|
İstanbul Üniversitesi Rektörlük Seçimlerinde Öğretim Üyelerinin Kararına Saygı (11.12.2001)
Değerli Basın Mensupları
İstanbul Üniversitesi Rektörlük Seçimleri 10 Aralık 2001 Pazartesi günü 2261 öğretim üyesinin katılımıyla gerçekleşmiştir. Öğretim üyelerinin %98'nin katılımıyla son derece coşkulu ve bir şölen havasında geçen bu seçimde İstanbul Üniersitesi demokrasiye bağlılığını bir kez daha göstermiştir. Seçime katılarak tarihi sorumluluğunu yerine getiren tüm öğretim üyelerimizi kutluyoruz.
Bu seçimden, %57 çoğunluğu oluşturan 1268 oyla Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu birinci sırada çıkmıştır. Öğretim üyeleri, halen rektörlük görevini sürdürmekte olan Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu'nun laik ve demokratik çizgideki kararlı tutumunu desteklediklerini göstermişlerdir.
Seçimden önce, İstanbul Tabip Odası olarak, bu seçimle ilgili düşüncelerimizi net bir şekilde dile getirmiş ve öğretim üyelerinin kararına saygı duyacağımızı, en fazla oyu alamayan adayların da, öğretim üyelerinin bu kararına saygı göstermelerini beklediğimizi belirtmiştik. Şimdi seçim sonuçlandı. İstanbul Tabip Odası olarak öğretim üyelerinin bu kararı doğrultusunda, Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu'nun yeni dönemde de Rektörlük atamasının yapılacağını umuyor ve diğer adayların bir beklenti içinde olmamaları yönündeki çağrımızı tekrarlıyoruz.
Bilindiği gibi 1992'den beri İstanbul Üniversitesi Rektörlük seçimlerinde hep en fazla oy alan adayın atama işlemi yapılmış ve bu üniversitemizde böyle bir gelenek yerleşmiştir. İstanbul Tabip Odası'nın bu seçime ilişkin - en çok oy alan adayın rektörlüğe atanması - yönündeki dileği öğretim üyeleri arasında ve üniversite çevrelerinde çok olumlu karşılanmıştır. İstanbul üniversitesi öğretim üyeleri Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu'nu rektör olarak görmek istediklerini büyük bir oy farkıyla ortaya koymuşlardır. Sayın Cumhurbaşkanımızın öğretim üyelerinin bu kararını destekleyeceğine inanıyoruz.
Türkiye'nin en köklü ve en saygın kurumlarından biri olan İstanbul Üniversitesi'nin, Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün yolunda yürüme kararlılığını önümüzdeki dönemde de sürdüreceğinden eminiz. İstanbul Üniversitesi'nin 75 bin öğrenci ve öğretim üyesiyle, her türlü olumsuz koşula rağmen, 550 yıllık geçmişini arkasına alarak öncü ve önder rolüne devam edeceği inancıyla saygılarımızı sunarız.
11 Aralık 2001
İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu
Sağlık hizmetlerinde ve ilaçta KDV kaldırılmalıdır. (11.11.2001)
Sayın Basın Mensubu,
Halkın alım gücünü her geçen gün biraz daha kemiren ekonomik politikalar yürürlükteyken, toplumun en temel gereksinimlerinden olan sağlık hizmetlerinde ve ilaçta; Katma Değer Vergisi (KDV) oranının % 18 olması; halkın sağlığına ve toplumun sağlık hakkına indirilen ağır bir darbedir.
Dünyada; ilaçta ve sağlık hizmetlerinden alınan KDV oranı; % 0 - 2 - 4 gibi oranlardayken ve azalma eğilimindeyken, ülkemizde % 18'lik oran "ne kadar hastalık - o kadar vergi" anlayışının tipik bir belirtisidir. Bu anlayış; aynı zamanda, sağlığı alınıp satılan bir mal olarak gören "serbest piyasacı" mantığın da bir uzantısıdır.
Sorun bir tercih sorunudur:
1. Hastalıkları azaltmak için koruyucu sağlık hizmetlerini, temel sağlık hizmetlerini geliştirecek, güçlendirecek uygulamalar ve politikalar mı? Yoksa
2. Hastalıkları ve hatta hastalıklara bağlı ölümleri bile vergi gelirlerini arttırmanın bir aracı olarak gören anlayış ve politika mı?
Üzülerek görüyoruz ki, Hükümet; beyaz eşyada ve bazı otomobillerde KDV oranını azaltırken, sağlıkta bu haksız ve mantıksız vergilendirmeyi sürdürmektedir.
Bizce; sağlık hizmetlerinde ve ilaçta % 18'lik KDV; "ne kadar hastalık - o kadar vergi" anlayışının bir ifadesidir. Halkın alım gücünün düştüğü, toplumun büyük kısmının yoksulluk sınırının altına itildiği bir ortamda sağlık hizmetleri ve ilaçtaki yüksek KDV oranı ile topluma adeta "vergin yoksa öl" denmektedir.
Hükümeti ve Maliye Bakanlığı'nı Anayasa'nın sosyal devlet ilkelerine uygun davranmaya, sağlıkta KDV oranını sıfıra indirmeye davet ediyoruz.
11 Kasım 2001
Saygılarımızla,
Dr. Rıfat Yücel Genel Sekreter Yönetim Kurulu Adına
Hekimler de borç içinde (26.9.2001)
Sayın Basın Mensubu,
Sürmekte olan ekonomik krizin hekimler üzerindeki etkilerini araştırmak amacıyla bir anket (*) yaptık. Anketi; değişik sağlık kuruluşlarında çalışan pratisyen, asistan, uzman ve akademisyen; toplam 507 hekim yanıtladı. Anketi yanıtlayan hekimlerin % 57'si 10 yıldan az bir süredir hekimlik yapıyor. % 10'u ise meslekte 20 yılını aşmış. Anketin sonuçlarını aşağıda bilgilerinize sunuyoruz.
Ankete katılan hekimlerin; % 63'ü borç parayla idare ediyor. Borçluların çoğu kredi kartı yoluyla borçlanmış % 85'i son krizden bu yana tasarruf yapamıyor % 8.7'si aileden destek almaya başlamış % 6.2'si Şubat krizinden sonra borçlanmak zorunda kalmış % 5,2'si son altı ayda yeni iş bularak geçim düzeyini korumaya çalışıyor % 85.2'si gelir ve geçinme düzeyi konusunda ekonomik geleceğinden kaygılı % 43'ü başka bir ülkede yaşamayı aklından geçirmiyor % 29'u araba sahibi değil. Arabası olmayanların büyük kısmı 0 - 5 yıllık hekimler % 66.7'si tatil ve gezi harcamalarını kısmış % 63.9'u dışarıda yemek yemekten vazgeçmiş % 56.4'ü giyim harcamalarında kesintiye gitmiş Çocukların öğrenimleri en az kısıntı yapılan gider kalemi (% 2.2) % 37'si krizin daha da derinleşeceğini düşünüyor % 39.6'sı geleceği göremiyor % 5.9'u ekonomik krizin bir süre sonra etkisinin azalacağını veya geçeceğini düşünüyor % 16'sı başka bir ülkeye gitmeyi planlıyor
Sayın Basın Mensubu, Kasım ve Şubat krizleri ile kronikleşen kriz; toplumun çok büyük kısmını % 110'dan fazla fakirleştirdi. Bu koşullarda; ekonomimizi felce uğratan ekonomi politikalarında ısrar ve taraf olursak; felakete sürükleneceğimiz savaşın hazırlıkları tüm hızıyla sürüyor. Yoksulluk sınırının 850 milyon TL olduğu düşünülürse geniş toplum kesimleri gibi hekimler için de bıçak kemiği parçalamıştır (Kamuda 10 yıllık bir uzman hekimin maaşı 560 milyon TL'dır). Bu durum hekimlerin emeğini ve toplumun sağlık hakkını gasp niteliğini almıştır. Özel sağlık sektöründe çalışan hekimler de işsizlik tehdidi altında, düşük ücret ve sıfır zamla çalışıyor.
Karşımızda hekim emeğine ve toplum sağlığına duyarlı, her alanda ulusal tam bağımsızlık ilkesini kendine rehber edinen bir Hükümet ve Sağlık Bakanı görmek istiyoruz.
TALEPLERİMİZ: 1. Hekim ücretlerinde gecikmeksizin genel bütçeden ciddi bir artış sağlanmalı ve döner sermaye - zorunlu bağış gibi yöntemlerle sağlıkta halkın cebine uzatılan el çekilmelidir. 2. En temel ihtiyaçların karşılanmasında bile büyük zorluklar yaşayan kamu sağlık kuruluşları için ek bütçe hazırlanmalı, sağlıkta tasarruf tedbirleri yürürlükten kaldırılmalıdır. 3. Sağlığı "lüks tüketim" olarak gören anlayış terkedilmeli, sağlıkta KDV kaldırılmalı, serbest çalışan hekimi "tüccar" kabul edip peşin vergi alan vergi düzenlemeleri değiştirilmelidir.
Saygılarımızla,
Dr. Rıfat Yücel İstanbul Tabip Odası Genel Sekreteri
(*)anket
Dr. Cengiz Çetin Tez Yarışması'nı Kazananlar Belli Oldu (26.7.2001) Dr.Cengiz Çetin'i Anıyoruz 27 Temmuz 1998 tarihinde; vurgun yemiş iki dalgıç hastanın İstanbul Tıp Fakültesi Deniz ve Sualtı Hekimliği Anabilim Dalı'nda tedavisi sırasında meydana gelen feci kaza sırasında yitirdiğimiz Asistan Dr. Cengiz Çetin'i ölümünün üçüncü yılında saygıyla anıyoruz. Dr. Çetin'i görev şehidi sayıyor, yakınlarının ve dostlarının acılarını paylaşmayı sürdürüyoruz. Dr. Cengiz Çetin'in anısını yaşatmak için bu yıl üçüncüsü düzenlenen "Asistan Tez Yarışması"nın sonuçlarını kamuoyunun bilgisine sunuyoruz: Uzmanlık eğitimini desteklemek, nitelikli tez çalışmalarını teşvik etmek amacıyla başlatılan yarışmaya bu yıl; 10 sağlık kurumunun 14 Anabilim Dalı ve Kliniğinden 20 uzmanlık tezi katılmıştır. Prof. Dr. Burhan Ferhanoğlu, Prof. Dr. Akif İnanıcı, Prof. Dr. Şamil Aktaş, Prof. Dr. Lütfü Telci, Prof. Dr. Asım Kaytaz, Doç. Dr. Güliz Özgen Üçok, Doç. Dr. Murat Hancı, Doç. Dr. Yeşim Erbil, Doç. Dr. Önder Peker�den oluşan jüri; Birincilik ödülüne "Deneysel kompartman sendromunda cerrahi demokpresyon ile kombine edilen hiberbarik oksijen tedavisinin etkinliği " başlıklı teziyle İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Deniz ve Sualtı Hekimliği Anabilim Dalı�ndan Dr. FİGEN AYDIN, İkincilik ödülüne "Koyunlarda ön çapraz bağ rekonstrüksiyonlarında kemik patellar tendon kemik, semitendinöz ve aşil tendonu kullanılarak yapılan deneysel çalışmanın biyomekanik sonuçları" başlıklı teziyle Şişli Etfal Hastanesi Ortopedi Kliniği'nden Dr. MUSTAFA TEKKEŞİN, Üçüncülük ödülüne "Tavşanda oluşturulan sirküler üretral dejektin otolog tübülarize tensor fasya lata grefti ile onarımı (deneysel çalışma)� başlıklı teziyle, Şişli Etfal Hastanesi Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi Kliniği'nden Dr. RIZA ÇAĞRI SADE değer görülmüş, Ödüller, eğitim yılı başında yapılacak törenle sahiplerine verilecektir. Kazanın üçüncü yılında hiperbarik oksijen tedavisi yapılan merkezlerle ilgili standartları belirleyen bir çalışmanın hala yapılamamış olduğunu, bu nedenle özel sektörde birçok merkezin denetimsiz ve ruhsatsız çalıştıklarını, hastaların kamu sağlık kuruluşlarından ruhsatsız merkezlere sevk edildiğini, İstanbul Tıp Fakültesi'ndeki merkezin kaza nedeniyle çalışamaz hale gelmesi sonucu, hastaların çoğu zaman yaşam ve organ kurtarıcı olan hiperbarik oksijen tedavisinden yararlanamadıklarını, Bu kazada en acı şekilde örneği görülen, hekimlerin ve sağlık çalışanlarının karşılaştığı mesleki risklere karşı etkili önlemler ve eğitim konusunda yeterli ders çıkarılamadığını ilgililere ve kamuoyuna hatırlatıyoruz. Önlemler; Hiperbarik oksijen tedavisi yapılacak merkezlerin donanımları ve görev yapacak kişilerin özellikleri konusunda standartlar getiren bir yönetmeliğin hızla yürürlüğe konulmasını, Hastaların gereksinim duyduklarında hizmet alabilecekleri hiperbarik tedavi merkezlerinin sayılarının çoğaltılması için kamu sağlık kuruluşlarına yatırım yapılmasını, Sağlık çalışanlarının karşılaştığı mesleki risklere karşı önlem alınarak tazminat verilmesini gerekli görüyoruz. Saygılarımızla. 26.07 2001 İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu
İTİRAZ EDİYORUZ. BU KARA TABLO KADER DEĞİLDİR. ÜLKEMİZE, TOPLUM SAĞLIĞINA, GELECEĞİMİZE SAHİP ÇIKIYORUZ. (27.6.2001)
SAĞLIKTA GERÇEKTEN ULUSAL PROGRAM
Ülkemiz; birçok yaşamsal alanda olduğu gibi sağlık alanında da hedefsiz, programsız, plansızdır. Hükümetler, kendi programlarını zaten ciddiye almayıp bir kenara bıraktılar. Avrupa Birliği�nin verdiği ev ödevlerine göre hazırladıkları sözde �Ulusal Program�ı ve IMF'ye sık aralıklarla verdikleri �iyi niyet mektuplarını� kendi programlarının yerine koydular.
