YÖNETİM KURULU�NDAN
Herşeye rağmen...
Mayıs ayında Diyarbakır�da Türk Tabipleri Birliği�nin Genel Yönetim Kurulu toplantısına katıldık. Üç ayda bir toplanan Genel Yönetim Kurulu, 54 Tabip Odası�nın temsilcilerinden oluşuyor. Son toplantının Diyarbakır�da yapılmasının özel bir anlamı vardı: Diyarbakır Tabip Odası Başkanı Dr. Mehmet Emin Uluğ�un hiçbir gerekçe gösterilmeksizin Kütahya�nın Tavşanlı ilçesine atanması.
Türkiye�nin dört bir yanından gelen 70�e yakın Tabip Odası yöneticisi, bu uygulamaya karşı Dr. Uluğ ve Diyarbakır Tabip Odası ile dayanışma içinde olduklarını gösterdiler. İstanbul Tabip Odası�nın, Başkanı ile birlikte üç Yönetim Kurulu üyesi tarafından temsil edildiği toplantıda son derece güzel ve etkileyici anlar yaşandı. Anadolu�da yaşayan insanları ırkçı milliyetçi yaklaşımlarla birbirine düşman etme çabalarına karşı kardeşlik, dostluk ve hekimlik değerleri öne çıktı. Ülkemizin birliğinin ancak böyle sağlanabileceği dile getirildi.
Diyarbakırlı hekim dostlarımız çok sıcak karşıladılar konukları. Onlar da bu dayanışmadan etkilenmişlerdi. Uzun yıllar Diyarbakır Tabip Odası Başkanlığı yapmış olan Dr. Mahmut Ortakaya, Tekirdağ�dan, İzmir�den, İstanbul�dan, Adana�dan gelen hekim temsilcilerin bu hareketini Atatürk�ün Samsun�a çıkışına benzetirken bu heyecanı yansıtıyordu. Yine Dr. Ortakaya, karşılaşılan haksızlıklara karşı Avrupa ve yabancı ülkelerde destek aramanın doğru olmadığını vurguladı. �Asıl çözüm bizim kendi ülkemizdeki insanlarla biraraya gelmemiz, derdimizi Türkiye�ye anlatabilmemizdir� derken Dr. Uluğ ile ilgili olarak konuyu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi�ne götürme önerilerine karşı çıktı.
Toplantının ikinci bölümünde her tabip odası temsilcileri gerçekleştirdikleri genel kurul çalışmalarını değerlendirdiler. Birçok tabip odasının genel kurulu formalite olarak yaptığı izlenimi doğdu. Van Tabip Odası Yönetim Kurulu ise çalışma raporu aklanmadığı için görevden alınmıştı.
İstanbul Tabip Odası Başkanı Prof. Dr. Orhan Arıoğul, Genel Kurulumuzun alışılmışın dışında yoğun eleştirilere sahne olduğunu, muhalefet temsilcilerinin yönetimin istifasını istediğini anlattı. Bu bakımdan Odamızın �ayrıcalıklı�bir konumu olduğu görüldü.
Ertesi gün yapılan Hasankeyf gezisine kalamadık ama Diyarbakır�dan İstanbul�a güzel duygularla döndük. Bunu da sizlerle paylaşmak istedik.
Amacımız, büyük bir özveriyle çaba gösteren hekimlerin azlığına rağmen ciddi üretimler yapılan İstanbul Tabip Odası�nda daha çok üyenin kendi mesleki ve sosyal yaşamına uygun görevler alabileceği bir ortamı hazırlayarak gücümüzü ve etkinliğimizi artırmaktır. Bu amaçla, Oda merkezinde iyi bir kurumsallaşma inşa edilirken üyelere dönük kanalları sonuna kadar açmayı sürdüreceğiz.
Düzeyli ve yapıcı bir muhalefetin Tabip Odası yönetimleri için her zaman yararlı olacağına inanıyoruz.
Kartal Eğitim ve Araştırma Hastanesi ameliyathanelerini kullanılamaz duruma getiren yangınla ilgili bir yardım kampanyası başlattık. Devletin kamu sağlık kurumlarına sahip çıkması gerektiğini vurgulamaya devam ediyoruz. Ancak bir kamu hastanesini sahiplenme duygusunu geliştirmek istedik. Ve bu ameliyathanelerden yararlanan hastaların ve eğitim gören asistanların sorunlarına kayıtsız kalamadık. Sizlerin de kampanyaya desteğinizi bekliyoruz.
Kartal Hastanesi�nde yangın çıktı. PTT Hastanesi ise uzun süreli kiralama yoluyla elden çıkarılmak istendi. Hekimler, hastanenin kamu mülkiyetinde kalmasını, ancak hizmet ve eğitim yönünden geliştirilmesini savunuyor. Yakacık DDY Hastanesi de önce kendi kaderine terkedilip sonra da �İyi çalışmıyor� bahanesiyle elden çıkarılmak istenen bir hastane.
Dünya Bankası ve IMF�nin baskıları bu yalnız bırakılmış kamu hastaneleri yanında SSK Hastaneleri gibi büyük  ve köklü sağlık kuruluşlarını da devletin sorumluluk alanı dışına çıkarmayı hedefliyor. SSK Hastaneleri basının bir bölümünün de desteğiyle çökertilmeye çalışılıyor. Bu hastanelere işçi sendikalarının da desteğini alarak sahip çıkma sorumluluğu en başta hekimlere düşüyor.
Genel Kurulumuzda basına da ilettiğimiz değerlendirmede, yeni meclis ve hükümetten devlet bütçesinden sosyal hizmetlere ve sağlığa daha fazla pay ayrılmasını beklediğimizi vurgulamıştık. Dikkat çektiğimiz bir başka konu, özellikle Sağlık Bakanlığı kadrolarında bir partizanlığın artacağı endişesi idi. Hükümetin ve bakanlıkların uygulamalarını özenle izlemeye devam ediyor, kaygıların boşa çıkmasını diliyoruz.
Temmuz maaş zamları Hekim Forumu baskıya girerken gündemdeki en sıcak konu. Bir ailenin geçinmesi için gerekli asgari aylık gelir, 250 milyon TL dolayında hesaplanıyor. Yani kamuda çalışan hekimlerin ortalama geliri, hâlâ yoksulluk sınırında. Bir hekim için gerekli eğitim ve kültürel giderleri, büyükşehirlerdeki yüksek kiraları da hesaplarsanız, durumun vehameti artıyor.
Toplumun ve hükümetlerin kamu sağlık kuruluşlarına verdiği desteği yetersiz buluyoruz. Kamuda çalışan hekimlere layık görülen ücretler trajikomik. Hekimleri ikinci işte çalışmaya zorlayan yaklaşımın, tıp eğitimi ve sağlık hizmetleri açısından son derece zararlı olduğuna inanıyoruz.
Türkiye, bu tutumunu değiştirmek zorunda. Hükümetlerin sağlık konusundaki olumsuz tutumlarında ısrar edebilmelerinin önemli bir nedeni de, meslek örgütü olarak yeterince güçlü bir baskı yapamamamızdır. İşte bunun için bireysel ve grup yaklaşımları bir kenara bırakarak kamu sağlığının ve hekimlerin bütününün yararını gözeten bir yaklaşımla güçbirliği yapmayı öneriyoruz.
Güçlü bir hekim örgütü için mali olanak şart. Bu yüzden bıkmadan aidatınızı ödemenizi hatırlatıyoruz.
Herşeye rağmen bu yazıyı güzel haberlerle noktalayalım:
Genç Tıbbiyeli Destek Bursları için oluşturduğumuz fon sayesinde bursiyer sayısını şimdiden 45�e çıkardık. Bu, hekimler arasındaki dayanışma duygusunun göstergesidir. Teşekkür ediyor, yeni katkılar bekliyoruz.
Kasım ayında kurulan İstanbul TabipOdası Spor Kulübü�nün basketbol takımı, üçüncü amatör kümedeki ilk yılında önce grup birincisi oldu, sonra da yükselme maçları sonunda ikinci kümeye çıktı. Nice başarılar diliyor, oynayanları ve takımı yalnız bırakmayan taraftarları kutluyoruz.
Yaz aylarına girerken iyi tatiller diliyoruz. Tatile çıkacak meslektaşlarımıza özellikle araç kullanırken dikkatli olmalarını hatırlatıyoruz.
Dostlukla.
*
*
TEMSİLCİLER KURULU�NDAN
Unutmayacağız
Haziran ayı toplantısında, 23 Mayıs 1980�de evinde öldürülen TTB Merkez Konseyi üyesi Dt. Sevinç Özgüner�i andık. O dönemde TTB Merkez Konseyi Genel Sekreterliği görevini yürüten, Odamız Merkez Delegasyon üyesi Dr. Şükrü Güner�in toplantıda yaptığı konuşmadan bir bölüm sunuyor, Sevinç Ablamızı bir kez daha sevgi ve saygıyla anıyoruz:
�Sevinç Abla, 1927 yılında Tarsus�ta doğdu. 1946 yılında Tıp Fakültesi�ne girdi. 1948 yılında İstanbul Yüksek Tahsil Gençlik Derneği�ne girdi ve yöneticilik yaptı. Bu dönemde, paralı üniversite ve Kore�ye asker gönderilmesine karşı mücadele verdi. Nazım Hikmet�e özgürlük kampanyalarına katıldı. 1951�de tutuklandı. Yasal olmayan bir şekilde gözaltında tutulduğunu söyleyen Özgüner, ifade vermemiş ve çıkarıldığı mahkemede beraat etmişti. 1957�de İ.Ü. Dişhekimliği Fakültesi�ne başladı. 1960 Nisan olaylarında üniversite gençliğinin yanında yer aldı. 27 Mayıs sonrası TİP�de çalıştı. 1967�de Türk Solu Dergisi�nin kuruluşunda bulundu. 1968�de Aydınlık Dergisi�nin çıkarılmasına katkıları oldu. 1978�de TTB Merkez Konseyi üyeliğine seçildi. 23 Mayıs 1980�de Mecidiyeköy�deki evinde gece yarısı 03.00�te kapısı kırıldı ve kurşunlanarak karanlık güçlerce öldürüldü. Eşi Vecdi Özgüner, saldırıda ağır yaralandı.
