - toplumsal yararın gözetildiği ekonomi politikalarının hakim olduğu, demokratik, barış içinde, laik ve bağımsız bir Türkiye.
Ülkeyi yönetenlere bir kez daha sesleniyoruz: Sorumluluğunuz ağırdır. Sorumluluğunuzu bilin ve Türkiye'ye sahip çıkın.
Bir meslek örgütü olarak Susurluk kazasının 3. yılını bitirdiğimiz bugün taleplerimiz şunlardır: 1. Susurluk kazasıyla ortaya dökülen kirli ilişkiler yumağı çözülmeli, suçlular yargılanmalıdır. 2. Faili bulunmayan - bulunamayan tüm cinayetler aydınlatılmalı, devlet aklanmalıdır. 3. Bahçelievler katliamının suçlularını özel hükümle affeden af yasa tasarısı Meclis Komisyonlarından hemen geri çekilmeli, reddedilmelidir. 4. 1950'lerden bu yana terkedilen ve içi boşaltılan Cumhuriyet'in temel değerlerine yeniden dönülmeli, sosyal hukuk devleti ilkeleri gerçekten hayata geçirilmelidir. 5. Sağlıkta İMF ve Dünya Bankası reçeteleri yırtılıp atılmalıdır. 6. Bağımsızlığımız ve ulusal onurumuza yönelen dış müdahalelere fırsat tanınmamalıdır.
Bu olumsuz tablo içinde biz hekimler ve meslek örgütümüz, 1929'dan bu yana olduğu gibi, bundan sonra da Cumhuriyet'i, laikliği, aydınlanmayı, demokrasiyi ve bağımsızlığı savunan, kısaca Türkiye'yi savunanlarla birlikte olmaya devam edecektir.
Kamuoyuna saygı ile duyuruyoruz.
Dr. Rıfat Yücel İstanbul Tabip Odası Basın Sözcüsü
29.10.1999- Sağlık Bakanlığı şeflik sınavlarında geriye dönüş hazırlığı içinde
BASIN AÇIKLAMASI Şeflik Sınavlarında Geriye Dönüş * Yabancı Dil Sınavlarını Sağlık Bakanlığı Yapabilecek * Merkezi Bilgi sınavı kalkıyor Sağlık Bakanlığı�nın Tababet Uzmanlık Yönetmeliği�nin şef ve şef yardımcılığı sınavlarını belirleyen maddeleri ile eğitim hastanelerindeki birim ve kadrolara yeni düzenleme getiren bir değişiklik yapmaya hazırlandığı öğrenilmiştir. Sağlık Bakanlığı�nda sınırlı bir çevre içinde bilinen, diğer kuruluşların görüşlerine sunulmayan değişikliğin ana maddeleri şunlar:
Kurumlaşmada değişiklikler: 1. Eğitim hastanelerine �anabilim dalı� ve �birim� k |