Hükümet topluma derhal açıklama yapmalıdır: Ulusal Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet devrimi ilkeleriyle şekillenen ulusal tam bağımsızlık ilkesinin yerini IMF ve Dünya Bankası�na �tam� teslimiyet mi almıştır?
Bir buçuk yıldır IMF uzmanlarının kontrol ve denetiminde uygulanan ekonomik program iflas ettikten sonra, hükümet çare olarak ülke ekonomisini �bir gün bile kamu ve devlet adına çalışmamış� bir Dünya Bankası görevlisine teslim etti. Adeta "ciğer kediye teslim edildi".
Sayın Basın Mensubu, Süregelen krizin sağlık alanında da önemli etkileri olması kaçınılmazdır. Özel muayene, özellikle ilaç ve tetkik ücretleri dar ve orta gelirli kesimler için katlanılabilir olmaktan çıkmaktadır. Şimdiden kamuya talep artmıştır. Artık orta gelir grubunda olan mühendisler, avukatlar SSK hastanelerinden yararlanmaya başlamıştır.
İlaçta Patent yasası ve uygulanan ekonomi politikaları sonucunda ilaç ve tıbbi teknolojide dışa bağımlılık tavana vurmuştur. 1990'da sağlığa harcanan paranın % 7'si ilaç ve tıbbi teknolojiye giderken bugün bu oran % 30'un üzerindedir.
Ulusal nitelikleri gözönüne alındığında küçük ve orta ölçekli özel sağlık kuruluşları da krizden etkilenmektedir.
Özel sağlık sektöründe istihdam daralması kaçınılmaz görünmektedir. Son aylarda ücret ödemelerinde zaten yaşanan sorunlar; haberli - habersiz işten çıkarmalar, tazminat ödenmemesi, ücretlerde sınırlamalar, �sıfır zam� teklifleri ile yaygınlaşmaktadır.
Bütün bu gelişmeler kamu sağlık hizmetlerine talebi artırmaktadır. Ancak kamu sağlık kuruluşları, kriz politikalarına hazırlıklı değildir. Kendi kaynaklarıyla günlük harcamalarını yapmaya alışan Sağlık Bakanlığı�na bağlı devlet hastaneleri, artan talebe rağmen yeterli girdi sağlayamadıklarından ödeme dengelerinde sorun yaşamaktadırlar.
Daha önemlisi, hizmet talebindeki artış, sağlık hizmeti sunumu organizasyonunda var olan kronik sorunları derinleştirmektedir. Kamu hastanelerinin tetkik ve teknolojik kapasitesinin sınırlı olması, en temel ilaç ve tıbbi malzeme stoklarının olmayışı, altyapıdaki yetersizlikler kriz döneminde daha da büyük sorunlar yaratacaktır.
Acil sağlık hizmetlerinde ve yoğun bakım birimlerinde yaşanan sorunlar artmaktadır. Yurttaşların acil durumlarda özel kuruluşlarını giderek daha az tercih edeceğini kabul edebiliriz. Çok küçük bir azınlık son derece pahalı olan yoğun bakım giderlerini karşılayabilirken geniş bir kesim acil sağlık hizmeti gereken bir durumda ölüme terk edilecektir.
Sağlık çalışanlarının mali ve mesleki hoşnutsuzlukları, beklenen çalışma veriminin sağlanamaması ve talebin karşılanamamasında en önemli etkendir.
Halkın alım gücünün ve genel yaşam düzeyinin düşmesi, sağlıklı barınma, ısınma, sağlıklı su kaynağı temin edebilme, sağlıklı beslenme olanaklarına olumsuz etki yaparak halk sağlığına darbe vuracaktır. Bu durum, dar gelirli kesimlerin sağlığına daha şiddetli zarar vermektedir. Barınma, beslenme, içme suyu, ısınma, ulaşım gibi temel sorunları çözememiş ülkelerin toplumun sağlık sorunlarını çözme şansı bulunmamaktadır.
Ulusal sağlık programı için temel ilkeler şunlardır: 1. Ulusal hedefler için ulusal seferberlik, özveride eşitlik 2. Düşük gelirli kesimlere, çocuklar, yaşlılar, doğurganlık dönemindeki kadınlara özel ve öncelikli sağlık koruması 3. Kamusal projelerin temel alınması 4. Koruyucu sağlık hizmetlerine öncelik 5. Basamaklandırılmış - sevk zincirli - kamusal sağlık hizmeti 6. Temel ilaçlar, tıbbi teknoloji ve aşıda ulusal politikalar, ulusal sanayi - yerli üretim 7. Kurumlar arası işbirliği 8. Sağlık meslek grupları arasında işbirliği 9. Herkese sağlık güvencesi 10. Kamu sağlık sigorta sistemlerinin eşgüdümü, etkinleştirilmesi 11. Emekli Sandığı ve Bağkur'da da "Ucuz-eşdeğer ilaç uygulaması" 12. Halkın sağlık eğitimi ve sağlık hizmetlerine katılımı 13. Yönetimde demokrasi, çalışanların yönetimde temsil edilmesi 14. Kaynak kullanımında şeffaflık, sağlıkta yolsuzluklarla mücadele 15. Çalışanların emeklerinin karşılığını alması, eşit işe eşit ücret
Türkiye, sağlıkta ulusal bir programın ayrıntılarını hızla oluşturup yürütecek insan gücü birikimine ve deneyime sahiptir. Her alanda olduğu gibi sağlıkta da çözüm, ulusun azim ve iradesinde aranmalıdır.
Cumhuriyet tarihimiz bu konuda örneklerle doludur: Hekimler de; tüm meslek grupları gibi bağımsızlık mücadelesi tarihimizden hep yüz akı ile çıkmışlardır: Abdülhamit'in baskılarına karşı direndikleri için Sarayburnu'ndan ayaklarına taş bağlanarak denize atılan, 1915 yılında 18 Mayıs'ı 19'a bağlayan gecede Çanakkale'de bir sınıf olarak şehit olan, İstanbul işgal altındayken 14 Mart'ı fırsat bilip bağımsızlık yolunda örgütlenen tıbbiyelilerin, Sivas Kongresi'ne tıbbiyelileri temsilen katılan Tıbbiyeli Hikmet'in, Bandırma vapurunda M.Kemal Atatürk'ün silah arkadaşı olarak bulunan Dr. Refik Saydam'ın, kalpaksız Kuva-i Milliyeci Dr. Nusret Fişek'in, Dr. Nevzat Eren'lerin anıları ve bize bıraktıkları onurlu miras yolumuzu aydınlatmaya devam edecektir.
Sağlıkta ulusal program önerimizi kamuoyunun dikkat ve ilgilerine saygılarımızla sunuyoruz.
Dr. Rıfat Yücel Genel Sekreter Yönetim Kurulu Adına
İstanbul�da yoğun bakım yatakları; hem sayı hem de nitelik olarak ihtiyacın çok altındadır. (25.6.2001)
Kim olursa olsun; yoğun tıbbi bakım ihtiyacı duyan bir kişi ve yakınları büyük sıkıntılar çekmektedir. Bu durum; hekimlerin değil sağlık sisteminin ayıbıdır.
Zaman zaman hekimlere ve sağlık kurumlarına yönelik hiçbir bilimsel temeli olmayan iddia ve yorumlar ya da hekim hatası iddiaları ile ilgili özensiz, tek taraflı, adeta "yargısız infaz" türünden sansasyonel amaçlı yayınlar tepkimizi çekiyor. Bu tip haberlerle zaten çok zor şartlar altında çalışan sağlık çalışanlarının motivasyonları daha da zedeleniyor.
Böyle yayınlara bir örnek de; 20 Haziran 2001 tarihli Milliyet Gazetesi'nde yayınlanmıştır. "Sizin kalbiniz yok mu?" başlıklı haberde Kızılay - Altıntepe Tıp Merkezi'nde kalp krizi geçiren bir hastanın sırasıyla Siyami Ersek Kalp ve Damar Cerrahi Merkezi'ne, Haydarpaşa Numune Hastanesi'ne ve Koşuyolu Kalp ve Damar Cerrahi Merkezi'ne götürüldüğü, ancak hiçbir hastanenin hastayı kabul etmediği anlatılmaktadır.
Neresinden bakarsanız bakın haberde tek bir yalın gerçek var: Aliye Düzel isimli hastanın kalp krizi geçirmesi ve İstanbul'un Anadolu yakasındaki üç büyük hastanede yer yokluğu nedeniyle tedavisinin başlanamaması.
Sayın Basın Mensubu; Basının en önemli görevinin; sorunları en yalın şekilde ortaya çıkarmak ve böylelikle çözüme katkı sağlamak olduğuna inanıyoruz.
Haberde; 1. Haberde; açıktan suçlanan sağlık kurumlarının yöneticilerinin veya meslek örgütünün değil de sadece Kızılay - Altıntepe Tıp Merkezi Müdürü olduğu belirtilen şahsın "sansasyonel" değerlendirmesinin alınarak yayınlanması sanırız basın meslek ilkeleriyle de bağdaşmamaktadır. 2. Adı geçen kişinin "Bizim nezaretimizde hasta üç devlet hastanesine götürülmüş. Hiçbiri kabul etmemiş. Hipokrat yeminlerini cüzdanlarında unutmuşlar" ifadesi tam ve doğru olarak yayınlaşmışsa; adı geçen kişi; tüm hekimleri ve tüm sağlık kuruluşlarını zan altında bırakmıştır. Hiç kimse kendinde bu cüreti bulma; genelleyerek bir meslek grubunu suçlama ve çamur atma hakkına sahip olamamalıdır. 3. Haberde; İstanbul'da bulunan yoğun bakım ve kardiyolojik tedavilerin yapılabileceği hastane yatak sayısı üzerine bir değerlendirme bulunmamaktadır. Bunun yerine her zaman olduğu gibi yine kolay yol seçilerek hekimler "kalpsiz" olarak suçlanmaktadır. 4. Hekimler ve meslek örgütleri; Türkiye'de parası olmayanların da yararlanabileceği kamusal nitelikte acil sağlık sistemi ihtiyacının bulunduğunu, kamu sağlık merkezlerindeki yoğun bakım yataklarının sayı ve nitelik olarak yetersiz olduğunu her fırsatta söylemektedirler. Buna rağmen hekimlerin suçlanması anlaşılmazdır. 5. Hekimleri ve hekimlik mesleğini rencide eden ifadelerle dolu olan haberler; hekimleri ve sağlık çalışanlarını rencide etmekle ve motivasyonlarını zedelemekle kalmamakta, aynı zamanda toplumu yanlış bilgilendirmekte, sağlık kurumları, hekimler ve tüm sağlık çalışanlarını sistemin suçlusu olarak kamuoyuna tanıtmaktadır. Bunun sonucunda sağlık hizmetlerinden yeterince yararlanamayan geniş toplum kesimleriyle hekimler ve sağlık çalışanları karşı karşıya gelmekte, sağlıkçılara saldırılar artmakta, gerçek suçlu ve sorumlular ise aradan sıyrılmaktadır. 6. Habere konu olan olay ciddidir. 2001 yılında kalp krizi geçiren bir yurttaşımıza üç hastanede de yer bulunup tedavisi başlanamıyorsa; bu durum sağlık sistemimiz adına utanç vericidir. Ancak haberde; olay soruşturulmadan, hekimler ve sağlık kuruluşları, peşinen suçlu ilan edilerek "kalpsizler" damgasını yemişlerdir. 7. Burada benzer iddialarda olduğu gibi; İstanbul Tabip Odası'na düşen görev; olayı incelemek ve herhangi bir hekimlik hatası olup olmadığını araştırmaktır. Benzer olaylar karşısında; bizce; basın kuruluşlarına düşen görev de; olayı tüm çıplaklığıyla topluma aktarmak ve haber atlama kaygısını bir yana bırakıp iddiaların araştırılması için ilgili kuruluşlara zaman ve izin vermektir. 8. Kızılay - Altıntepe Tıp Merkezi Müdürü olduğu belirtilen şahıs ise - demeci doğru ve tam yayınlandıysa - tüm hekimleri ve tüm sağlık kuruluşlarını rencide eden demecinin hesabını bağımsız mahkemelerde verecektir.