Sevinç Özgüner, 52 yaşında, geride onurlu bir mücadele, onu seven büyük bir dost kitlesi ve iki kız çocuk bırakıyordu. Bu öyle bir duygu ki, 19 yıldır her 23 Mayıs�ta mezarı başında hiç eksilmeden, artarak tazeleniyor.
Saldırıdan sonra TTB Merkez Konseyi, önlem almayan Emniyet örgütünü eleştirerek �Sevinç Özgüner, demokrasi mücadelesinde faşistler tarafından öldürüldü. Ama inançları öldürülmeyecektir. Arkadaşımızın uğradığı haince saldırı, hiç kimsenin hiç bir yerde can güvenliğinin kalmadığının yeni bir acı örneğidir. Tepkimiz yoğun ve sürekli olacaktır.� açıklamasını yaptı. Olay üzerine Kamu Eczacıları Derneği Genel Sekreteri Ayla Köktuğ da şöyle diyordu:�Savaş halinde bile öldürülmeyen sağlık emekçileri bugün ülkemizde planlı programlı bir şekilde öldürülmektedir. Bu cinayetler, meslek örgütlerinin faşizme karşı mücadelesini engelleyemez.�
Sevinç Özgüner, kararlı, tutarlı, mücadeleci ve özverili kişiliğiyle bizlere örnek olmuştur. Böyle bir kişiliği, 19 yıl sonra genç meslektaşlarımızla birlikte anmak, biraz da olsa tanıtabilmek fırsatını tanıyan Temsilciler Kurulu Divanı�na teşekkürlerimi sunarım.�
*
*
HEKİM FORUMU�NDAN
Bu sayımızın Dosya konusunu �savaş�a ayırdığımızda ve yazıları hazırladığımızda NATO�nun Yugoslavya�ya saldırısı sürüyordu. Bu satırları yazarken üçüncü ayını bitirmek üzere olan savaş hâlâ sürüyor. Şu sıralar �barış� görüşmeleri bir sonuç verecekmiş gibi görünüyor. Ama zavallı �barış� gelse bile, her zamanki gibi karşısında yanıp yıkılmış bir ülke, yoksulluk, ölüm ve gözyaşı bulacak. Siz bu yazıyı okuduğunuzda umarız barış �gelmiş� olur. Ancak biz bir kez daha öğrenmiş oluyoruz ki, güncelliğini yitirme korkusu yaşamadan, gönül rahatlığıyla gündeme yerleştirebileceğiniz başlıca konu her zaman �savaş� olacaktır. Çünkü ne mülteciler, ne ölenlerin ardında kalanlar, ne kayıp yakınları, ne de yıkılmış ülkelerde yaşayanlar için savaş hiç bitmiyor. Sizce Bosna savaşı ya da Körfez savaşı bitti mi?
Dergimizde geniş yer ayırdığımız diğer bir konu, Mayıs ayında yapılan İstanbul Tabip Odası Ara Genel Kurulu sırasında ve sonrasında yaşanan geniş tartışmalar. �Hekim Forumu�nun Genel Kurul sürecine damgasını vuran temel tartışmaları kapsamlı iki yazıyla ve iki değişik bakış açısından yansıtarak Odamızın demokratik yapısı içindeki görevini de yerine getirmiş olduğunu düşünüyoruz.
Çok önemli olduğunu düşündüğümüz �Dr. Oktar Babuna ve Kemik İliği Bankası� hakkındaki tartışmayı Gündem sayfalarımızda bulacaksınız. Bu sayımızda konuyla ilgili kapsamlı değerlendirmelere yer veriyoruz ve konunun en önemli tartışma mekanlarından birinin bu derginin sayfaları olduğunu vurgulamak istiyoruz.
Forum Dosyası�nda �ayın karanlık yüzü�nün son yazıları yer alıyor. Gelecek sayıdan itibaren birkaç sayı boyunca demokratik kitle örgütü, sivil toplum kuruluşu, hükümet dışı kuruluşlar gibi isimler verdiğimiz ve aralarında kendi hekim örgütlerimizin de bulunduğu örgütlenmeler üzerine bir tartışma başlatacağız. İlgilenenlere şimdiden duyurulur.
Dünya Forumu�nda, yurtdışından katkılarını sürdüren arkadaşımız Ali Serdar Fak�ın yolladığı bir yazı var. Size çok tanıdık gelecek, �Di Bella olayı�nı kaçırmayın! Meslektaşımız, romancı Kaan Arslanoğlu ile yaptığımız söyleşiyi ve bu fırsattan istifade, Arslanoğlu�nun kitaplarını da kaçırmamanızı önerelim bir de.
Sayfa yetersizliği nedeniyle bu sayımızda �Müzik, Kitap ve Diğerleri� ile �Satranç� sayfalarına ve bekleyen bazı tartışmalarla gündem konularına yer veremiyoruz. Okurlarımızdan ve yazarlarımızdan özür dileriz. Ayrıca geçen sayımızda Dünya Forumu�nda Dr. Ali Serdar Fak�ın �Afganistan�da kadın sağlığı ve hakları� başlıklı Jama�dan çevirdiği yazının son iki satırını yok etmek gibi; Dr. Kıvanç Çefle�nin hazırladığı satranç köşemizde taşları kafamıza göre yerleştirmek gibi; Hekimlik Mesleği Etik Kuralları�nı yayınladığımız sayfaların dizgi tashihini ihmal etmek gibi... yaptığımız küçük (!)hatalardan ötürü de özür diliyoruz.
Hekim Forumu, aynı zamanda hem Türkiye�nin en büyük Tabip Odası�nın yayın organı, hem de ülkenin en çok okunan aktüel hekim dergisi olmanın zorluklarını -teknik ve parasal nedenlerle- yaşamaya devam ederken, okurlarından da anlayış bekliyor elbette. Siz yine de bize bakmayın:Anlayış göstermek yerine katkıda bulunmayı, eleştirmeyi ve yazı göndermeyi seçmeniz bizi çok daha fazla motive edecektir.
Savaşsız günler dileğiyle.
*
*
DOSYA
Savaş insanı vuruyor!
Dr. Ümit ŞAHİN
Kosova�da yaşananlar bizi bir kez daha savaş üzerine düşünmeye zorluyor. Soğuk savaş döneminin kapanmasının üzerinden geçen yaklaşık 10 yıl, dünyaya barış getirmedi. Ancak savaşın önce nedenleri ve içeriği, sonra da şekli değişmeye başladı. Artık dünya savaşlarının ya da Arap-İsrail savaşları ve İran-Irak savaşı gibi geç örneklerde görülen devletler arası sınır savaşlarının yerini, etnik temele dayalı iç ya da sınırlı dış çatışmalar, son dönemde de �uluslararası toplum�un �hava operasyonları� almış gibi görünüyor. Bu son kategorinin en son örneği şu sıralar Yugoslavya�da yaşanıyor ve adına istendiği kadar savaş denmesin, bu bir savaş. Ve aslında iddia edildiği gibi hava savunma sistemlerini, askeri hedefleri, stratejik tesisleri ya da radar istasyonlarını değil, savaş bizzat insanı ve insanlığı vuruyor.
Miloseviç rejiminin önce Bosna�da, şimdi de Kosova�da sahneye koyduğu soykırım amaçlı savaş bir yanda, NATO�nun operasyon adı altında yürüttüğü ağır ve bir ülkeyi bütünüyle tahrip etmeye yönelmiş savaş öbür yanda duruyor. Birinden birini seçmeniz gerekir mi?Eğer insanın yanında durmanız gerekiyorsa, hayır. Çünkü savaş insanı vuruyor, faili kim olursa olsun savaşın asıl kurbanları başta kadınlar, yaşlılar ve çocuklar olmak üzere tüm insanlar oluyor. Ölümlerin yanısıra milyonlarca insanın göçe zorlandığı, yabancı ülkelerde mülteci statüsünde yaşamak zorunda bırakıldığı, ülkelerinde kalan insanların da başta beslenme ve sağlık hizmetleri olmak üzere tüm insani gereksinimlerini karşılamaktan uzak şartlarla başbaşa kaldıklarını unutmamak gerekiyor.
Mülteciler, yani zorunlu göç kurbanları, sağlık hizmetlerine ulaşma, yeterli beslenme ve gelecek güvencesi açısından çok yetersiz koşullar altında bulunuyorlar. Mülteci kamplarında yetersiz sanitizasyon, temiz su bulunmaması gibi temel sorunlar nedeniyle bulaşıcı hastalıklar görülüyor, sağlık açısından risk altındaki insanlara ve yaralılara düzenli bir sağlık hizmeti sunulması için yeterli olanaklar sağlanamaması her türlü sağlık sorununu ağırlaştırıyor.
Zorunlu göçün en son kurbanları Kosovalılar. Mülteci olarak yaşamak zorunda bırakılan Kosovalı Arnavutlar bir yanda, ülkelerinde kalan insanlar da aylardır büyük yokluklar ve baskılar altında yaşıyorlar. Kosovalı Arnavut hekimlerin bildirdiğine göre, kırsal kesimde değil doktor ve ilaç, yiyecek bulmak bile artık mümkün değil. Üstelik NATO saldırısı başlamadan önceki dönemden beri hastanelerde görevli Arnavutlar işten çıkartılmış, Sırp yetkililer Arnavut hastalara bakılmasını engelliyorlar. PHR(İnsan Hakları İçin Hekimler Örgütü)Arnavut hekimlerin de sürekli taciz edildiğini, en az üç hekimin işkenceyle öldürüldüğünü bildiriyor. Şu anda şehirlerde hem sokağa çıkmak tehlikeli olduğu, hem de hastaneler Arnavutlara kapalı olduğundan, insanlar hiçbir şekilde sağlık hizmeti alma şansına sahip değiller.