Saygılarımızla,
Dr. Rıfat Yücel Genel Sekreter Yönetim Kurulu Adına
Tütün Yasası Toplum Sağlığına ve Ulusal Çıkarlarımıza İhanettir. (14.6.2001)
IMF kredilerine koşul olarak ülkemize dayatılan 15 yasadan biri olan Tütün Yasası ve bununla ilgili tartışmaların doğrudan ulusal bağımsızlık tartışması olduğunu düşünüyoruz. Yasanın çıkarılma aşamasında iki yabancı ticari firmanın kazançlarının ana kaygı noktası olmasını ve sigaranın diğer ticari ürünler gibi değerlendirilmesini esef verici buluyoruz.
Hükümet topluma derhal açıklama yapmalıdır: Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet ilkeleriyle şekillenen ulusal tam bağımsızlık ilkesinin yerini İMF ve Dünya Bankası�na �tam� teslimiyet mi almıştır?
Tütün Yasası ile ülkemiz yabancı sigara tekellerinin açık pazarı olduğunda ve tütün üreticisi açlığa mahkum olduğunda bunun hesabını kimler verecektir?
Sigaraya bağlı hastalıklar için sağlık giderimizin yılda bir milyar dolar olduğu düşünülürse; yabancı sigara firmaları aracılığıyla ülkemizde gençlerin de özendirilmesiyle artacak sigara kullanımı sonucunda ortaya çıkacak kanser ve kalp hastalıklarının ve sağlık giderlerimizin faturasının kabarmasının hesabını kimler verecektir?
Sayın Basın Mensubu, Sigara, üreticinin önerdiği gibi kullanıldığında tüketicisinin yarısını öldürdüğü ve bağımlılık yapıcı olduğu halde legal olarak satılan tek maddedir. Türkiye'de yılda; 70.000 kişi sigaradan ölmekte, 50.000 kişi sigaraya bağlı akciğer kanserine yakalanmaktadır. Sigaranın açtığı 24 ayrı sağlık sorununun tedavisine Türkiye yılda bir milyar dolar harcamaktadır.
Sigara toplumun yatırım yaptığı kişileri verimli çağında öldürerek ülke ekonomisine zarar verir. Sağlık ekonomisi uzmanları iyi bilirler ki; ülkelerin ekonomik sorunlarını çözmek için sigara tüketimini azaltmak gereklidir. Halbuki, Tütün Yasası Taslağı; tütün tüketimini ve yabancı sigara firmalarının Türkiye pazarındaki ticaret özgürlüklerini arttırmaktadır. Ticareti arttırılması beklenen madde öldürücü ve hastalık yapıcıdır. Kaldı ki, bilimsel kaynaklarda birçok kez gösterildiği gibi pekçok yabancı markalı sigara; nikotin bağımlılığını ve kanserojen etkiyi arttırıcı kimyasal maddeler içeren mühendislik ürünleridir.
IMF ve Dünya Bankası yetkilileri tarafından acilen çıkarılması istenen ve kredi şartı olarak dayatılan Tütün Yasası; bilinen bütün sağlık ekonomisi kurallarına ve işin ilginci dayatmayı yapan kurumlardan biri olan Dünya Bankası raporlarına da ters düşmektedir.
Tütün Yasası'nın böylesine acil bir şekilde; tartışılmadan, ilgili kurumların görüşlerine tamamen ters bir şekilde gündeme getirilmesini anlamakta zorluk çekiyoruz. Aklımıza ilk gelen; ülkemizin içinde bulunduğu zor koşullardan, uluslararası tekellerin lehine ortam yaratmak için oynanan oyunlardır. IMF ve Dünya Bankası'nın bu dayatması ülke çıkarlarına aykırıdır. Bu açık bir şantajdır.
Tekel�in yeniden yapılandırılacağı sözünü doğrudan Tekel�in özelleştirmesi olarak algılıyoruz. 135 yıllık geçmişi olan, ulusal ekonomimizin ve tarımımızın temel direklerinden olan Tekel�in özelleştirilerek peşkeş çekilmesine karşı çıkmayı sürdüreceğiz.
İstanbul Tabip Odası olarak; Tütün Kanunu�nun herhangi ticari maddeyi değil bir öldürücüyü, üstelik doğrudan IMF � Dünya Bankası dayatması olarak ele aldığını hatırlatarak; Hükümeti, TBMM�de �Egemenlik kayıtsız Şartsız Milletindir� yazısı altında çalışmalarını yürüten Sayın Milletvekillerini ve kamuoyunu uyarıyoruz.
Toplum sağlığına ve ulusal çıkarlarımıza ihanet olan Tütün Yasası taslağı derhal geri çekilmelidir.
14 Haziran 2001
Saygılarımızla,
Dr. Rıfat Yücel Genel Sekreter Yönetim Kurulu Adına
Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi yargılanıyor. (24.5.2001)
Sayın Basın Mensubu,
Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi üyeleri ve Bursa Tabip Odası üyesi dört hekimin; faaliyet dışı alanlarda çalışma ve yetkili mercinin emrine uymadıkları iddiasıyla yargılanmalarını İstanbul Tabip Odası olarak; hekimlik mesleğinin yıllar içinde şekillenmiş evrensel ilkelerine bir müdahale olarak görüyor ve üzüntüyle karşılıyoruz.
Eğer varsa �faaliyet dışı alanda çalışma� iddiasının tartışılıp sonuca bağlanacağı yer başta Genel Kurul olmak üzere Türk Tabipleri Birliği�nin yetkili organlarıdır.
Ayrıca hekimliğin emirle değil, kendine has evrensel ilkeler ışığında yürütülen bir meslek olduğunu kamuoyuna hatırlatmayı zorunlu bir görev olarak görmekteyiz.
İnsan bedenine yönelen her türlü eylemi reddeden bir mesleğin temsilcileri olarak Adalet Bakanlığı ve ilgili Başsavcılıkların talep ve izinleriyle yürüttüğümüz muayene ve gözlem sonuçlarını kamuoyu ile paylaştık.
Tüm bu iyi niyetli, hekimliğin temel ilkeleri ve mesleğin gereklerine uygun yürütülen uğraşlar sonucunda gelen yargılamalar; görevini layıkıyla yapan hekimler üzerinde ek baskılar oluşturmaktadır.
Durumu kamuoyunu saygıyla duyuruyoruz.
24 Mayıs 2001
Saygılarımızla,
İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu
Bazı Özel Sağlık Sigorta Şirketlerinden Hekimlere Çirkin Tavır (12.05.2001)
Hekimler potansiyel sahtekar olarak görülüyor !!!
Sayın Basın Mensubu, Bazı sigorta şirketlerinin, özel hastanelere bir yazı göndererek tüm cerrahi branşlarda yapılmakta olan endoskopik ameliyatların görüntülerinin video kaydının gönderilmesini, aksi takdirde ödeme yapılmayacağını bildirdikleri, hastane yönetimlerinin de hekimlere duyuruda bulundukları tespit edilmiştir. Böyle bir uygulamayı, hekimleri sahtekarlık ve yalancılıkla itham etmekle eş anlamlı olduğu için şiddetle kınıyoruz. Bu işlem; etik ilkelerle çatışmaktadır. Hastanın özerkliğini kısıtlama ve hekimi potansiyel sahtekar olarak görme hakkına hiçbir sigorta şirketi sahip değildir.
Girişim; hasta sırrı, hasta gizliliği ve mahremiyetine de tamamen aykırıdır. Kaydedilen görüntülerin güvenliği; korunması, başkalarına verilmesi veya kötüye kullanımı gibi pek çok konuda önemli sakınca ve tehlikeler içermektedir. Böyle bir durumda; hastane yönetimi, hekim ve sigorta şirketinin suçu birbirlerinin üzerine atma olasılığı bulunmaktadır. Para için her yolun mübah olduğu vahşi kapitalist ülkelerde; bu konuda yaşanmış pek çok olay sinemalara kadar yansımıştır.
Ayrıca video kaydı esnasında teknik nedenlerle oluşabilecek arızalar; ameliyat süresini uzatacak, ameliyat ekibinin dikkatini dağıtacak ve bu nedenle hastanın hayatını riske sokarak zarar verecektir. Kayıt sisteminde arıza halinde ameliyat yeni baştan mı yapılacaktır? (!) Yoksa cerrah ve masada yatan hasta kayıt sisteminin onarılmasını mı bekleyecektir? (!)
Tüm bu nedenlerle, doğrudan sorumlu durumdaki hekimler ve hastane yöneticileri iyi hekimliğin gerektirdiği tutumu almalı, vahim sonuçlara yol açabilecek bu tür uygulamalara asla izin vermemelidir.
Odamız Yönetim Kurulu; ise yaptığı değerlendirmede aşağıdaki kararları alarak tüm özel sağlık kuruluşlarına yazılı olarak iletmiştir: 1. Tıp etiği açısından video kayıt sisteminin onaylanması mümkün değildir. 2. Yasal olarak hiçbir dayanağı olmadığı, hatta tam aksine böyle bir uygulamanın yapılmasını engelleyen müeyyideler bulunduğu halde sigorta şirketlerinin bu uygulamayı başlatmaya çalışması kabul edilemez. 3. Yönetim Kurulu�muz; bu uygulamaya katıldığı tespit edilen hekimler hakkında soruşturma başlatacaktır. Cerrahlar hakkında hastane yönetimlerinin yaptırımları olursa Yönetim Kurulu hukuki destek verecektir. 4. Tüm uyarılarımıza karşın; böyle bir uygulamaya giderlerse; özel sağlık sigorta şirketleri hakkında sağlığa olumsuz katkılarda bulunmalarından dolayı hukuk mücadelesi başlatılacaktır.
Durumu bilgilerinize sunar çalışmalarınızda başarılar dileriz.
Saygılarımızla,
Dr. Rıfat Yücel Genel Sekreter Yönetim Kurulu Adına
SAĞLIKTA REKLAM OLMAZ... (30.04.2001)
Radikal Gazetesi�nin 29.04.2001 tarihli sayısında başlayan ve bir süre daha devam edeceği anlaşılan, İbrahim GÜNEL imzalı �Türkiye�nin En İyi Doktorları ve Hastaneleri� başlıklı bir yazı dizisi yayınlanmaktadır. Giriş bölümünden, isimleri saklı tutulan (!) doktorlar arasında yapılan bir anketin sonuçlarına göre yapıldığı anlaşılan haberde, Türkiye�nin branşlara göre en iyi ilk beş hastanesinin ve en iyi ilk beş uzman doktorun adları açıklanmaktadır.