Balkanların bir türlü dinmeyen etnik kargaşası bizi de farkında olmasak da içine almış durumda:Türk jetleri bombardımana katılıyor, Türkiye�deki üsler NATO uçaklarına tahsis ediliyor, yani biz de resmen savaş halindeki bir ülkede yaşıyoruz. Bu savaş ve savaş öncesi sürdürülen sistemli soykırım bir yandan Kosovalı Arnavutların ülkelerinden sürülmelerine ve kalanların da belirsizlik içinde yaşamasına neden olurken, Yugoslavya�ya yönelik bombardımanlar da, yerleşim yerlerini, hatta hastane ve hapisaneleri vuruyor, bir bilgisayar oyunu gibi askeri tesis olduğu �sanılan�hedeflere gönderilen füzelerle 99 model bir kanlı oyun tüm dünyada insancıl savaş (!)olarak yutturulmaya çalışılıyor. Bu arada bombalanan kimyasal tesisler, fabrikalar ve petrol rafinerileri büyük bir ekolojik felaketin sinyallerini de yollamaya başlamış bulunuyor.
MÜLTECİLER
Birleşmiş Milletler Sözleşmesi�nde (1951) mülteci �Irkı, dini, milliyeti veya belirli bir gruba mensubiyeti ya da siyasal görüşü nedeniyle zulme uğrayacağı yolunda haklı bir korku taşıyan ve vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve o ülkenin korumasından yararlanamayan ya da aynı korku yüzünden yararlanmak istemeyen kişi� olarak tanımlanıyor. Afrika Birliği Örgütü�nün tanımı ise (1969) daha yalın:�Mülteci deyimi, dış saldırı, işgal, yabancı egemenliği veya vatandaşı olduğu kendi ülkesinin bir bölümünde ya da bütününde kamu düzenini ciddi bir biçimde tehdit eden olaylar yüzünden, ülkesi dışında başka bir yere sığınmak için yaşadığı yerden ayrılmak zorunda kalan her insanı kapsar.�
Bu tanımlardan yola çıkılarak dünyada kaç kişinin mülteci olarak yaşamak zorunda olduğunu hesaplamak çok kolay değil. Birleşmiş Milletler�in 1997 yılında verdiği sayılara göre zorunlu göç kurbanı kişi sayısının tüm dünyada 50 milyonu aştığı sanılıyor. Bunlardan 22 milyonu Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği�nin koruması altında bulunuyor.
Mültecilerin dünyada en yaygın olarak bulundukları yerler arasında Filistin (şu anda 3.2 milyon Filistinli hâlâ mülteci olarak yaşıyor), Cezayir (çoğu Batı Sahara�dan), Meksika (çoğu Guetamala�dan), Fildişi Sahili, Gine, Zaire, Uganda, İran ve Pakistan (Afganistan�dan gelen 1 milyon kişi Pakistan�da, Irak ve Afganistan�dan gelen yaklaşık 2 milyon kişi ise İran�da yaşıyor), Nepal, Tayland, Hindistan, Etiyopya ve Sudan sayılıyor. Görüldüğü gibi mültecilerin en yoğun olarak yaşadığı ülkelerin hepsi de yoksul ülkeler. Son zamanların en büyük mülteci akını 1994 yılında Ruanda�da yaşanmış ve 1.5 ay içinde 500.000 insanın öldürülmesiyle sonuçlanan büyük katliamın ardından yaklaşık 1.750.000 kişi Zaire, Tanzanya ve Burundi�ye sığınmıştı. Körfez Savaşı sırasında ise geçici ya da kalıcı olarak yer değiştiren kişi sayısının 5.5 milyon civarında olduğu sanılıyor.
Kosova�da yaşanmakta olan savaş ise 19 Mayıs 1999 itibariyle yaklaşık 750.000 kişiyi mülteci durumuna düşürdü, bunun yaklaşık 16.000�i Türkiye�de bulunuyor.
Türkiye�de ayrıca ağırlıklı olarak Irak, İran, Somali gibi ülkelerden gelen çok sayıda mülteci bulunuyor. Ancak Türkiye yasaları, bu gibi ülkelerden gelen sığınmacıları ancak geçici statüde kabul ediyor. Bu kişiler çalışma izninden yoksun ve çok küçük bir yardımla zor şartlar altında yaşamaya çalışıyorlar. Türkiye�ye bazı dönemlerde yoğun mülteci akınları da olmuştu (örneğin Bulgaristan�dan gelen Türkler ve Irak�tan gelen Kürtler).
Kendi ülkesi içinde zorunlu göçe zorlanan yani mülteci sayılamayacak zorunlu göç kurbanı kişilerin sayısı ise 30 milyon olarak kabul ediliyor. Dünyada zorunlu iç göçün en çok yaşandığı ülkeler ise Bosna, Türkiye, Liberya, Sierra Leone, Kolombiya, Angola, Burundi, Azerbeycan, Afganistan, Myanmar, Sri Lanka, Irak ve Sudan. Türkiye�de sayısı tartışılmakla birlikte çok sayıda zorunlu iç göç mağduru olduğunu biliyoruz.
HAYIR DE!
Savaşın dört dörtlük bir portresini çizmek kolay değil. Savaşın asıl nedeni olan tüm egemenlik ilişkilerini, devletlerarası hesaplaşmaları, sistemin, başta da silah endüstrisinin küresel çıkarlarını düşünmeden savaşın suretini yansıtamayız aynamıza. Öte yandan Kosova örneğinde olduğu gibi yakılıp yıkılan köyler, bir halkın planlı şekilde yok edilmesi, totaliter bir rejimin kanlı yüzü olarak karşımıza çıkar.
Son 8 yılın Irak deneyimi, bize çok acı bir şekilde bir kez daha devletler arasındaki savaşın nasıl insanların yaşamını, sağlığını ve geleceğini yok ettiğini gösterdi. Tüm bu deneyimlerin karşısına koyabileceğimiz tek gücümüz, insan yaşamının üstünde hiçbir değeri kabul etmeme ve hayır deme gücü olabilir ancak. Nazi ordusunda savaşa gönderildikten sonra ülkesine dönen ve 1947�deki ölümüne kadar savaşın karşısındaki en güzel satırları yazan Wolfgang Borchert�i okumak için bugünden uygun zaman olabilir mi?
�Sen. Makinanın başındaki adan ve atölyedeki adam. Sana yarın su boruları ve tencereler yerine çelik kasklar ve makinalı tüfekler yapmanı emrederlerse, yapılacak tek şey var:
Hayır de!
Sen. Laboratuvardaki bilimadamı. Sana yarın eski yaşama karşı yeni bir ölüm keşfetmeni emrederlerse, yapılacak tek şey var:
Hayır de!
Sen. Hasta yatağı başında duran doktor. Sana yarın savaşacak erkeklere sağlam raporu vermeni emrederlerse, yapılacak tek şey var:
Hayır de!
Sen. Odasında oturan ozan. Sana yarın aşk şarkıları yerine nefret şarkıları söylemeni emrederlerse, yapılacak tek şey var:
Hayır de!�
*
Dr. Rukiye Mehmedi ile ropörtaj:
Kosova�dan NATOsaldırısı başlamadan bir gün önce kaçarak ailesiyle birlikte İstanbul�a gelen Gösüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Rukiye Mehmedi ile görüştük. Görüşmede Dr. Mehmedi�nin Kosova�da nakliyat işiyle uğraşan eşi Blerim Mehmedi ile çocukları Bardh ve Besar�da bulunuyordu. Rukiye Mehmedi�yle Kosova�da Yugoslavya�nın parçalanması öncesinde sağlık hizmetlerinin ne durumda olduğu, daha sonra bu alanda ne gibi gelişmelerin yaşandığından başlayarak, Sırp saldırılarının sağlık hizmetlerini nasıl etkilediğini, hastanelerdeki durumu, burada ne gibi sorunları olduğunu ve dönmeyi düşünüp düşünmediklerini sorduk:
Bundan 10 yıl önce herkesin bir işi vardı, işlerinden atılmamışlardı. Sağlık karneleri vardı, hastaneler ve ilaç ücretsizdi. 1991�de Kosova�da Arnavutlar işlerinden atılmaya başladılar ve sağlık güvenceleri kalmadı. Herşey ücretli oldu. Bu nedenle Kosova�da pratisyen doktorların çalıştığı, haftada bir de uzmanların çalıştığı Madam Teresa Vakfı sağlık merkezi açıldı. Burada ve hatta evlerimizde hasta muayene ediyorduk. Ancak burada röntgen ve laboratuvar yoktu. İlaç ise dış yardım olarak geliyordu.
1991�den sonra infeksiyon hastalıklarında artış görüldü. Örneğin ben Doctors of the World adlı bir insani yardım kuruluşuyla tüberküloz taramasına katıldım ve tüberkülozlu hasta sayısının çok arttığını biliyorum. Bunun nedeni de yoksulluktu. 10 kişilik, 12 kişilik büyük aileler tek bir odada yaşıyorlardı. Bir ailede 3-4 kişi tüberküloz hastası çıkıyordu. Bütün bir aileye tedavi uygulamak gerekiyordu. Kadınlar en kötü durumdaydılar.
Savaş döneminde sağlık hizmetleri en çok köylerde bozuldu. Çünkü Sırp saldırıları sonucunda bütün köy yer değiştiriyordu. Köylerdeki sağlık ocaklarında doktor kalmamıştı. Doktorlar görevlerini yapamıyorlardı, kaçan doktorlar geri dönemiyorlardı. Köylerde sağlık hizmeti vermeye devam eden doktorlara polis baskısı vardı. Örneğin bunlardan biri Dr. Letzi işkenceyle öldürüldü.