Sayın Basın Mensubu, Bilindiği gibi, Odamızın uyulması ve yürütülmesinden sorumlu olduğu mevzuat, hekimler arasında rekabet yapılmasına izin vermemektedir. Bu doğrultudaki Tıbbi Deontoloji Tüzüğü�nün 8 ve 9. maddeleri ile 1219 sayılı Yasa�nın 24. maddesi; sağlığı ticari bir hizmet olmaktan çıkararak, reklam ve ilan gibi her türlü rekabet unsurunu yasaklamıştır. Bu yasaların önemi; sağlık sektöründe haksız rekabetin arttığı günümüz koşullarında çok daha iyi anlaşılmaktadır.
Öte yandan, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı Tüketicinin ve Rekabetin Korunması Genel Müdürlüğü bünyesinde oluşturulan Reklam Kurulu; 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun�a dayanarak bu tür olaylarda oldukça yüksek miktarlarda maddi cezalar verebilmektedir. Karar verilirken ilgili reklama ilişkin diğer yasa hükümleri de dikkate alınmaktadır.
Yazıların içeriğinden, adları en iyiler arasında yayınlanan hekimlerin çoğunluğu da Odamıza başvurarak rahatsızlıklarını iletmişlerdir.
Yazılar; sanki bir reklam ajansından çıkmışcasına sağlık ortamında yeni bir haksız rekabet unsuru getirmektedir.
Her branşta en iyi beş hekim ve en iyi beş hastanenin seçim kriterlerini merak ediyoruz. Juride bulunan hekimlerin isimleri hemen yayınlanmalıdır. Eğer juriler sanal değilse... Listedeki hekimler ve hastaneler; - En başarılı ameliyat yapanlar mıdır? - En az hekim hatası yaratanlar mıdır? - En çok kazanan hekimler ve hastaneler midir? - En çok vergi ödeyen hekimler midir? - En çok bilimsel yayın yapan hekimler ve hastaneler midir?
Şüphesiz bu soruları çoğaltmak olası. Ama kesin olan bir konu var ki; o da tıpta en iyi, en kesin, en doğru, en yanlış tanımlamalarına yer olmadığıdır. Ayrıca; eğer varlığını bildirdikleri juri üyeleri açıklanmazsa; yazı dizisini hazırlayan İbrahim Günel�in seçim kriterlerinin ne olduğunu açıklama sorumluluğu ve yanlış yönlendirme durumunda hastaların karşılaşacakları zararları peşinen üstlenme sorumluluğu doğmaktadır.
Mesleki uygulamalarımızı belirleyen Etik değerlere gösterdiğimiz duyarlılığı diğer meslek disiplinlerinden de bekliyoruz. Bu yazıları en basit deyimle hekimlik etiğine basından gelen bir saldırı örneği olarak değerlendiriyoruz. Bu tip girişimlerde bulunurken Tabip Odası'ndan bir görüş almanın, çağımızın gereği olan multidisipliner yaklaşımlardan biri olduğunu hatırlatmak istiyoruz. Sonuç olarak hekimler arasında haksız rekabete meydan veren bu yazıları doğru bulmuyor, medyanın sağlığın metalaştırılması çabalarına bilinçli ya da bilinçsizce katkıda bulunmasından kaygılanıyoruz. Bilgilerinizi rica eder, çalışmalarınızda başarılar dileriz. Saygılarımızla,
Dr. Rıfat Yücel Genel Sekreter Yönetim Kurulu Adına
Sürmekte olan açlık grevi ve ölüm oruçlarında 180'li günler aşıldı. Bu süreçte 17 insan hayatını yitirdi. (25.04.2001)
Cengiz Soydaş, Bülent Çoban, Adil Kaplan, Fatma Ersoy, Nergiz Gülmez, Tuncay Günel, Celal Alpay, Abdullah Bozdağ, Erol Evcil, Murat Çoban, Sedat Gürsel Akmaz, Ender Can Yıldız, Sibel Sürücü, Hatice Yürekli adlı tutuklu ve hükümlülerin yanısıra ölüm orucunda bulunanlara dışarıdan destek amacıyla ölüm orucunu sürdüren Gülsüman Dönmez, Canan Kulaksız ve Şenay Hanoğlu yaşamlarını yitirdiler.
Sayın Basın Mensupları, 5 Ağustos 2000 tarihinde bu salonda F tipi cezaevlerinin insan sağlığı üzerine etkileri konulu bir basın toplantısında sizlere seslenmiştik. Elinizdeki dosyada o tarihten bu yana tüm basın açıklamalarımızı sizlere takdim ediyoruz. Açlık grevlerinin başlangıcından bu yana; hekim olarak ölümler olmaması için, bir aydın olarak da böyle bir insanlık dramını yaşamamak ve çocuklarımızdan utanmamak için uğraş verdik.
Ancak bizler; harcadığımız onca emeğe karşın ne yazık ki bunu başaramadık.
Duyarsızlık ve sağduyudan yoksun yaklaşımlar bugünleri beraberinde getirdi. Bugün; hekimler de tutuklu yakınları ve duyarlı toplum kesimleri gibi büyük acı çekmektedirler.
Sayın Basın Mensupları, Türkiye'ye yakışmayan bu insanlık dramının son bulması için; Adalet Bakanlığı'nın ve ilgili Başsavcılıkların talep ve izinleriyle tıbbi gözlem heyetleri oluşturarak cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlülerin tıbbi gözlemlerini ve muayenelerini yürüttük. "80. gün doldu, niye bunlar ölmüyorlar" sorusu bu dönemde karşılaştığımız en acı soru oldu. Basında da yer alan bu yorum karşılığında tutuklu ve hükümlüler hayati öneme sahip B1 vitaminini de kestiler ve durumları daha da kritikleşti. Hayatta kalsalar bile sakat kalma olasılıkları arttı. Şu anda sizlerden beklediğimiz en kritik yardım; sağlık durumları kritikleşen tutuklu ve hükümlülerin yeniden B1 vitamini almaları gerektiği doğrultusunda yapacağınız haberlerdir.
Harcadığımız bunca emeğe karşın sorumlu mevkilerde oturanların çözüm üretecek yerde "tabip odaları ölüm oruçlarını destekliyor" şeklindeki suçlamalarına akıl erdiremedik. Bu suçlamayı en basit deyimle insan hayatı üzerine politika olarak değerlendirdik.
Sayın Basın Mensupları, Bizler hekimiz. Hekimlik mesleği doğası gereği insan bedenine yönelik tüm eylemleri kabul edilemez bulur. Bu nedenle hekimler hiçbir koşulda açlık grevlerinin ve ölüm oruçlarının özendirilmesine yönelik bir tutum içinde olamazlar. Hekimin görevi hastasını hiçbir baskı altında kalmadan, temel hekimlik değerleri ve etik ilkeler ışığında iyileştirmek ve sağlığına kavuşturmaktır.
Bizler; bilinci açık kişiye isteği dışında zorla müdahale edilmesi veya anestezi altında uyutarak beslenmesi tartışmasının ise hekimlik ve tıp mesleğiyle ilgili olmadığını düşünüyoruz. Bu durum sadece açlık grevlerine özgü değildir. Örneğin bir kalp hastasına da isteği dışında, zorla bir tedavi uygulanamaz.
Uyarıyoruz: Sağlık Bakanlığı'nın durumu kritikleşen hastalara müdahale edileceği yönündeki yaklaşımı ve "nasıl olsa doktorlar müdahale edip kurtaracaklar" düşüncesi; Adalet Bakanlığı tarafından ümitle karşılandıysa bu yorum tamamen gerçek dışıdır.
Uyarıyoruz: Yarın "keşke" deme lüksümüz olmayabilir. Başta Adalet, İçişleri ve Sağlık Bakanlıkları olmak üzere tüm yetkilileri insan hayatına duyarlılık göstermeye davet ediyoruz. Başbakan Sayın Bülent Ecevit ve tüm Bakanlara; bir insanın hayatının değerini ölçecek bir ölçüm sisteminin henüz icat edilmediğini hatırlatmak istiyoruz.
Görev ve sorumluluk istiyoruz: Bizler; insan onuruna yakışan bir ülkede hekimlik yapmak istiyoruz. Bizler; acı çekmek istemiyoruz. Açlık grevlerinin bitmesini sağlayacak her girişim içinde bütün gücümüzle bulunacağız. Bu dram sona erdiğinde de İstanbul Tabip Odası olarak, tüm hekimler olarak elimizdeki tıbbi kayıtları ve tıbbi deneyimlerimizi ölümler olmaması ve sakatlıklar yaşanmaması için seferber edeceğiz. Yeter ki ölümler biran önce dursun, yeter ki insan hayatına duyarlılık gösterilsin.
Saygılarımızla,
İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu
Birinci Büyük Millet Meclisi Binası; Philip Morris firması tarafından açılıyor ( ! ). (19.4.2001)
Sayın Basın Mensubu,
Birinci Büyük Millet Meclisi Binasının Philip Morris firması tarafından restore edildiği ve Kültür Bakanı İstemihan Talay tarafından açılacağını öğrendik.
Ülkemizde sigaranın yol açtığı sağlık sorunları yıllık 1 Katrilyon TL düzeyine ulaşmıştır. Ülkemizde her yıl 3 milyon kişi Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığına, 50 bin kişi de çok ölümcül olan Akciğer Kanserine yakalanmaktadır. Durum böyleyken Philip Morris firması gibi yabancı sigara tekelleri; gelişmiş ülkelerde azalma eğilimine giren sigara tüketimi nedeniyle gözlerini Türkiye gibi gelişmekte olan ülke pazarlarına dikmişlerdir.
Güçlü lobicilik faaliyeti ile bu firmalar; işlerine gelen yasaları ulusal parlamentolardan çok kolalıkla çıkarabilmektedirler. Ayrıca daha çok sigara satmak, bağımlılığı daha da fazla arttırmak amacıyla bu firmalar; reklam � promosyon adı altında göz boyayıcı etkinlikler içine girme cüretini ne yazık ki bulabilmektedirler.
Birinci Büyük Millet Meclisi�nin Philip Morris firması tarafından restore edilmesi; ulusal bağımsızlığımızı, Cumhuriyet ilkelerini ve ulusal onurumuzu zedelemektedir. Bu girişim ile ulusal kurtuluş savaşımızla 80 yıl sonra hesaplaşılmaktadır.
Kültür Bakanı Sayın İstemihan Talay�ın ve hiçbir Hükümet yetkilisinin açılış törenine katılmamasını, açılışın süresiz ertelenmesini ve Philip Morris firmasının bu çirkin girişiminin boşa çıkarılmasını talep ediyoruz.
Saygılarımızla,
Dr. Rıfat Yücel İstanbul Tabip Odası Basın Sözcüsü
İnternette ilk sağlık bilgi platformu (14.4.2001)
Sayın Basın Mensubu, Türkiye�nin ilk sağlık bilgi platformu hizmete girdi. İstanbul Tabip Odası, İstanbul Eczacı Odası ve İlaç Endüstrisi İşverenler Sendikası�nın birlikte oluşturduğu internet sitesi; sağlık alanında hizmet veren profesyonelleri ve sağlık konusunda bilgilenmek isteyenleri internette biraraya getiriyor. Sitede; İstanbul�da çalışan hekimler, eczaneler, tüm sağlık kuruluşları, serbest poliklinik � muayenehaneler, ilaç firmaları, tıbbi araç � gereç firmaları, sağlık alanında hizmet veren tüm kurumlar ve temel sağlık sorunları konularında ayrıntılı bilgi bulunmaktadır. Site; halka açık ve üyelere özel olarak iki ayrı bölümden oluşmaktadır. - Halka açık bölümde bilimsel, güncel ve etik normlara uygun bilginin birinci elden verilecektir. - Üyelere özel bölümde ise sağlık alanında hizmet veren tüm kişi ve kuruluşların birbirleriyle iletişimleri güçlendirilecektir. www.saglik-info.com adresinde bulunan; Türkiye�nin en kapsamlı ve ilk sağlık bilgi platformunu kamuoyunun dikkatine sunmak ve tanıtmak için desteğinizi bekliyoruz.