Priştina�da devlete ait eğitim hastanesinde Arnavutlara bakılmıyordu. Önceden hastanede yapılan doğum sayısı örneğin, ayda 300-400�den ayda 3�e-4�e düştü. Ben de çocuğumu arkadaşımın muayenehanesinde doğurdum. Benim kızkardeşim hamileyken yatırıldı bu hastaneye. Ateşi çıkmış, lökositi düşmüş, hastanede hiçbir şey yapılmıyor. Zaten ilk çocuğunu da böyle kaybetmişti. Arkadaşıma danıştım ve bir gün kızkardeşimi hastaneden kaçırıp Belgrad�a bir profesöre, benim hocama gönderdik. Doğum yapıldığının ertesi günü kızkardeşim infeksiyondan öldü. Hiçbir müdahale yapılmamıştı Priştine�de. Ben doktorum, kimbilir başkalarına ne yapılıyordu. Devlet Hastanesi�nde doktorlar hastalara bakmak için çok büyük paralar istiyorlardı. Örneğin UÇK�lı yaralı gençlere hastanelerde bakılmadığını gördüm. Hastanede polisler bu gençlere işkence yapıyorlardı.
Tito zamanında Sırplarla biz çok iyi arkadaştık. Birbirimize ayrı gözle bakmazdık. Aramızda Sırp varsa hepimiz Sırpça konuşurduk. Sonra bu ayrılığı onlar başlattı. Onlar sizi sevmezse, siz onları nasıl seveceksiniz?
Makedonya�daki kamplarda durumun çok kötü olduğunu haber alıyoruz. Benim doktor arkadaşlarım orada Kosivar�da bir camide çalışıyorlar, hasta bakıyorlarmış. Makedonya�da kamp dışında da çok Kosovalı var.
Biz burada çok iyi karşılandık. Bir sorunumuz olduğunda, örneğin oğlumun klavikulası kırıldı, özel hastanelerde bize ücretsiz baktılar. Yalnız bize tek bir kimlik verdiler. Eşime ait ve ben tek başıma dışarı çıktığımda kimliksizim. Çalışma iznimiz de olmadığı için, bekliyoruz.
Ben Kosova�ya geri döneceğim ama herkes dönmeyebilir.  Diğer doktorlardan dönmeyen olabilir. Ben de bir zamanlar sadece çocuklarım için yurtdışına gitmek istedim. Ancak şimdi herşey düzeldikten sonra yine Doctors of the World�un tüberküloz projesinde çalışmayı düşünüyorum. Zaten o projeye izin çıkmıştı ve proje başlamıştı ama bazı köylere girmemize izin verilmiyordu. Ben 15 senedir hastanede çalışıyorum ve tıp fakültesine para için girmiş değilim.
Röportaj: Dr. Ümit ŞAHİN, Dr. Önder ÖZKALIPÇI
*
Körfez Savaşı ve ambargo sonrası Irak�ta halk sağlığı
1991 Körfez Savaşı ve ardından başlayarak hâlâ sürdürülen ekonomik yaptırımlar Irak�ta halk sağlığı düzeyini ve sağlık hizmetlerini çökme noktasına getirdi. Körfez Savaşı sonrasında, Ağustos 1991�de 87 uzman tarafından Irak�ta yapılan bir inceleme gezisinde ülkenin çeşitli bölgelerinden seçilen geniş bir örneklem kullanılmış. Aşağıda bu çalışmanın sonuçlarının yanısıra, WHO, UNICEF ve FAO�nun çeşitli raporlarından alınan veriler derlenmiştir:
� Iraklı çocuklar arasında mortalite hızı yaklaşık üç katına çıktı. 5 yaş altı çocuk ölüm hızı 1990�da 1000 canlı doğumda 27.8 iken 1991�de 104.4�e çıkmış. Artış %380. 1 yaş altı mortalite hızı ise 1990�da 1000 canlı doğumda 22.7�den 1991�de 80�e çıkarak %350 artmış. 5 yaş altı mortalite hızının 1991�den 1996�ya kadar 5 kat daha arttığı bildiriliyor.
� Malnutrisyon en önemli sorunlardan biri. Çocukların yaklaşık %29�u malnutrisyonlu. WHO�ya göre 5 yaş altı 3.3 milyon çocuk var ve 900.000 çocuğun malnutrisyonlu olduğu, bunların 118.000�inin orta ve ağır düzeyde olduğu hesaplanıyor.
� Temiz içme suyu bulunmaması ve kötü sanitasyon, suyla bulaşan hastalıklarda, kolera, tifo,dizanteri ve gastroenteritlerde büyük artışlara neden oluyor. Hepatit, menenjit ve aşılama programlarının çökmesi sonucu kızamık ve polyoda büyük artışlar oluyor. Bulaşıcı hastalıklardaki bu artış ve yetersiz beslenme bebek ve çocuk ölümünün başlıca nedeni. Nüfusun büyük kısmı yarı açlık düzeyinde beslenebiliyor.
� İlaç ithalatında %90 düşme var. Ekonomik yaptırımlar başlamadan önce yıllık 360 milyon $ olan ilaç alımı 1996�da yalnızca 33 milyon $. Antibiyotiklerin bulunmaması basit enfeksiyonlardan ölümleri arttırırken insülin yokluğu nedeniyle Tip I diabetli çocuklar ölüyor, antianginal ilaçların olmaması koroner arter hastalıklarından ölümleri arttırmış bulunuyor. Hastanelerde su ve deterjan yokluğu nedeniyle sanitasyon çok zayıf. Anestezik ilaçların olmaması nedeniyle basit ameliyatlar yapılamıyor.
� Çocuklarda psikolojik değerlendirme amacıyla yapılan bir çalışmada ise okul çocuklarında anksiyete, stres ve davranış bozukluklarına yaygın olarak rastlanmış. Örneğin görüşülen çocukların 2/3�ü yetişkin çağa kadar yaşayacaklarına inanmıyorlar, %80�i ise anne babalarının ölümünden endişe ediyorlar. Çocukların %80�i bir bombardımana tanık olmuş.
� Aynı çalışmada değerlendirilen kadınların %57�sinde sağlık sorunu olduğu saptanmış.
Not:Aşağıdaki e-mail adresine �subscribe iac list� konulu bir mesaj gönderirseniz, Irak hakkındaki tüm Birleşmiş Milletler gözlemci raporları da dahil farklı bilgilere ulaşabilirsiniz: Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
*
Savaş ve hekimler
Dr. Veysi ÜLGEN
Antik çağın hekimi Hipokrat, ikibin küsur yıl önce tıp bilimi ile uğraşmanın yanında hekimlere mesleki bilgilerle beraber mesleğe bağlılık yeminini de miras bırakmıştır. Hipokrat Andı ya da �mesleğe bağlılık yemini� mesleki ihtiyaçların sonucu ortaya çıkmıştır.
Hipokrat; köleci üretim ilişkilerinin hakim olduğu, derin sınıfsal çelişkilerin ve kavimler arasında savaşların yaygın olduğu bir dönemde yaşamıştır. En başta savaşların insan ve toplum sağlığına verdiği zararlar hekimlerin sorumluluklarını artırınca, tıbbi kuralların oluşması da kaçınılmaz olmuştur.
Dünya Tabipler Birliği 35. Genel Kurulu�nda geliştirilen mesleğe bağlılık yemininin teması; din, dil, ırk, parti politikaları ya da toplumsal durumlarla ilgili farklılıklar gözetmeksizin sağlık hizmetini herkese -koşullar ne olursa olsun- ayrımsız sunmadır. Günümüz dünyası devam eden yöresel ve bölgesel savaşlar, kitlesel iç ve dış zorunlu yer değiştirmeler, sınıflar arasındaki çelişkilerin yarattığı çatışmalar; yaygın insan hakları ihlalleriyle Hipokrat�ın yaşadığı tarih diliminden farklı bir görünüm sunmuyor.
Kendi yaşamını insanlığın hizmetine adayacağına bütün varlığı ile yemin eden hekimleri ülkemiz ve dünya gerçekliğinde ciddi sorumluluklar bekliyor. Eldeki hekimlerin en büyük güvencesi ve moral kaynağı uluslararası düzeydeki insan hakları ile ilgili tıbbi etik standartlarıdır. Başta Dünya Tabipler Birliği olmak üzere uluslararası meslek birlikleri; temelinde Hipokrat�ın ünlü �önce zarar verme� ilkesi bulunan tıbbi etik kurallarını içeren belgelerini yayınlamışlardır.
Savaşlar, zorunlu iç göçler, kitlesel mültecilik, işkence ve her türlü kötü muamelelere karşı hekimlerin tavrı: Dünya Tabipler Birliği�nin Tokyo Deklarasyonu; insan hakları, kimyasal ve biyolojik silahlar, silahlı çatışma dönemlerine ilişkin kuralları içeren bildirgeleri; Avrupa tabip birliklerinin �Avrupa Tıp Etiği� Bildirgesi, Birleşmiş Milletler Tıp Etiği İlkeleri�nde belirlenmiştir.
Yine konu ile ilgili 1949�da kabul edilen dört Cenevre Konvansiyonu ve 1977 tarihli ek iki protokol, 1985�de işkence ve zalimce, insanlık dışı ya da aşağılayıcı uygulamalara karşı Birleşmiş Milletler Konvansiyonu, Avrupa Sosyal Şartı da hükümler içermektedir.
Tüm bu bildirge ve antlaşmaların savaşlar ve sonuçları ile ilgili ortak hükümleri özetle şöyle:
� Hasta ve yaralı silahlı kimseler ve siviller korunmalı, insanca davranılmalı ve gecikmeden tıbbi bakımı sağlanmalı,
� Sağlık çalışanı tıbbi görevlerini yerine getirirlerken, saygı gösterilmeli, korunmalı ve desteklenmeli,
� Yaralı ve hastalara, sadece tıbbi temelde ayrım yapılmalı, tedavi sırasında diğer özellikleri bağlantılı dikkate alınmamalı,
� Tıbbi personel, yaralanan kişilere tıbbi bakım sağladıkları ya da tıbbi etik ilkelerine aykırı tıbbi davranışı reddettikleri için cezalandırılmamalı,
� Yaralı, hasta, savunmasız savaşçı ve sivillere yapılan saldırılar yasaklanmalı; gözaltında bulundurulduklarında bile tam ve eksiksiz muayene imkanlarının yaratılması sağlanarak bununla ilgili hükümet kurumları ve hükümet dışı organizasyonlar zorlanmalı,
� Tüm bireyler, baskıları bu krizlere sebep olan hükümetlerden yetki almaksızın doğrudan mülteci ve vatandaşlara yardımlar sağlanması konusunda çaba sarfeder hükümlerini de getirmiştir.
Silahlı çatışma ve mültecilerle ilgili özet olarak verdiğimiz uluslararası bildirgeler bunlarla sınırlı değildir. Her hekimin mesleği gereği tüm bu bildirge, yönerge ve antlaşmaları mutlaka bilmesi gerekiyor (bkz. TTB Sağlıkla ilgili uluslararası belgeler).
Bu uluslararası belgelerin ulusal anlamda bağlayıcılığı ile ilgili bilgiler ise yeterince bilinmiyor. Anayasanın 90. maddesi, devletin imza koyduğu uluslararası antlaşmaların iç hukukta da geçerli olduğunu hükmetmektedir. Yukarıda belirttiğimiz uluslararası bildirgeleri Dünya Sağlık Örgütü ve Birleşmiş Milletler yasal anlamda bir takım sözleşmelere dönüştürmüştür.
Bir kısım antlaşmalara, geçmiş hükümetler tarafından imza da konmuştur. Eksik olan, iç hukukta yasa ve iç yönetmeliklerin bu uluslararası tıbbi etik kurallara göre yapılmamış olmasıdır. Salt tıp alanında değil diğer alanlarda da benzer durumlar yaşanıyor. Dış ilişkilerde kabul gören evrensel anltaşmaların iç hukuk düzenlemeleri yıllar sonra ya ihtimalen gerçekleşiyor, veya hiç gerçekleşmiyor. İç hukuk düzenlemelerinin yapılmamış olması, bu kuralların olduğu gibi yasal anlamda bağlayıcı olduğu anlamına geliyor. Ancak hekim kitlesinin büyük kesimi bu konuda bilgisizdir. Bunun nedenleri üzerinde bir tartışma yaratmakta fayda vardır.
Mevcut yürürlükteki yasa ve yönetmelikler evrensel tıbbi etik ilkelerine yanıt olamıyor. Bu ilkeler doğrultusunda iş yapan hekim ve diğer sağlık çalışanları idari cezalarla, kolluk güçlerinin baskısıyla karşılaşabiliyorlar. Yine yargı mekanizmaları tarafından cezalandırılıyorlar (bkz. TTBMerkez Konseyi�nin Güneydoğu Raporu, Tüm Sağlık-Sen�in Savaş ve Sağlıkçılar, SESHer zaman yaşamak vb.)
Hekimlik mesleğindeki kimlik erozyonu ve sağlık hizmetlerinin içinde bulunduğu yığınsal sorun, hekimler arasındaki farklılaşma; ekonomi ve akademik sorunlar hekimleri evrensel tıbbi etik ilkelerine karşı duyarsız kılabiliyor.
Ulusal bazda genelde uluslararası belgelere karşı bir ön yargı ve karşı duruş da söz konusu olabiliyor. Ancak bu konudaki tutumun sadece temel insan hakları ile ilgili (tıp etiği ilkelerini de kapsıyor)olması ilgi çekicidir. (Çok uluslu tekellerin bütün dünya ülkelerinin yerli sermayeleri ile bütünleştiği ülke ekonomilerini bu tekellerin sınırları tanımadan belirlediği ve yerelden bölgesele savaşlara neden olduğu gerçekliğine karşı aynı tavır konulamıyor).
Şiddetin ve ırkçılığın egemenlerce kışkırtıldığı ülkemiz gerçekliğinde şiddetin kendisine ve sonuçlarına, ırkçılığa varan milliyetçiliğe karşı hekimleri önemli sorumluluklar bekliyor. Bu da mesleğimizi devletten, her türlü siyasi grup ve güçten, kişi, kurum ve inançtan bağımsız, insanların en sağlıklı biçimi ile yaşamasından yana taraf olmaktır.
*
Bosna�dan aklımda kalanlar ya da �Yurtta sulh, cihanda sulh�
Dr. Önder ÖZKALIPÇI*
Bosna�daki toplu mezar açma ve kayıp kişilerin postmortem kimliklendirilmeleri çalışmalarına katılmak için başvurumun Physicians for Human Rights örgütü tarafından kabul edilmesi beni göklere uçurdu.
Mazoşizm masterimi yapmak için bana bir fırsat doğmuştu. Ayrıca iyi sıhhatte olsunlar sayesinde işsizdim. Buradan aldığım ücret ile kendime bir bilgisayar da alabilecektim. Bundan iyisi... can sağlığı idi.
İstanbul�dan Adli Tıp Kurumu�ndan Bülent ile birlikte ayrıldık. Hoş bir uçak yolculuğu sonrası Zagrep�e inişimiz Zagrep�te Sırp anne Hırvat babaya sahip ve bir Boşnak�la evli Dr. Igor ile tanışmamız (Igor tarafından karşılanmamız)ve çalışma ekibinden diğer arkadaşlarla geçirdiğimiz ilk gün herhangi bir Avrupa kentinde geçirilen hoş bir gündü.
Hemen şu soruyu sordum? Hani nerede şu zalim savaşın izleri... Şu Zagrep sokaklarının İstanbul�dan farkı ne?
Evet fark var ama pozitif anlamda. Sokaklar daha temiz, her Avrupa kentinde olduğu gibi sokaklarda daha çok kadın var, yalnız burada kızıl saçlı kadın oranı daha fazla. Ve tabii her Avrupa başkenti gibi heykeller ve parklarla dopdolu...
Zagrep�de yaşanan savaşı anımsatan iki şey farkettim. Biri kentin bazı bölgelerinde çok uluslu güce ait üniformalı askerlere rastlamak, diğeri de Birleşmiş Milletler karargahının önüne Zagrep�ten savaş sırasında kaybolan her kişi için bir üzerine kaybolanının isminin yazıldığı ufak bir tuğla konularak örülmüş ve üzeri mumlar ve çiçeklerle donatılmış yüz metreden daha uzun ve bir-birbuçuk metre yüksekliğindeki duvar. Evet Zagrep�te savaşa ilişkin gözüme çarpan tek etkileyici şey bu idi... Bir de özellikle markın ve doların oldukça yaygın kullanımı. Hemen heryerde her şey hem yerel para ile hem de markla fiyatlandırılmıştı.
Ertesi gün yola çıkmadan önce Birleşmiş Milletlere başvurup �UN� (Birleşmiş Milletler) visitor kartlarımızı alırken bize Bosna�daki mayınlar üzerine kısa bir bilgilendirme brifingi yapıldı. Daha sonra da yola çıktık. Ben, Bülent, Igor ve ABD�li iki antropolog ve UNgörevlisi Hintli şoförümüzle yola koyulduk. Efendim neymiş Bosna�da 8 milyon civarı mayın gömülü imiş, hiçbir zaman anayoldan çıkmamalı imişiz... Savaş sonrası her yıl yüzlerce kişi sakat kalıyormuş. İlk gün mayınla ilgili bilgilendirmeyi pek ciddiye almadım. Ne de olsa Amerikalılar herşeyi çok abartırlar diye düşündüm.
Tabii ki bugün izlenimlerimin ne kadar yanlış olduğunu anlamış bulunuyorum. Öyle bir yaşam düşünün ki her gün geçtiğiniz yolun üzerinde bir çok özel işaret ve uyarı şeritleri ile işaretlenmiş ve burada mayın olabilir yazıları var. Ve siz bu uyarılara uymak zorundasınız.
Uymaz iseniz şey oluyor... Patlıyor!
Yaşadığınız yerde bir anlamda güvenli labirentler belirlenmiş bu labirentlerin dışına çıkmayı denemek çok riskli. Bu Sarajevo gibi Bosna�nın en büyük ve güzel kentinin içinde de böyle, yemyeşil çok görkemli manzaralara-güzelliklere sahip rengarenk çiçeklerle bezeli dağların tepelerinde de böyle. Dağ tepesinde araçların sürekli geçtiği yerlerden çıkmadığınız sürece bir tehlike yok. Ama yoldan 15 metre içeride bulunan bir çiçeği görüntülemek isterseniz hayatınızı riske atmanız gerekiyor. Ve bu realite ile bir gün beş gün değil sürekli yaşamanız gerekiyor. Aradan 4 yıldan fazla zaman geçmesine, mayın temizleme projelerinde milyonlarca dolar harcanmasına rağmen Sarajevo kent merkezindeki mayınlar bugün bile (mayıs 1999) temizlenebilmiş değil. Koca koca gökdelenlerin her katının, açık alanların, her yerin, her şeyin bubi tuzakları ve mayın açısından kontrol edilmesi gerekiyor ve bu işlem çok yavaş yürüyor ve %100 temizlik için öngörülen hesaplamalar bir türlü tutmuyor. Çünkü bu meret en ufak bir hatayı kabul etmiyor... Ve mayın temizleme ekipleri sıfır zayiathesabı ile çalışıyor... Ve mayınlar hala bitmedi patlamaya devam ediyor... Her yıl çoğunluğunu çocuk olan (çünkü çocuklar yasak ne demek anlamıyor hayat onlar için bir oyun) onlarca kişi Sarajevo kent merkezinde mayından ötürü sakat kalıyor, ölüyor... (Bu yazıyı bir mayın yazısına dönüştürmemek için burada kesiyorum).
Zagrep�e çıkıp Bosna�ya yaklaştıkça, yıkık koca koca köprüleri gördükçe savaşın daha şiddetli yaşandığı yere daha yeni yeni yaklaştığımızı anladık.
Hiç sağlam köprü kalmamıştı ve ulaşım sallarla yapılıyordu. Biz UNflamalı bir araba ile seyahat ettiğimizden nehir kenarlarında oluşan 2-3 kilometrelik araç kuyruklarını sollayıp kuyruğun en önüne geçiyorduk.