Saygılarımızla,
Dr. Rıfat Yücel İstanbul Tabip Odası Basın Sözcüsü
İnsan hayatı herşeyden önemlidir. Uyarıyoruz: Ölümler durdurulsun. Daha fazla ölüm olmadan... (12.4.2001)
Sayın Basın Mensubu, Sürmekte olan açlık grevi ve ölüm oruçlarında 150�li günler aşıldı. Söylemesi acı ama şimdilik dokuz ölüm var. Cengiz Soydaş, Bülent Çoban, Adil Kaplan, Fatma Ersoy, Nergiz Gülmez, Tuncay Günel, Celal Alpay ve Abdullah Bozdağ adlı tutukluların yanı sıra ölüm orucunda bulunan kardeşine destek amacıyla ölüm orucunu sürdüren tutuklu yakını Gülsüman Ada Dönmez yaşamlarını yitirdiler. Bizler insan yaşamını herşeyin üzerinde gören bir mesleğin temsilcileri olarak bu insanlık dramında; Hükümetin ve Adalet Bakanlığı�nın takındığı duyarsız tavrı anlamakta gerçekten zorluk çekiyoruz. Hayatını insan sağlığına adamış, Hipokrat yemini etmiş hekimler olarak ölümlerin önüne bir an önce geçilmesi gerektiğini düşünüyor, bunu talep ediyoruz. Uyarıyoruz: Sağlık Bakanlığı�nın durumu kritikleşen hastalara müdahale edileceği yönündeki yaklaşımı ve �nasıl olsa doktorlar müdahale edip kurtaracaklar� düşüncesi; Adalet Bakanlığı tarafından ümitle karşılandıysa bu yorum tamamen gerçek dışıdır. Zira; dünyanın en iyi kliniklerinde her türlü tıbbi müdahale uygulansa bile; organlarda oluşabilecek geri dönüşümsüz hasar nedeniyle; açlık grevlerinde durumu kritikleşen hasta; eski sağlığına kavuşamayabilir, ciddi sakatlıklar kalabilir ve hatta ölebilir. Onun için �nasıl olsa Sağlık Bakanlığı�nın güvencesi var� diye işi hafife almak ve duyarsız davranmak insan hayatını gözetmeyen kritik bir hata olacaktır. Uyarıyoruz: F tipi cezaevlerinin insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri ve tecrit sisteminin giderilmesine yönelik olarak 19 Aralık tarihinden bu yana hiç bir adım atılmamıştır. Kamuoyu önünde verilen güvenceler henüz yerine getirilmemiştir. Yine insan sağlığından sorumlu hekimler olarak F tipi cezaevlerinin tecrit mekanları olmasını önleyecek, insanın bedensel � ruhsal bütünlüğünü koruyacak düzenlemelerin biran önce gerçekleştirilmesini talep ediyoruz. 15 günde 15 yasa çıkarmayı hedefleyen TBMM; konu ile ilgili bu yasaları bir saatte çıkarabilir. Uyarıyoruz: Yarın �keşke� deme lüksümüz olmayabilir. Başta Adalet, İçişleri ve Sağlık Bakanlıkları olmak üzere tüm yetkilileri insan hayatına duyarlılık göstermeye davet ediyoruz. Kendilerine bir insanın hayatının değerini ölçecek bir ölçüm sisteminin henüz geliştirilemediğini hatırlatmak istiyoruz. Görev ve sorumluluk istiyoruz: Açlık grevlerinin bitmesini sağlayacak her girişim içinde bütün gücümüzle bulunacağız. Açlık grevleri sona erdiğinde de İstanbul Tabip Odası olarak; açlık grevi yapan tutuklulara ait arşivimizdeki tıbbi kayıtları ve tıbbi deneyimlerimizi ölümler olmaması ve sakatlıklar yaşanmaması için seferber edeceğiz. Yeter ki ölümler biran önce dursun, yeter ki insan hayatına duyarlılık gösterilsin.
Saygılarımızla, Dr. Rıfat Yücel İstanbul Tabip Odası Basın Sözcüsü Yönetim Kurulu Adına
ÖLÜM ORUÇLARINDA SON TIBBİ DURUM (23.3.2001) Cezaevlerinde ölüm oruçları devam ediyor
Bilindiği üzere; İstanbul Tabip Odası açlık grevlerinin başından bu yana ölümlere engel olunabilir ümidi ile hekimlik ilkeleri doğrultusunda, ölüm orucu ve açlık grevindeki tutuklu ve hükümlüleri Adalet Bakanlığı ve ilgili Cumhuriyet Başsavcılıklarının izinleri ve talepleriyle izlemektedir.
Son basın açıklamamızdan (20.02.2001) bu yana Kartal Özel Tip ve Bakırköy Kadın ve Çocuk Ceza ve Tutukevlerinde düzenli ziyaretler yapılmıştır. Ayrıca bu cezaevlerinde durumları kritik görülerek Bayrampaşa Ceza ve Tutukevi Hastanesine nakledilen 12 hasta 16.3.2001 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı�nın izniyle muayene edilmişlerdir. Buradaki muayenelerin sürdürülebilmesi için İstanbul Sağlık Müdürlüğünden izin beklenmektedir.
Bayrampaşa Ceza ve Tutukevi Hastanesindeki 12 hastadan yedisinin vücut / kitle indeksi yaşamsal kritik sınır kabul edilen 15�in altına inmiştir. Bu yedi tutuklu ve hükümlünün sağlık durumlarının tıbben kritik noktaya ulaştığı gözlenmiştir.
İzlemekte olduğumuz yaklaşık 80 kişiden ölüm orucunu sürdüren 30�unun muayene bulguları ekli listelerde gösterilmiştir.
Biz hekimler, açlık grevi ve ölüm orucu sürecinin başından bu yana ölümlerin olmaması için uğraş veriyoruz.
Tıbben kritik noktaya ulaşıldığının göründüğü bu günlerde; ilgili tüm tarafları, ilgili bakanlıkları, basın kuruluşlarını, meslek örgütlerini ölüm orucunu sürdüren tutuklu ve hükümlüleri, örgüt temsilcilerini, �ben üstüme düşen her şeyi yaptım� deseler bile; bir kez daha düşünmeye ve ölümleri durdurmak için aktif çaba harcamaya çağırıyoruz.
İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu
SAĞLIK SİSTEMİNDEKİ KAOSUN SORUMLUSU HEKİMLER DEĞİLDİR. SALDIRIYA UĞRAYAN HEKİMLİK ONURUDUR. CAN GÜVENLİĞİ İSTİYORUZ. (22.3.2001)
Sayın Basın Mensupları,
20 Mart 2001, Salı günü, saat 9.15'de Dr. Halil Dilek; bir hasta ve hasta yakınının yumrukla fiili saldırısına uğradı. Olayda randevulu sistem gereği sırasını beklemesi için uyarılan hasta ve yakını; bu uyarıya sinirlenip Dr. Halil Dilek'i yumruklamışlardır. Dün bu saldırı olurken İstanbul Tıp Fakültesi'nde Dr. Serdar Tuncer, Üsküdar Merkez Sağlık Ocağı'nda da Dr. Cengiz Sayılgan hasta yakınlarının saldırısına uğramış, Dr. Serdar Tuncer bıçakla rehin alınmıştır.
Soruyoruz: Hastanelerde güvenlik önlemlerinin artırılması için bir hekim veya sağlık çalışanının görevi başında öldürülmesi mi bekleniyor?
Tüm toplumu kucaklayan eşitlikçi, emeğe değer veren, sosyal devlet ilkesine sadık ve çağdaş bir sağlık sistemine ne yazık ki sahip olamayışımızın sıkıntılarını halkın büyük çoğunluğu ile birlikte hekimler de yaşamaktadır. Bunlara ek olarak nitelikli bir tıp eğitimini içermeyen, bütün itirazlara rağmen hala "gecekondu" tıp fakültelerinde tıp eğitimi verilen ülkemizde sağlık hizmetlerinin tam bir kargaşa şeklinde yürümesinden en başta mesleğini bilimin gereklerine uygun sürdürmeye çalışan hekimlerin rahatsız olduğunun bilinmesini isteriz.
Sağlık sistemindeki kargaşa ve sistemsizliğin yanında ülkemizin içinde bulunduğu zor koşullar ve yaşanan ağır ekonomik krizle bir gecede % 40 fakirleşmemiz sinirleri bozuyor.
Zaman zaman hekimlere yönelik hiçbir bilimsel temeli olmayan iddia ve yorumlar ya da hekim hatası iddiaları ile ilgili özensiz, tek taraflı, adeta "yargısız infaz" türünden sansasyonel amaçlı yayınlar bizlerin tepkisini çekmekte, zaten çok zor şartlar altında çalışan sağlık çalışanlarının motivasyonlarını zedelemektedir. Bu tip tek taraflı yayınlar hekimleri rencide etmekle kalmamakta, aynı zamanda konu hakkında toplumu yanlış bilgilendirmekte, hekimler ve tüm sağlık çalışanlarını sistemin suçlusu olarak kamuoyuna tanıtmakta ve sağlık görevlilerini hedef göstermektedir. Bunun sonucunda sağlık hizmetlerinden yeterince yararlanamayan geniş toplum kesimleriyle hekimler ve sağlık çalışanları karşı karşıya gelmekte, gerçek suçlu ve sorumlular olan yanlış politikaların uygulayıcıları aradan sıyrılmaktadır.
Biz hekimler elbette ki, SSK sağlık hizmetlerinin daha nitelikli, daha insancıl ve çağdaş hale getirilmesi gerektiğini düşünüyoruz. İstanbul'da 26 yıldır yapılmayan SSK yatırımlarının yapılmaya başlanması, 26 yıl sonra ilk SSK hastanesi inşaatının sürüyor olması, SSK'da birinci basamağın güçlendirilmeye çalışılması ve SSK sağlık hizmetlerinde randevulu çalışma sistemi gibi sistem arayışlarına gidilmesi olumlu işaretlerdir.
Ancak topluma yakışır bir sağlı hizmetinin birinci koşulu, başta işçiler olmak üzere toplumun SSK sağlık kuruluşlarına sahip çıkmasıdır. Son yıllarda ihmal edilen yatırımların yapılması, SSK dispanserlerinin sayısı artırılarak hastanelere olan yığılmaların önlenmesi, SSK sağlık kuruluşlarında görev yapan doktor ve diğer çalışanların çalışma koşullarının iyileştirilmesi, ekonomik gelirlerinin artırılması ile SSK sağlık hizmetleri bugün olduğundan çok daha iyi bir noktaya gelebilir.
"Çökert, kurtul" politikası yerini "Düzelt, hizmet ver" anlayışına bıraktığında çözümün uzak olmadığı görülecektir. Anayasamızdaki "sosyal devlet" anlayışı da bunu gerektirmektedir.
Hastanelerde hekimlere yönelen saldırıların önlenmesi için önerilerimizi bir kez daha kamuoyunun dikkatine sunuyoruz.
* Sağlık kurumlarında güvenlik kolluk kuvvetlerince sağlanmalı, varolan önlemler güçlendirilmelidir. Özellikle acil servislere bir hastanın yanında en fazla bir hasta yakını içeriye alınmalı; alkollü, silahlı ve olay çıkarmaya eğilimli kişilerin hastanelere girmesi engellenmelidir. * Kamu sağlık kurumlarında halen uygulanmakta olan "5 Nisan tasarruf tedbirlerinin" sonucu olarak gözlenen sağlık personeli sayısındaki azalma biran önce giderilmeli, bu tedbirler uygulamadan kaldırılmalıdır. * Yurttaşlarımız ve basın; son örneklerle giderek artma eğiliminde olan sağlık görevlilerine karşı saldırganca tutumlara tepki vermelidir.
Bizler; Dr. Halil Dilek'e, Dr. Serdar Tuncer'e ve Dr. Cengiz Sayılgan'a yapılan bu saldırıları kendimize ve hekimlik mesleğine yapılmış sayıyor, şiddetle kınıyoruz.
Sağlıkçılara yönelik saldırılara sessiz kalmayacağımızı, sağlıkçılar olarak ortak tavır göstereceğimizi ve kişilik haklarımız ile can güvenliğimizi korumak için olayın takipçisi olacağımızı kamuoyuna duyuruyoruz.