Bu çok özel ayrıcalığa rağmen yolculuğumuz 10 saat sürdü ve Tuzla�ya ulaştık.
Ertesi sabah kentten 15 km uzaktaki fabrikadan dönüştürülmüş otopsi merkezinde çalışmak üzere giderken gerçeği yavaş yavaş görmeye başladık. Öyle ki 15 km�lik yolun özellikle son 7 kilometresinde görüş alanı içinde tank-top mermisi değmemiş bina yoktu.
Daha sonraları dehşetin daha büyüğüne Sarajevo�ya (Saraybosna) giderken kapılacaktım. Tuzla-Sarajevo arasındaki yolun son 80 kilometresinde aynı görüntüye rastladık. Düşünün ortalama bir sinema filmi 80-90 dakikadır. Siz bu kadar süre boyunca nefis yemyeşil ormanlar, nehirler arasında ne kadar ev, okul, cami, kilise ya da herhangi bir bina görseniz hepsinin çatısının bir kısmı, duvarının bir kısmı ya da tamamı yıkık. Kısmen yıkık binaların sağlam kısmındaki pencereler üzerinde UN yazan naylonlarla kaplanmış ve binaların içinde yaşamını sürdürmeye çalışanlar var.
Bu görüntüler televizyonlarda gördüğümün ya da televizyonlardan algıladığımın, Eski Yugoslavya�da yaşananların çok çok azı olduğunu bana kavrattı.
Burada yine bir parantez açmak istiyor ve size bir test öneriyorum. Gömleğinizde kaç düğme var, renkleri ne? ne renk iplikle dikilmişler, kot pantolonunuzun fermuarı ne renk, ne renk iplikle dikilmiş?Bakmadan cevap vermekte zorlanacağınız bu soruları Eski Yugoslavya topraklarında savaş sırasında kaybolan! 20.000�den fazla insanın yakını kadınlar ezbere söylüyor. Yıllar süren savaş sırasında insanlar sürekli aynı giysileri giymek zorunda kalmış ve giysiler onlarca kez yamalanmış, tamir edilmiş. Ve bir kadın bir çırpıda eşinin siyah pantolonunun bozulan fermuarını değiştirirken uygun boyda ancak kırmızı fermuar bulduklarını, evde de sadece sarı iplik olduğu için fermuarı sarı iplikle diktiklerini ayrıca aynı pantolonun kopan düğmesi yerine annesinin paltosunun cebinden söktüğü kahverengi düğme diktiğini ya da buna benzer öyküleri bir çırpıda söylüyor.
Ve kayıp kişinin tüm giysileri çok ince ayrıntılarına kadar tarif edilebiliyor. Bu örnek de belki yaşanan sürecin boyutunu kavramamıza yardımcı olabilir.
TUZLA
Bosna�da beni en şaşırtan şeylerden biri de Osmanlı kültürünün hala canlılığını koruması. Hatta parçalanma sonrası. Osmanlı kültürüne, islam kültürünün bir parçası olduğu için ve kimlik arayışlarını güçlendirmek amacıyla Boşnaklar arasında daha fazla sahip çıkılır olmuş. Hatta gençler özellikle Osmanlı�dan kalan deyimleri kullanır olmuşlar. İyi günler-günaydın anlamına Dobra�dan Dobro yutro deyiminin yerine �Sabah hayrolsun, akşam hayrolsun� yeni dönemde daha sık kullanılır olmuş.
Herşeye rağmen kentin değişik yerlerinde bulunan onlarca birahane-kebapçı salonları ve yeni açılan diskolar dolu, insanlar bir yandan ölenlerini unutmuyorlar ve ölenlerle ilgili anıtlarının önü her zaman çiçeklerle bezeli, diğer yandan günlük hayatlarına-yaşamaya devam ediyorlar. Belirtmem gerekir bence pivo, yani bira Bosna�daki temel tüketim maddelerinden biri. Tuzla kenti çevresinde çok büyük katliamlar yaşanmasına karşın kent merkezi Sarajevo-Bihac gibi merkezlere kıyasla daha az tahrip olmuş. Az derken kastettiğim şu:Kentin bazı semtlerinde kurşun-şarapnel izi görmeden 15-20 dakika yürüyebilirsiniz.
Orada rastladığım Osmanlı eserleri, Anadolu tarzı kebapçı dükkanları, bazı mekanlarda kulağıma çalınan İbrahim Tatlıses türküleri ya da Türkiye�de futbol oynamış kişilere ait pastahane gibi yerler beni ne kadar heyecanlandırdı ise hafta sonları çarşının en kalabalık olduğu saatlerde Amerikan askerlerinin Bosnalıların ne kadar çok iyiliklerini istediklerini ifade eden bildirileri dağıtmaları da bende o kadar yabancılaşma efekti yaratmıştı. Ama gerçek bu, üstelik Bosnalılar diğer Avrupalı ya da Kanadalı askerlere değil ama Amerikan askerlerine oldukça ilgi gösteriyorlar...
Onları bir anlamda kurtarıcı gibi görüyorlar ve bunu ifade ediyorlar.
Tüm eski Yugoslavya topraklarında çok büyük yoksulluk yaşanıyor. Toplam sayısı yüzbinlerle ve büyük kentlerdeki sayıları onbinlerle ifade edilen yersiz yurtsuz göçmenler var. Şehrin belli noktalarında gıda yardımı kuyruklarına hergün rastlamak mümkün. Her türlü günlük tüketim malzemesinin fiyatları bizim Taksim-Şişli etrafındaki fiyatlarla yarışırken doktor maaşları 500 dolar civarı ve bu aylığa bile az sayıda insan sahip. İşsizlik had safhada ve mayın nedeniyle kısıtlı ölçülerde yapılan tarım ve hayvancılığı ve Slovenya�da üretilen içki ve sigaraların sokaklarda satılması faaliyetini saymaz isek tek temel geçim kaynağı ülkede bulunan yabancı asker ve uluslararası yardım! kuruluşlarının her türlü hizmet taleplerini karşılamak. Bir de savaşa katılan gençlerin önemli bir kısmı asker ya da polis olarak işe alınmış. Bunlar devletlerinden düşük oranda maaş alıyorlar.
SAĞLIK - RUHSAĞLIĞI...!
Korunabilen hastanelerde sağlık hizmeti devam ediyor, fakat mali sıkıntı, malzeme sıkıntısı çok önemli bir etmen. Örneğin üzerinde ambulans yazan kötü bir araç, kötü bir sedye ve bir tansiyon aletinden ibaret ambulans olarak hizmet vermesi neredeyse imkansız ambulanslara burada da çok sık rastlanıyor (Ben bu ambulansları bir yerden hatırlıyorum..?).
Aslında bu noktada sağlık alanında destek bir etmen daha var. Ya da başka bir standart daha var. Birincisi Bosna�da faaliyet gösteren yabancı kuruluşların özellikle askeri birliklerin sahip olduğu standartlar.Bir Kanada askeri ambulansının teknik donanım ve hizmet yeteneğinin ya da 400-500 askere hizmet veren bir ABDordu revirinin donanımının şaşırtıcı yüksekliği size ikinci standardı gösterir. Ben bu çok uluslu gücün acil durumlarda en azından bazı Bosna vatandaşlarına (helikopter transferi gibi)hizmet verdiğini gördüm.
İkincisi ise insani yardım örgütleri...
Bosna�da faaliyet gösteren sayısız uluslararası insani yardım örgütü var. Bu örgütlerin teknik gücü yerel benzerlerinden çok üstün. Bunların bir kısmı cidden iyi hizmetler yapıyor. Bazı insani yardım örgütleri maddi ve teknik desteği göndereceklerine tüm hizmeti en uç noktaya kadar kendileri götürüyorlar, bölgede kendi kadrolarıyla hizmet veriyorlar ve hizmet için gerektiği kadar yerel sağlık personeli ya da teknisyeni ya da gerekli hizmet elemanını kiralıyorlar. Böyle davranışlarına da tek gerekçe gösteriyorlar. Yardımların en yüksek oranda hedef kitleye ulaşması. Bence doğru yapıyorlar. (Hayatımda en severek ve en uzun süre yediğim konserveler Varto depremi sırasında İzmir Kemeraltı semtinde satılan üzerinde 5-6 dilde insani yardım malzemesidir kesinlikle satılamaz yazan, İsveç peynirleri ve Finlandiya balık konserveleriydi. Durumu ilgili mercilere ve ünlü bir gazeteciye şikayet etmiştim ancak bu malzemeler İzmir�in ortasında aylarca satılmıştı ve biz de ailecek alıp yemiştik.)
Bosna Hersek Cumhuriyeti�nde, onbinlerce genç yaşta uzuv kayıplı insan, sayıları onbinlerle ifade edilen tecavüz mağduru kadın, savaşta yakınlarını kaybetmiş milyonlarca insan, halen kayıp olarak gözüken 20 bin insanın yakınları savaşın yıktıklarından arta kalan ve bir kısmının iç göç yaşadıkları ülkelerinde geçmişte yaşadıkları travmanın sonuçları ve halen devam eden travmatik koşullar ile başetmek durumunda. Tecavüzcüsünün �toplum/insanlık�tarafından cezalandırılamadığı bir ortamda tecavüz mağdurlarının ne ölçüde topluma uyum sağlayacağı, savaş sırasında kaybolan yakınının başında ağlayacak bir mezara bile sahip olamayan, dolayısı ile �yas�ını öğrendiği biçimde yaşayamayan ve acısı ile bir anlamda barışamayan bir kayıp yakınının ileride bu topraklar üzerinde barışın tekrar inşa edilmesine ne derece faydalı olacağını ya da engel olacağını tahmin etmek için kâhin olmaya gerek yok.
Soykırım sorumluları kimlerdir, hangi ülklerin hangi politikacıları/askerleridir,bunların tümü cezalandırılabilir mi, gibi konularda ahkam keserek bu yazıyı fazlaca dağıtmak istemiyorum. Sadece Bosna�da yaşanan acıların bir kısmının tamirinin bile çok çok zor olduğunu ifade etmeliyim.
Tuzla�da kaldığım 1 ay boyunca kavradığım dehşet yüzünden bir yandan post travmatik stress bozukluğunun gece uykudan uyanmalar, çığlık atmalar, ağlamalar, alkol tüketiminde anormal artış vs. gibi bulgularını gösterdim. Diğer yandan herşeye rağmen insanlığın ya da bir umudun ışığını gördüm.
Tuzla bugün Bosna Hersek Cumhuriyeti�nde Hırvat-Sırp ve Boşnakların halen iç içe en yoğun oranlarda yaşadıkları kentlerden biri. Burada yapılan seçimleri tüm eski Yugoslavya topraklarındaki egemen milliyetçi eğilimlerin tersine Sırp milliyetçilği-Boşnak milliyetçiliği-Hırvat milliyetçiliği gibi kimlikleri değil Sırpların-Hırvatların ve Boşnakların kardeşliğini ön plana çıkaran bir parti kazandı.
Bosna�nın en güzel yanı neydi?derseniz tabii ki geri dönüp sevdiklerime ve İstanbul�un kurşun ve şarapnel izi olmayan binalarla dolu sokaklarına kavuşmak diyeceğim. Son söz olarak bugünlerde sesleri daha yüksek çıkan �Yurtta savaş, cihanda savaş� savunucularına karşı Atatürk�ün bir sözünü hatırlatacağım:�Yurta sulh, cihanda sulh.�
* Adli Tıp Uzmanı
*
HABERLER
Hastaneler hepimiz içindir, sahip çıkalım
7 Mayıs 1999 Cuma, saat 03.00�te sebebi bilinmeyen bir şekilde yanan Kartal Eğitim ve Araştırma Hastanesi (KEAH) ameliyathane bölümünün tahmini maddi zararı 5 trilyon TL olarak hesaplandı.
Olaya yalnızca yangında yanan malzemenin kaybı gözü ile bakmak aldatıcıdır. KEAH�de 1 yılda ortalama 9.000 ameliyat yapılmaktadır (1997/1998 verileri). 10 cerrahi branş kliniği ve anestezi kliniğinde 80�in üzerinde asistan uzmanlık eğitimi yapmakta, 32 başasistan ve uzman, 16 şef yardımcısı ve 11 klinik şefi görev yapmaktadır. İyimser bir tahminle 1 yılda yeniden çalışır duruma getirilebilecek ameliyathane, bu 11 kliniğin atıl durumda çalışmasını ve işgücünün yaklaşık %80�ini bir yıl boyunca boş geçirmesi anlamına gelmektedir. 80�in üzerindeki asistanın uzmanlık eğitiminde ciddi aksamalar meydana gelecek, bir bölümü uzmanlık eğitim süresini uzatmaya çalışacak, bir bölümü diğer eğitim hastanelerine gitmeyi düşünecek veya özel hastanelerde asistans ve gözlemcilik yolları aramaya başlayacaktır. Haydarpaşa Numune Hastanesi bu sıkıntıları çekti. Aynı durumun tekrarlanması acıdır. Bunu kısa zamanda telafi etmenin yolları aranmalıdır.
Bulunduğu yer ve konumu nedeni ile çok yoğun ve hareketli bir nüfusa hizmet veren KEAH, Bostancı-Düzce arasının en önemli acil ve genel sağlık merkezidir. Hasta-hekim-çevre halkı ilişkileri nedeniyle de tüm Türkiye�ye hitap eden önemli sağlık merkezlerinden birisidir.
Hastanelerin en fazla gelir getiren bölümlerinin başında ameliyathaneler gelmektedir. Ameliyathanenin yeniden yapılması gerekliliği nedeni ile kaynaklarının önemli bir bölümünü buraya aktarmak durumunda kalacak olan hastane, en önemli gelir kaynağını kaybedeceğinden ayrıca sıkıntı çekecektir. Tıbbi deyimi ile bir �circus viciosus� oluşmuştur. Bu circus viciosus�tan hastane çalışanları da önemli ölçüde etkilenecektir. Hastaneler, kullandığı kamu kaynakları ve ürettiği sağlık hizmeti nedeniyle çevresinde önemli bir istihdam ve kaynak transferi yaratır. Bu alanda ciddi sıkıntılar yaşanacaktır. Ayrıca bölge insanının sağlık hizmetine ulaşmadaki mesafesi ve güçlüğü önemli ölçüde artacaktır. Bütün bu sıraladıklarımız ilk planda akla gelenler. Bunlara bakarak hastanelerimize sahip çıkmamız gerektiğini düşünüyoruz.
Hastaneler insan vücuduna, ameliyathane de kalbe benzetilir. Gelin bu kalbe sahip çıkalım. Hep birlikte sahip çıkalım. İstanbul Tabip Odası hastane temsilciliği olarak; tüm hekimleri, hekim örgütü ile birlikte bu kampanyayı organize etmeye çağırıyoruz.
(9 Mayıs 1999)
Dr. Altan Acinan, Dr. Nihal Dizdar, Dr. Cuma Kılıçkap, Dr. İnci Küçükercan, Dr. Oya Uncu İmamoğlu (KEAH Hastane Temsilciliği)
*
Pratisyen hekimler özlük hakları mücadelelerini sürdürüyor
İstanbul TabipOdası Pratisyen Hekim Komisyonu 11 Haziran günü Kadıköy İskele Meydanında �Çalışma Koşullarının ve Özlük Haklarının İyileştirilmesi� talebiyle bir basın açıklaması yaptı. Daha önce başlayan ve vatandaş katılımını amaçlayan imza kampanyası etkinliğine vatandaşlar yoğun ilgi gösterdi. Halkın sağlık sorunlarının ve hekimlerin sorunlarının çözümlerinin bir arada olduğunun vurgulandığı basın açıklamasının sonunda, bu mücadelenin haklar alınana kadar sürdürüleceği belirtildi.
*
Sağlık Bakanı: Kendi kadromla çalışırım
Sağlık Bakanlığı�na atanan Doç. Dr. Osman Durmuş, Bakanlık bürokratlarıyla yaptığı ilk toplantıda, üst düzey Bakanlık görevlileri arasında önemli değişiklikler yapmayı planladığını açıkladı.
İlk olarak Müsteşarlığa Doç. Dr. Haluk Tokuşoğlu�nu atayan Bakan�ın, genel müdürlerin istifasını isteyeceği öğrenildi.
*
Tekirdağ Tabip Odası�nı ziyaret etmek isterseniz, işte en kısa yol: www.tekirdagtabip.org.tr.
*
Poliklinikler cerrahi müdahale yapamayacak
Bilindiği gibi Sağlık Bakanlığı�nın 25.9.1998 tarihli genelgesi ile ayaktan tedavi merkezi olan polikliniklerde cerrahi müdahale yapılmasına izin verilmişti. Poliklinikler, Hususi Hastaneler Kanunu�na tabi olmadıklarından, özel hastanelerde uyulması zorunlu olan ve hasta sağlığı açısından önem arzeden bir çok kurala uymak zorunda bulunmamaktadır.
Sözkonusu genelge ile polikliniklerde cerrahi müdahaleye izin verilmesinin, halk sağlığını tehlikeye atacağı, denetimi fiilen mümkün olmayan bir çok poliklinikte riskli ve ölümle sonuçlanabilecek ameliyatların yapılmasına yol açacağı düşüncesi ile genelgenin iptali için İstanbul Tabip Odası tarafından Danıştay�da dava açılmıştı. Danıştay Onuncu Dairesi, 29.4.1999 tarihli kararı ile söz konusu genelge hakkında yürütmenin durdurulmasına karar verdi. Bu tarihten itibaren cerrahi müdahale yapan poliklinik yetkilileri sorumlu olacağından, meslektaşlarımızın konuya duyarlı olmasını bekliyoruz.
*
Dr. Cengiz Çetin Asistan Tez Yarışması
Geçen yıl bir kazada görevi başında yitirdiğimiz Asistan Dr. Cengiz Çetin adına düzenlenen tez yarışmasına 21 aday başvurdu. Jüri tarafından değerlendirilen eserler arasında birinciye bir ulusal kongre katılımı armağan edilecek. Kazanan çalışmalar 27 Temmuz günü yapılacak törende açıklanacak.
*
5. Tıpta Uzmanlık Eğitimi Kurultayı Ankara�da yapıldı
AnkaraTabip Odası�nın evsahipliği yaptığı Kurultay, Ankara Hastanesi salonlarında yapıldı. Kurultay�ın açılışına Sağlık Bakanı Doç. Dr. Osman Durmuş da katılarak bir konuşma yaptı. Türk Tabipleri BirliğiBaşkanı Dr. Füsun Sayek, Kurultay�ın açılış konuşmasında daha önce TTB, Sağlık Bakanlığı ve YÖK�ün üzerinde uzlaştığı bir tüzük tasarısı metninin Bakanlık tarafından üzerinde değişiklik yapılarak yürürlüğe sokulması girişimini eleştirdi. Sağlık Bakanı�nın hastalığının geçmemiş olmasına rağmen Kurultay�a katılması nedeniyle teşekkür ederek, kısa zamanda sağlıkla ilgili çeşitli konuları ele almak üzere biraraya gelmek istediklerini belirtti.
Sağlık Bakanı Durmuş, tıptaki ve teknolojideki gelişmelerin hekimleri kendilerini birçok konuda eğitmeye zorladığını, artık bilgisayar bilmeyen hekimleri ayıpladığını belirtti. Uzmanlık eğitimi dahil her konuda TTB�nin, uzmanlık derneklerinin ve sivil toplum kuruluşlarının görüşlerine başvuracağını vurguladı. Tüzük konusunu incelemeye ve TTB�nin de görüşünü alarak kısa zamanda sorunu halletmeye söz verdi.