Saygılarımızla, İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu SSK Beşiktaş Dispanseri Tabip Odası Temsilciliği
SABAH GAZETESİ'NDEKİ HABER BEBEKLERİN SAĞLIĞINI TEHDİT EDİYOR (19.3.2001)
Sayın Basın Mensubu, Sabah gazetesinin 17 Mart 2001 tarihindeki basımında �Tıp dünyasından son haberler� bölümünde �Hey bebek içme sakın� başlığı ile verilen haberde bebeklerin 4 aydan daha uzun süre anne sütü almalarının tehlikeli olduğu bildirilmektedir.
Haberin kaynağı British Medical Journal Dergisinin son sayısında yayımlanan bir çalışmadır (CPM Leeson, M. Kateenhorn, JE Deanfield, A. Lucas. Duration of breastfeeding and arterial distensibility in early adult life: population based study BMJ 2001:322; 643-647).
Çalışma bebek maması üreten firmalar ile işbirliği içinde çalıştığı bilinen Medical Research Council Childhood Nutrition Research Center�da yürütülmüştür. Çalışmayı yürüten araştırmacılardan biri olan Prof. Dr. Alan Lucas bebek maması üreten firmalar ile yakın ilişkileri olduğu ileri sürülen bir kişidir. Araştırma tıp dünyasında büyük bir şüphe ile karşılanmıştır ve araştırmanın metodolojisinde sonuçları etkileyebilecek düzeyde hatalar bulunmaktadır. Bu duruma karşın makaleyi yazan araştırmacılar yine de Sabah gazetesinin attığı başlık kadar cüretkar olamamışlar ve araştırma sonuçlarının, bebek beslenmesinde Dünya Sağlık Örgütünün önerilerini değiştirecek nitelikte olmadığını ve bebeklerin 6 ay yalnız anne sütü ile beslenmeye devam edilmesinin ve emzirmenin en az 2 yaşına kadar sürdürülmesinin önemli olduğunu vurgulamışlardır.
Günümüzde Dünya Sağlık Örgütü ve çocuk sağlığı alanında çalışan bilim adamları tarafından bebeklerin 6 ay yalnız anne sütü ile beslenmeleri ve uygun ek gıdaya başlanarak emzirmenin 2 yaşına kadar sürdürülmesi önerilmektedir. Bu beslenme biçimi ile dünyada 1.5 milyon bebeğin ölümünün önüne geçileceği, bunun en az 10 katı bebeğin hastalanmasının önleneceği bilinmektedir.
İngiltere gibi az sayıda doğumun olduğu ve anne adaylarının zaten emzirmek için istekli olmadıkları ülkelerde bu haberin önemi çok fazla değildir. Bu haberin esas hedefi doğum sayısının yüksek olduğu ve annelerin bebeklerini emzirmek için istekli oldukları Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerdir.
Türkiye�de bebek maması satışları son yıllarda daha da kötüleşmiştir. Ülkemizde yılda 1.5 milyon bebek doğmaktadır. Anne adaylarının % 95�i bebeklerini emzirmek istemektedir. Ancak annelerin bu kararlarında başarılı olabilmeleri için desteğe gereksinimleri vardır. Sabah gazetesinde çıkan bu haber ülkemizdeki bebeklerin sağlığını tehdit etmektedir. Bu haberi hazırlayanların hangi amaçlarla böyle bir başlık kullandıklarını öğrenmek istiyoruz.
Bu haber vesilesi ile: 1. Basın konseyini acilen göreve çağırıyor ve sorumsuz habercilik yaparak bebeklerimizin sağlığını tehlikeye düşüren Sabah Gazetesi hakkında gerekli işlemin yapılmasını istiyoruz. 2. Halkımızı basında sağlıkla ilgili olarak çıkan her habere inanmamaları konusunda uyarıyoruz. 3. Meslektaşlarımızı Batı Dünyasında yürütülen her çalışmayı ve tirajı ne kadar yüksek olsa da tıp dergilerinde yayımlanan her makaleyi şüphe ile karşılamaya çağırıyoruz. Maalesef günümüzde Batı Dünyasında bilim ürettiği ileri sürülen birçok kurum ilaç endüstrisi ve bebek maması üreten firmalar ile yakın ilişkiler içindedir. Bu ilişkiler ağı içinde yürütülen çalışmaların güvenilirliği son derece azdır. 4. Ülkemizdeki bilim adamlarını Batı Dünyasındaki bilim adamlarının içine düştükleri bu üzüntü verici duruma düşmemeleri konusunda uyarıyoruz, Yüksek Öğretim Kurumu yetkililerini bu konuda gerekli önlemleri almaya çağırıyoruz. 5. Konu hakkındaki haber ve başlık; toplumun sağlığına zararlıdır. Sabah Gazetesi'nin yöneticilerini yanlış haberi düzeltmeye ve Odamız tarafından yapılan açıklamaya da yer vermeye çağırıyoruz. 6. Basında deneyimli sağlık muhabirlerinin sayısının artması ve sağlık haberciliğinin ayrı bir basın disiplini haline gelmesinin toplum sağlığına getireceği kazancı bir kez daha görüyoruz. Çünkü biliyoruz ki; deneyimli sağlık muhabiri, kaynağı batı bile olsa böyle önemli bir hata işlemez.
Bu yanlış haberi ve topluma verdiği yanlış mesajı düzeltmek için tüm basın kuruluşlarını duyarlılığa ve işbirliğine davet ediyoruz.
Saygılarımızla, Dr. Rıfat Yücel İstanbul Tabip Odası Basın Sözcüsü Yönetim Kurulu Adına
14 MART TIP BAYRAMI�NDA (!) MANZARA: (14.3.2001)
* Hekimler ve sağlık çalışanları yoksulluk sınırının altında ücret alıyor� * Toplumun sağlık hakkı gasp ediliyor� * Ulusal bağımsızlık ve sosyal devlet ilkesi ayaklar altında� * Ekonomi IMF ve Dünya Bankası�na teslim�
Sayın Basın Mensubu, 1980�li yıllarda başlayan küreselleşme dalgası, özelleştirme ve sermayenin globalleşmesi; toplumun sağlık hakkını, hekim ve sağlık çalışanlarının emeğini gaspetmeye devam ediyor. Çağımızın Duyun-i Umumiyeleri IMF ve Dünya Bankası ulusal ekonomimizin tepesine oturmuş durumda. Sadece hekimlerin değil, emeğiyle geçinen tüm çalışanların, köylünün, çiftçinin, esnafın, kısaca toplumun büyük çoğunluğunun yoksullaşma süreci devam ediyor.
Sanki yıllardır IMF ve Dünya Bankası reçetelerini uygulamıyorlarmış gibi; bir gecede % 30 fakirleşmemizin sorumlusu olarak IMF�yi gösterenler ve ekonomiyi Dünya Bankası�nın bir bürokratına teslim edenlerin toplumu aldatmaya yeltendikleri kesindir. Hükümet IMF�yi koro halinde suçlamadan önce IMF ile imzaladığı anlaşmaların hesabını vermelidir. Gaflet ve dalalet kesindir, hıyanet olup olmadığını ise bilmiyoruz.
Ekonomimizi çökertmeye ve Türkiye�yi teslim almaya niyetlenen ülkeler sadece para operasyonları yürütmüyorlar. Türkiye adım adım siyasi bir abluka içine de alınarak ulusal kurtuluş savaşımızla adeta 80 yıl sonra hesaplaşılıyor. Ardı ardına çıkarılan �soykırım� yasaları, Kıbrıs ve Ege�den gösterilen silahlar, Irak senaryolarında ülkemizi batağa sürükleme çabaları, suikastlar, dünyanın en büyük işkence aleti üreticilerinin ülkemize verdiği �insan hakları� dersleri ve arkasındaki sopa, �NGO�lara akıtılan dolarlar üst üste eklendiğinde tablonun vahimliği şüphe götürmeyecek kadar açıktır.
İşte bu koşullarda çağdaş anlamda ilk tıp okulunun açılışının 174. yılını geride bırakıyoruz. 14 Mart�ı �Tıp Bayramı� olarak �kutlamak� bu koşullarda içimize sinmiyor.
Biz tıbbiyeliler; Çanakkale Savaşı'nda bir sınıfını bağımsızlık ve ulusal onurumuz için şehit veren, İstanbul�un emperyalist ordular tarafından işgalinde 14 Mart�ı bir bahane bilip biraraya gelmeyi başaran bir meslek grubu olarak, tüm yurttaşlarımızın ulusal bağımsızlık konusunda en az bizler kadar hassas olduğunuza inanıyoruz. Çünkü biliyoruz ki; bağımsızlığını yitiren ülkeler ve o ülkede yaşayanlar onurlarını da yitirirler.
Hekimler olarak, tüm siyasi partileri ve Hükümet�i TBMM duvarında yazılı olan "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" şiarına uygun hareket etmeye ve IMF�nin � Dünya Bankası�nın değil Türkiye�nin birikimine güvenmeye çağırıyoruz. Çözümün ilk adımında ulusal bağımsızlığa titizlikle bağlı Hükümetler, Bakanlar, Milletvekilleri, siyasi parti temsilcileri görmek istiyoruz, bunu umuyoruz.
14 Mart�ın gerçekten bayram olarak kutlandığı; bağımsız, demokratik, laik, sosyal devlet ilkelerine sıkıca bağlı, emeğimizin karşılığını alacağımız refah içinde ve sağlık sorunlarını çözmüş bir Türkiye�yi özlüyoruz.
Saygılarımızla, Dr. Rıfat Yücel İstanbul Tabip Odası Basın Sözcüsü
82 yıl önce Tıbbiyelilerin başlattığı geleneği sürdürüyoruz. (14.3.2001)
1827'den 2001'e 174. yılında 14 Mart
Sayın Basın Mensubu, Ülkemizde batılı anlamda ilk tıp okulu olan Tıbhane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire; 14 Mart 1827'de Şehzadebaşı'ndaki Tulumbacıbaşı Konağı'nda açılmıştı. Bu tarih; I. Dünya Savaşı yıllarında özel bir anlam kazandı. 1919 yılının 14 Mart günü ilk kez tıp bayramı (!) töreni yapıldı. İşgal altındaki İstanbul'da Tıbbiyeliler tepkilerini bu şekilde dile getirmeye karar vermişlerdi. Öğrencilerin düzenlediği törene Dr. Fevzi Paşa, Dr. Besim Ömer Paşa, Dr. Akil Muhtar (Özden) gibi dönemin ünlü hocaları da katıldı.
1929 ile 1937 yılları arasında Bursa'da Yıldırım Bayezit Darülşifası'nda, ilk türkçe tıp eğitiminin başladığı tarih olan 12 Mayıs günlerinde kutlanan Tıp Bayramı; 1937'den sonra tekrar 14 Mart günlerinde gerçekleştirilmiştir. 1976'dan bu yana tabip odaları 14 Mart'ı içine alan haftayı "Sağlık Haftası" olarak değerlendiriyor. Sağlık alanındaki güncel sorunlar ve hekimlerin talepleri "Sağlık Haftası" içinde toplumun gündemine getiriliyor.
82 yıl önce Tıbbiyelilerin başlattığı geleneği sürdürüyoruz. Hekimler; 14 Mart Sağlık Haftası'nda ülkenin sağlık sorunlarını toplumun gündemine taşıyor.
Çok zor koşullarda bile mesleki değerlerine bağlı kalarak sağlık hizmeti veren bütün hekimlerin Tıp Bayramı'nı kutluyoruz.
Saygılarımızla,
İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu
ÖLÜM ORUÇLARINDA SON DURUM (20.2.2001)
Cezaevlerinde devam eden ölüm oruçlarında 120'li günlere gelindi. Halen Kartal Özel Tip Cezaevinde 27 kişi ölüm orucunu, 25 kişi süresiz açlık grevini; Bakırköy Çocuk ve Kadın Tutukevi'nde ise 9 kişi ölüm orucunu, 4 kişi süresiz açlık grevini sürdürmektedir.
Bilindiği gibi, İstanbul Tabip Odası operasyonlardan önce Bayrampaşa ve Ümraniye Cezaevlerinde ölüm orucu ve açlık grevi yapan 75 tutuklu ve hükümlünün sağlık durumlarını, Adalet Bakanlığı'nın izniyle takip etmekteydi. Operasyondan 24 gün sonra, Ceza ve Tutukevleri Genel Müdürlüğü'nün izni ve ilgili Başsavcılıkların talebi ile başlayan, İstanbul Kartal Özel Tip Cezaevi ve Bakırköy Kadın ve Çocuk Tutukevi'nde, süresiz açlık grevi ve ölüm orucunu sürdüren tutuklu ve hükümlülere yönelik tıbbi takibimiz devam etmektedir. Odamız tarafından görevlendirilen hekimler, her iki cezaevindeki tutuklu ve hükümlüleri haftada 2 gün ziyaret ederek muayenelerini yapmakta, mevcut tıbbi durumları ve sürecin devamında karşılaşabilecekleri sağlık problemleri konusunda bilgilendirmekte ve tıbbi gözlem kayıtlarını tutmaktadırlar.
Bu ziyaretlerin sonuncusu 16 Şubat 2001 tarihinde gerçekleştirilmiştir. Kartal'da bulunan, 27'si ölüm oruçcusu, 21'i süresiz açlık grevcisi 48 kişi ve Bakırköy'de bulunan 9'u ölüm oruçcusu, 4'ü süresiz açlık grevcisi 13 kişi muayene edildi. Her iki cezaevinde ölüm orucunu sürdüren toplam 36 kişinin, hayati ve fizik bulgularını ekte bilgilerinize sunuyoruz.
Sunulan tıbbi kayıtlardan da görüleceği gibi, 4 aydır devam eden ölüm oruçlarında, ölümün eşiğine gelinmiş durumdadır. Önümüzdeki günlerde cezaevlerinden ölüm haberlerinin gelmesi kaçınılmaz görünmektedir. İstanbul Tabip Odası olarak bu durumdan derin bir kaygı ve endişe ve üzüntü duyuyoruz.
Biz hekimler, açlık grevi / ölüm orucu sürecinin başından bu yana ölümlerin olmaması için uğraş verdik. Şimdi yeni ölümlere tanıklık etmek istemiyoruz. Hayatın ölüme galip geleceğine dair umudumuzu kaybetmek istemiyoruz.
Bu nedenle, henüz daha vakit varken, açlık grevi / ölüm orucu sürecinin yeni ölümlere yol açmadan sonlanması için ilgili tüm tarafları bir kez daha, sağduyulu davranmaya ve aktif çaba harcamaya davet ediyoruz.
İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu
Akaryakıt istasyonlarının mağaza ve lokantalarında Bira serbest, alkol serbest. (19.2.2001)
Sayın Basın Mensubu, İspirto ve İspirtolu İçkiler İnhisarı Kanununda değişiklik yapılması hakkında Kanun 20 Ocak 2001 tarihinde resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girdi.
Kanunun 3. Maddesi'nde 4250 sayılı kanunun değişik 19. Maddesinin 3. ve 4. Maddelerinde yapılan değişiklikle "Akaryakıt istasyonlarının mağaza ve lokantalarında hacmen % 5 alkolden fazla alkol içeren yüksek alkollü içkilerin satışı için ruhsat verilmez." denilmektedir.
Bu madde şu anlama gelmektedir: Akaryakıt istasyonlarının mağaza ve lokantalarında artık bira satılabilir. Çünkü Bira % 5'in altında alkol içermektedir. 2 şişe biranın sürüş yeteneğini çok olumsuz yönde etkilediği, hatta aç karnına içilen 1 şişe biranın dahi olumsuz sonuçlara ve trafik kazalarına neden olacağı bilinirken bu maddenin amacını anlamakta zorluk çekiyoruz. Ayrıca yolculuk yapanların neden bira (alkol) içme ihtiyacı içinde olduklarını da anlayamıyoruz. Yasa çıkaranlar bu sorulara yanıt vermelidirler.
Yıllar önce "Bira içki değil, meşrubattır" lobisi ve onların kandırmacası adeta hortlamış, yolculuk yapanların uğrak yerleri olan akaryakıt istasyonlarında bira satışa sunulmuştur.
Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni, Hükümeti ve başta İçişleri Bakanlığı olmak üzere ilgili tüm Bakanlıkları; yeni trafik kazalarına ve yeni facialara neden olacağı çok açık olan bu yasa maddesinin iptali için girişimlerde bulunmaya davet ediyoruz. Kamuoyunun bilgisine sunarız. Saygılarımızla,
Dr. Rıfat Yücel İstanbul Tabip Odası Basın Sözcüsü
8 kişinin sağlık durumu ağırlaşmış ve kritik bir noktaya varmıştır. (2.2.2001)
İstanbul Tabip Odası; bilindiği gibi operasyonlardan önce Ümraniye ve Bayrampaşa Cezaevlerinde ölüm orucu ve açlık grevi yapan 75 tutuklu ve hükümlünün sağlık durumlarını, Adalet Bakanlığı'nın istek ve izniyle takip etmekteydi. Operasyondan 24 gün sonra Ceza ve Tutukevleri Genel Müdürlüğü'nün izni ve İlgili Başsavcılıkların talebi ile İstanbul Kartal Özel Tip ve Bakırköy Kadın ve Çocuk Tutukevi'ndeki açlık grevi ve ölüm orucunu sürdüren tutuklu ve hükümlüler görülmeye başlandı, muayeneleri yapıldı.
O tarihten bugüne kadar Kartal Özel Tip Cezaevi'ne 5 kez, Bakırköy Kadın ve Çocuk Tutukevi'ne 2 kez ziyaret yapıldı. Halen Kartal Özel Tip Cezaevi'nde 60 kişi, Bakırköy Kadın ve Çocuk Tutukevi'nde de 19 kişi açlık grevi ve ölüm orucunu sürdürmektedir.
İzlenen tutuklu ve hükümlülerden 8 kişinin sağlık durumu ağırlaşmış ve kritik bir noktaya varmıştır.
İstanbul Tabip Odası; en başından bu yana ölümler olmaması için uğraş vermiştir. Odamızın açlık grevi ve ölüm orucunu sürdüren tutuklu ve hükümlüleri izleme nedeni; ölümler olmadan açlık grevlerinin biteceği ve izlenen tutuklu ve hükümlülere uygun tedavilerinin, önceden izlemle bu tedavilerin kolaylaşacağıdır.
Oysa bugün görülen; açlık grevlerinin sona ermesine yönelik toplumsal bir duyarsızlık geliştiği ve hiç kimsenin ölümleri durdurmak yönünde bir çaba göstermediğidir.
Biz hekimlerin "açlık grevleri bitecek, biz de tedavilerini düzenleyeceğiz" umuduyla sürdürdüğümüz tıbbi takip "ölümleri izleme" şekline dönüşmektedir. Bu durum hekimlik mesleği açısından kabul edilebilir bir durum değildir. Ayrıca; bu duyarsızlık ortamında "İzlemlerimiz zararlı mı oluyor ?" sorusu aklımıza gelmektedir.
Açlık grevi ve ölüm oruçlarının sonlandırılması için tüm tarafları; ilgili Bakanlıkları, basın kuruluşlarını, basın mensuplarını, tutuklu ve hükümlüleri, aileleri ve açlık grevini sürdüren örgüt temsilcilerini bir kez daha sağduyulu davranmaya ve aktif çaba harcamaya davet ediyoruz.
Yukarıda saydığımız nedenlerle; Açlık grevi ve ölüm oruçlarının sonlandırılmasına yönelik yeni çabaların gündeme gelmemesi durumunda; İstanbul Tabip Odası, açlık grevi ve ölüm oruçlarını sürdüren tutuklu ve hükümlülerin tıbbi takibini yapıp yapmamayı gözden geçirecektir.
Kamuoyunun bilgisine sunarız. Saygılarımızla,
İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu
Ölümünün 8. Yılında Uğur Mumcu�yu saygı ve özlemle anıyoruz. (24.1.2001)
Uğur Mumcu�yu; 24 Ocak 1993 tarihinde ülkemizi ortaçağ karanlığına geri götürmek isteyen ve karanlıktan medet uman aydınlanma düşmanı caniler katletti. Ölümünün acısı ilk günkü gibi yüreklerimizde. Kuruluşu Cumhuriyet�in ilk yıllarına rastlayan 72 yıllık bir meslek kuruluşu ve hekimler olarak Uğur Mumcu�nun düşüncelerinin, yazılarının ve aydınlanma mücadelesinin takipçisiyiz. Hiçbir güç; O�nun düşüncelerini yüreğimizden silemeyecektir. Uğur Mumcu; Türkiye�nin bağımsızlık ve aydınlanma mücadelesinde katledilmiştir. Anısı önünde saygı ve özlemle eğiliyoruz. Saygılarımızla,
Dr. Rıfat Yücel İstanbul Tabip Odası Basın Sözcüsü
Sözde "Ermeni soykırımı tasarısı"; Fransız Parlamento'sunda da kabul edildi. (20.1.2001)
Başta Sovyet belgeleri olmak üzere tarihi ve bilimsel gerçeklere taban tabana zıt olarak benimsenen ve tamamen politik amaçlı olan bu tasarıyı Batı'nın Sevr planlarının bir parçası olarak görüyor ve kuruluşu Cumhuriyet'in ilk yıllarına rastlayan 72 yıllık bir meslek örgütü olarak kınıyoruz.
Fransa; Türkiye'yi yargılayacağı yerde Cezayir'de, ülkemizi işgal ettiğinde Maraş'ta, Antep'te yaptıklarının hesabını vermelidir. Kendini aklayamayanlar başkaları hakkında hüküm veremezler, verseler bile tarih önünde inandırıcı olamazlar.
Tasarının kabulünü; Türkiye toplumu içine kama sokma faaliyeti olarak görüyor ve şiddetle kınıyoruz. Saygılarımızla,
Dr. Rıfat Yücel İstanbul Tabip Odası Basın Sözcüsü
İSTANBUL TABİP ODASI SAĞLIK OCAKLARI VE ANA-ÇOCUK SAĞLIĞI MERKEZLERİNDE DÖNER SERMAYE UYGULANMASINA KARŞIDIR. (13.1.2001)
SAĞLIK BAKANLIĞI 224 SAYILI �SAĞLIK HİZMETLERİNİN SOSYALLEŞTİRİLMESİ�NE DAİR YASANIN UYGULAYICISI VE TAKİPÇİSİ OLACAKTIR.
Sağlık Bakanlığına Bağlı Sağlık Kurumları ve Esenlendirme (Rehabilitasyon) Tesislerinde Verilecek Döner Sermayi Hakkında Kanun ile 190 Sayılı Kanun Hükmünde kararnamede Değişiklik Yapılması Hakkındaki Kanun Tasarısı TBMM gündeminde ele alınmaktadır.
Bu kanun değişikliğinin amacı şunlardır: 1. Sağlık Bakanlığı�na bağlı döner sermayeli kurumlarda sağlık personeline döner sermayeden yapılabilecek ek ödeme sınırını yükseltmek. 2. Eğitima Hastaneleri ve 100�den fazla yatağı bulunan hizmet hastanelerinde mesaiden sonra özel sağlık hizmeti verilmesine olanak sağlamak, 3. Ana Çocuk Sağlığı, Sağlık Ocağı ve Halk Sağlığı Laboratuvarlarında döner sermaye işletmeleri kurulmasına hukuki zemin yaratmak, 4. Sağlık Bakanlığı�na yeni kadrolar verilmesi.
Sağlık Bakanlığı kamuoyuna bu yasa değişikliğinin hedefinin sağlık personelinin ücretlerinin iyileştirilmesi olduğunu belirtmektedir. 2000 yılının son aylarında hekimler olarak ekonomik haklarımızın iyileştirilmesi amacıyla yürüttüğümüz çabaların bu noktaya getirilmesine kesinlikle razı olmadığımızı belirtmek istiyoruz.
Özellikle birinci basamak sağlık kuruluşları olan Ana Çocuk Sağlığı ve Sağlık Ocağı gibi kuruluşlarda döner sermaye işletmeleri kurularak bu hizmeti alanlardan sağlanacak gelirle günlük harcamaların karşılanması veya sağlık personeline ek ödeme yapılmasını son derece yanlış buluyoruz. Hükümet ve Sağlık Bakanlığı bu kanunla az gelişmiş gelişmekte olan ve gelişmiş bir çok ülkeyi örnek alıp bütçeden sağlığa ayrılan payı arttırmak yerine, sağlık hizmetini sosyal güvencesi olan ve olmayan vatandaşın cebinden finanse etme yoluna gitmiştir. Bu yasa değişikliğinin koruyucu sağlık hizmetlerinin iyileştirilmesi amacıyla çıkarılan ve halen yürürlükte olan Sağlık Hizmetleriunin Sosyalleştirilmesine Dair 224 Sayılı Kanun�un 40. Yıldönümüne rastlamasını da anlamlı buluyoruz.
Bu yasal düzenleme, halk sağlığına ve �sosyal devlet� anlayışına yeni bir darbe anlamı taşımaktadır. Çevreye dönük koruyucu sağlık hizmetleri genel bütçeden finanse edilmelidir. Sağlık Ocaklarının teşvik edilmesi hastaneler üzerindeki yükü azaltarak zaten kaynak tasarrufu sağlayacaktır. Sağlık Ocağı ve Ana Çocuk Sağlığı, Halk Sağlığı Laboratuvarları�nda çalışan sağlık personelinin ücretlerinin iyileştirilmesi için Hükümete yetki veren Kanun henüz yürürlüğe girmiştir. Hekimler ücretlerinin düşük gelirli yurttaşlardan karşılanmasını istemiyor.
Ayrıca hastanelerimizin döner sermaye gelirlerinden çalışanlara yapılacak ek ödemelerle ilgili sınırın yükseltilmesinin kamuoyunu yanılttığını görüyoruz. Hastanelerimiz uzun süredir döner sermaye gelirleriyle ancak kendi harcamalarını karşılayabilmektedir. Birkaç özel dal hastanesi dışında yapılan ek ödeme mevcut yasal sınırlara yanaşamamaktadır. Böyle bir durumda üst sınırın yükseltilmesinin hastanelerde çalışan hekim ve sağlık personelinin çoğunluğu açısından anlamı yoktur. Ancak bu tür propagandalar kamuoyunu yanıltmaktadır. sAğlık Bakanlığı'nın verdiği bilgileri ciddiye alan basın mensupları ve yurttaşlarımız bir süredir hekim maaşlarının iki misline çıktığını zannetmektedir.
Kamu sağlık kurumlarımızda 5 Nisan kararlarıyla başlayan personel sıkıntısı, hizmeti ve eğitimi aksatmaktadır. Bu nedenle yeni kadro verilmesi yoluna gidilmesi doğrudur. Ancak bu kadroların gereksinimlerine uygun akılcı bir kadro politikası ile birlikte kullanılması gereklidir. Sağlık Bakanlığı�na ihdas edilen yeni kadroların da hizmetin gereklerini ön plana alan, bilgi, beceri ve liyakat ölçütleri dikkate alınarak kullanılmasını bekliyoruz.
Prof. Dr. Süha Göksel Başkan Yönetim Kurulu Adına
SAĞLIK BAKANLIĞI HASTANE İSİMLERİNİ DEĞİŞTİRİYOR (6.1.2001)
Sayın Basın Mensubu,
Sağlık Bakanlığı; 56 hastane, 7 sağlık meslek lisesi ve 1 kreşin ismini eski Sağlık Bakanlarının ve Bakanlık Müsteşarlarının isimleriyle değiştiriyor. Uygulama yürürlüğe girerse; Sağlık Bakanlığı'na bağlı Devlet Hastanelerine, Sağlık Meslek Liselerine ve kreşlere bugüne kadar görev yapan 46 Sağlık Bakanı'nın ve 22 Bakanlık Müsteşarının isimleri verilecek.
Sağlık Bakanlığı; bu uygulamayı yaparken hakkında yolsuzluk soruşturması açılan kişiler ile ülkemizin sağlık atılımlarına imzasını atmış değerli bilim ve hizmet adamlarını aynı potada değerlendirmekten hiç bir çekince duymamıştır. Toplum sağlığına emeği gerçekten geçmiş kişilerin, örneğin Dr. Refk Saydam'ın, Prof. Dr. Nusret Fişek'in, Prof. Dr. Türkan Akyol'un, Prof. Dr. Celal Ertuğ'un isimlerinin yaşatılması girişimini olumlu bulmakla birlikte yöntem ve zamanlama olarak konunun bu şekilde gündeme getirilmesini, sağlık meslek kuruluşlarına danışma nezaketi dahi göstermeden "ben yaptım - oldu" şeklinde davranılmasını en hafif deyimle yakışıksız buluyoruz.
Sağlık alanında bunca sorun varken, sağlık hizmetlerinden yararlananlar ve sağlık hizmeti sunanlar canlarından bezmişken Sağlık Bakanlığı'nın bu uygulamasının yeni sorunlar yaratacağı çok açıktır. Karar uygulamaya sokulursa sağlık sistemimizde yeni karmaşalar, yeni sorunlar ortaya çıkacaktır.
İsimleri bulundukları bölgenin tarihi ve kurumun kendi tarihi ile bütünleşen bu kurumların isimlerinin değiştirilmesi ile ortaya çıkacak moral ve maddi zararlar tamamen gözardı edilmiştir.
Bu uygulamayla hakkında yolsuzluk soruşturması açılan kişiler ile ülkemizin sağlık atılımlarına imzasını atmış değerli bilim ve hizmet adamlarını aynı potada değerlendirmek toptan yanlıştır.
Bu uygulama; acil müdahale gerektiren bir hastanın gideceği merkezin ambulans ya da taksi şöförünce yanlış bilinmesi ve yanlış anlaşılmasından tutun da, bilimsel yayınların uluslararası indekslerde kurum bazında tanınmasındaki karmaşaya kadar pekçok olumsuz sonuç çıkaracaktır.
İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu
Hekimlere Saldırı (4.1.2001)
BASIN AÇIKLAMASI � Dün bu hastanede iki meslektaşımız bir grup hasta yakınının saldırısına uğradı... � Sağlık sistemindeki kaosun sorumlusu hekimler değildir... � Hekime saldırı sorunları çözmez...
Sayın basın mensupları,
3 Ocak 2001, Çarşamba günü, saat 19.00�da Dr. Özkan Erdoğan ve Dr. Fatih Öner Kaya; aralarında, şartlı tahliye yasasından yararlanan bir kişinin de bulunduğu bir grubun saldırısına uğradı. Olay şöyle gerçekleşti: Saat 19.00�da terminal (son) dönem Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH) ve kalp yetmezliği nedeniyle başvuran ve 3. Dahiliye Servisi�ne kabul edilen Yusuf Özışık isimli hasta; yapılan tüm mühadalelere karşın kurtarılamamıştır.Hastayı yeniden hayata döndürmek için müdahale eden ve resüssitasyona (yeniden canlandırma) başlayan hekimler ise bu anda hasta yakınlarının saldırısına maruz kalmışlardır. Saldırganlar; Dahiliye Asistanı Dr. Özkan Erdoğan�ı kafasından yerlere ve duvarlara vurularak darp etmişlerdir. Arkadaşlarını saldırganların elinden kurtarmak isteyen hekimlerden Dr. Fatih Öner Kaya da bu sırada yumruklanmış ve dudağ patlamıştır. Kafatası kemiğinde kırık saptanan Dr. Özkan Erdoğan�ın bilinci kapanmış ve ilk müdahale; diğer nöbetçi hekimlerin sağladığı güvenlik altında yapılabilmiştir.
Toplumun büyük kesiminin karşı çıkmasına rağmen şartlı salıverme yasasını çıkaran hükümet, sağlığa yıllardır Afrika ülkelerinin gerisinde bütçe ayıran ve 5 Nisan tasarruf tedbirleriyle kadro sıkıntısı yaratan ve IMF politikalarına mahkum olan hükümetler ve vıcık vıcık popülizm kokan icraatlarıyla Sağlık ve Çalışma Bakanları, hekime saldırının asıl sorumlularıdır.
Tüm toplumu kucaklayan eşitlikçi, emeğine değer veren, sosyal devlet ilkesine sadık ve çağdaş bir sağlık sistemine ne yazık ki sahip olamayışımızın sıkıntılarını halkın büyük çoğunluğu ile birlikte hekimler de yaşamaktadır.
Bunlara ek olarak nitelikli bir tıp eğitimini içermeyen, bütün itirazlara rağmen hala �gecekondu� tıp fakültelerinde tıp eğitimi verilen ülkemizde sağlık hizmetlerinin tam bir kargaşa şeklinde yürümesinden en başta mesleğini bilimin gereklerine uygun sürdürmeye çalışan hekimlerin rahatsız olduğunun bilinmesini isteriz.
Zaman zaman hekimlere yönelik hiçbir bilimsel temeli olmayan iddia ve yorumlar ya da hekim hatası iddiaları ile ilgili özensiz, tek taraflı, adeta �yargısız infaz� türünden sansasyonel amaçlı yayınlar bizlerin tepkisini çekmekte, zaten çok zor şartlar altında çalışan sağlık çalışanlarının motivasyonlarını zedelemektedir. Bu tip tek taraflı yayınlar hekimleri rencide etmekle kalmamakta, aynı zamanda konu hakkında toplumu yanlış bilgilendirmekte, hekimler ve diğer sağlık çalışanlarını sistemin suçlusu olarak kamuoyuna tanıtmakta ve sağlık görevlilerini hedef göstermektedir. Bunun sonucunda sağlık hizmetlerinden yeterince yararlanamayan geniş toplum kesimleriyle hekimler ve sağlık çalışanları karşı karşıya gelmekte, gerçek suçlu ve sorumlular olan yanlış politikların uygulayıcıları aradan sıyrılmaktadır.
Biz hekimler elbette ki SSK sağlık hizmetlerinin daha nitelikli, daha insancıl ve çağdaş hale getirilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Bunun birinci koşulu, başta işçiler olmak üzere toplumun SSK sağlık kuruluşlarına sahip çıkmasıdır. Son yıllarda ihmal edilen yatırımların yapılması, SSK dispanserlerinin sayısı artırılarak hastanelere olan yığılmaların önlenmesi, SSK sağlık kuruluşlarında görev alan doktor ve diğer çalışanların çalışma koşullarının iyileştirilmesi, ekonomik gelirlerinin artırılması ve SSK sağlık hizmetleri bugün olduğundan çok daha iyi bir noktaya gelebilir.
�Çökert, kurtul� politikası yerini �Düzelt, hizmet ver� anlayışına bıraktığında çözümün uzak olmadığı görülecektir. Anayasamızdaki �sosyal devlet� anlayışı da bunu gerektirmektedir. Eğer hükümet edenler, Anayasa�ya sadakat yeminlerinde samimi ise...
Hastanelerde hekimlere yönelen, saldırılan önlenmesi için önerilerimizi kamuoyunun dikkatine sunuyoruz.
1. Sağlık kurumlarında güvenlik resmi kolluk kuvvetlerince sağlanmalı, var olan önlemler güçlendirilmelidir.
2. Kamu sağlık kurumlarında halen uygulanmakta olan �5 Nisan tasarruf tedbirlerinin� sonucu olarak gözlenen sağlık personeli sayısındaki azalma biran önce giderilmeli, bu tedbirler uygulamadan kaldırılmalıdır.
3. Yurttaşlarımız ve basın; son örneklerle giderek artma eğiliminde olan sağlık görevlilerine karşı saldırganca tutumlara tepki vermelidir.
Bizler, Dr. Özkan Erdoğan ve Dr. Fatih Öner Kaya�ya yapılan bu insanlık dışı saldırıyı kendimize ve hekimlik mesleğine yapılmış sayıyor; şiddetle kınıyoruz. Sağlıkçılara yönelik saldırılara sessiz kalmayacağımızı, hekimler olarak ortak tavır göstereceğimizi ve kişilik haklarımız ile can güvenliğimizi korumak için olayın takipçisi olacağımızı kamuoyuna duyuruyoruz.
Bu son saldırı ile beraber sağlık kurumlarında hekimlerin ve sağlık çalışanlarının can güvenliklerinin olmadığı bir kez daha açığa çıkmıştır. Sağlık Bakanlığı, Çalışma Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı başta olmak üzere ilgili tüm yetkili birimleri sağlık kurumlarında hekimlerin ve sağlık çalışanlarının can güvenliğini koruyacak önlemleri ivedilikle almaya çağırıyoruz. Saygılarımızla,
İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu SSK İstanbul Hastanesi Tabip Odası Temsilciliği
|