Kurultay�a İstanbul Tabip Odası Uzmanlık Eğitimi Çalışma Grubu�ndan Dr. Ali Özyurt, Dr. Kürşat Yıldız, Dr. Raşit Tükel, Dr. Ejder Yıldırım çeşitli oturumlara konuşmacı olarak katıldı. Daha önce eğitim hastaneleri şefleriyle İstanbul�da yapılan toplantılarda oluşan çalışma grubundan Dr.Yıldırım Çınar, Dr.Kumral Kepkep, Dr. Günay Ergin, Dr. Alper Hayırlıoğlu da Kurultay çalışmalarına katıldılar.
Kurultay�da yeterlilik kurulları ile ilgili tartışmalar ana gündemi oluşturdu. Sürekli tıp eğitimini özendirmek ve uzman hekim niteliğini geliştirmek amacıyla yapılması planlanan yeterlilik kurulu (�Board�) sınavları için 16 uzmanlık dalında hazırlık yapıldığı belirtildi.
Diğer bir gündem maddesi de eğitim hastaneleri ile tıp fakülteleri arasında eşdeğerliliğin sağlanması idi. Eğitim kurumlarının altyapı ve eğitici sayısı açısından asgari standartlara sahip olması, bunu sağlayamayanların eğitim yetkisinin geri alınması gerektiği üzerinde birleşildi. Eğitim hastanelerinin idari açıdan özerk bir statüye kavuşması için akademi çatısı altına alınması önerisi, Kurultay üyeleri tarafından benimsendi.
Kurultay�ın ikinci günü yapılan TTB-Uzmanlık Dernekleri Koordinasyon KuruluGenel Kurulu�nda, Kurultay sonuçları değerlendirildi. Dr. Cem Terzi, TTB kredilendirme çalışmaları hakkında bilgi verdi. Dr. Kürşat Yıldız ise, Kızılcahamam�da yapılan Tıpta Uzmanlık Tüzüğü ile ilgili müzakereler konusunda açıklama yaptı.
TTB-UDKK�nın 9 kişilik Yürütme Kurulu üyelerini belirleyecek Seçimli Genel Kurul�un 25 Eylül 1999 tarihinde AnkaraTıp Fakültesi Morfoloji Binası�nda yapılması kararlaştırıldı.
*
Başucu kitabınız
Hekimler ve Tabip Odası Yöneticileri için MEVZUAT
TTB Merkez Konseyi�nin yayına hazırladığı kitap, sadece oda yöneticileri için değil, hemen her hekime bir başvuru kaynağı olabilecek çerçevede hazırlanmış. �Mevzuat� kitabını, 2.500.000 TLkarşılığında Oda�dan temin edebilirsiniz. Kitapta sağlıkla ilgili kanun, tüzük ve yönetmeliklerin yanısıra işyeri hekimliği mevzuatı, TTB genelgeleri ve Kongre kararları da yer alıyor.
*
Odamızdan 45 tıp öğrencisine burs
Yönetim Kurulu�nun aldığı karar uyarınca oluşturulan fon sayesinde bu yıl 36 tıp öğrencisine daha burs verilmeye başlandı. Geçtiğimiz yıllarda 5 öğrenciye burs verilirken bu sayı geçen yıl başında 9�a çıkarılmıştı. Daha sonra özellikle özel hastanelerden gelen katkılarla oluşturulan Burs Fonu�ndan ayda 20 milyon TLburs verilmesi olanağı sağlandı. Burslar için üç tıp fakültesinden 324 öğrenci başvurdu. Öğrencilere ait bilgiler değerlendirilerek yapılan mülakatlar sonucunda bursiyerler belirlendi.
Genç Tıbbiyeli Destek Bursları Fonu�na katkıda bulunan kişi ve kuruluşlar şunlar: Vatan Grubu, Göztepe, Acıbadem, Kadıköy Şifa, Göksoy, Çamlıca Ömür, Fransız Lape, Kartal, Pendik Şifa, Saygı, Ersoy, İstanbul Şehir, Şafak, Doğan, 500Evler Hayat, İstanbul, Türkiye, Yeşil Bahar, Kuşhan, Hayrünisa, Safa, Gelişim, İncirli Hastaneleri; Yeditepe, İstanbul Sağlık Hizmetleri; Halkalı Kent, Akça, Uğur Sağlık Tesisleri, International Hospital, Üroloji Derneği, Dr. Hürriyet Yılmaz, Dr. Erol Bahadan, Kağıthane Sağlık Grup Başkanlığı. Ayrıca Osmanoğlu Kliniği de bir defaya mahsus olmak üzere bağışta bulunmuştur.
Burs Fonu�na katkıda bulunmak isteyenler Oda�ya başvurabilir.
*
Eğitim hastanelerinde kimlik arayışı
İstanbul�daki eğitim hastanelerinin klinik şefleri, İstanbul�da iki toplantıda biraraya geldi. İstanbul Tabip Odası�nın daveti üzerine Roche Tesisleri�ne yapılan ilk toplantıya 65 şef katıldı. Toplantıda uzmanlık eğitimi alanındaki çeşitli gelişmeler ve Vakıf Gureba Hastanesi�nin afiliyasyonu gündeme geldi. Eğitim hastanelerine akademi çatısı altında bir yükseköğretim statüsü sağlanması, başlıca tartışma konusu oldu.
*
İtospor, küme çıkma yolunda...
Bu yıl ilk kez katıldığı basketbol amatör üçüncü küme maçlarına hızlı başlayan İstanbul Tabip Odası Basketbol Takımı, grup birincisi olmayı başardı. Play off maçlarına da galibiyetle başlayan takımın hedefi, ikinci kümeye çıkmak.
Kulüp Genel Kurulu�nda, uzun vadede hedefin birinci kümede oynamak olduğu açıklanan İTO SPOR�un maçlarını coşkulu bir taraftar topluluğu da izledi. Maçlar, internetteki İstanbul Tabip Odası sayfasından günü gününe izlenebilir.
*
İşyeri hekimliği kursları sürüyor
24 Nisan - 2 Mayıs tarihleri arasında düzenlediğimiz A tipi sertifika kursuna katılan 188 hekim arkadaşımız sertifika almaya hak kazandı. 19-20 Haziran 1999 tarihlerinde düzenlenen B kursu ile de halen işyeri hekimliği yapan arkadaşlarımıza tazeleme eğitimi verildi.
İşyeri hekiminin özlük hakları ve görevleri, kayıt-istatistik, işyeri durum saptaması gibi konular grup çalışmaları yapılarak tartışıldı. Önümüzdeki dönem, kurslar tekrarlanacak. 16-24 Ekim 1999 tarihlerinde yapılacak A tipi sertifika kursuna, aidat borcu olmayan ve sıralamada ismi bulunan hekimler davet edilecek.
B kursları, Eylül ve Kasım aylarında tekrarlanacak.
*
Oral Çalışlar�a destek ziyareti
Kemal Burkay ve Abdullah Öcalan ile yaptığı ropörtajları yayınladığı kitap nedeniyle 13 ay hapis cezasına çarptırılan Cumhuriyet Gazetesi yazarı Oral Çalışlar�a, Odamız adına Dr. Atilla Ongan, Dr. Kürşat Yıldız, Dr. Osman Öztürk�den oluşan bir heyet destek ziyaretinde bulundu.
Temsilciler Kurulu�nun ortak kararı uyarınca yapılan ziyaret sırasında özetle şu görüşler ifade edildi:
�Düşünce ve haberleşme özgürlüğü, insan hak ve özgürlüklerinin başında gelmektedir. Toplumların hızla değişen dünya koşullarına ayak uydurabilmesi ve ilerlemesi de ancak düşünce özgürlüğünü, sosyal ve bilimsel olaylara farklı bakış ve yeni arayışları güvence altına almaları, hatta teşvik etmeleri ile mümkün olabilir.
12 Eylül darbesi sonucu örgütlenme özgürlüğünü sınırlayan değişiklikler, son yıllarda yaşadığımız siyasal çözümsüzlüğün de başlangıcı oldu.
Düşünce ve örgütlenme özgürlüğünün toplumların ana yaşam damarı olduğu inancıyla bu konudaki sınırlamaları kınıyor, Anayasa başta olmak üzere Siyasal Partiler Yasası, Sendikalar Yasası, Meslek Birlikleri Yasaları ve YÖKYasası�nda gerekli değişikliklerin yapılmasını istiyoruz.�
*
İstanbul Tabip Odası bilimsel yayını Klinik Gelişim
Klinik Gelişim�de yayımlanan makalelerin İngilizce ve Türkçe özetlerine Odamızın web adresinden ulaşabilirsiniz: www.istabip.org.tr
Abonelik ücreti:Yıllık 5.000.000 TL
Başvuru tel:(0 212) 514 02 92 / dahili 14
*
STED
TTB tarafından birinci basamak hekimlerinin sürekli eğitimi için yayımlanan Sürekli Tıp Eğitimi Dergisi (STED)�e ücretsiz abone olmak için TTB�nin
(0 312) 418 39 63 numaralı telefonundan bilgi alabilirsiniz.
*
İnternet erişimi armağanı
Geçmiş yıllara ve 1999 yılına ait aidatını ödemiş her üyemize iki ay süreyle 30 saatlik internet erişimi armağanı kampanyamız sürüyor. Kampanya, yeni üye olup aidatını yatıran hekimler için de geçerli.
Oda�ya üye olmak için gerekenler:
� Kayıt formunun doldurulması
� 4 adet renkli fotoğraf
� Hekim olduğunuza dair belge (çıkış belgesi ya da noter tasdikli diploma fotokopisi veya kurum yazısı)
� Kayıt ücreti: 1.000.000 TL.
� Kimlik kartı ücreti: 2.000.000 TL.
Üye kimlik kartını değiştirmek için:
� 2 adet renkli fotoğraf
� Nüfus cüzdanı fotokopisi
� Diploma numarası
� Kimlik kartı ücreti: 2.000.000 TL.
Üyelik belgesi almak için, aidat borcunuzun olmaması gerekir.
Hekimlere�özel indirimli� internet 6 ay için 109, 1 yıl için 209 $ ödeyerek, kampanyadan yararlanın. Ayda 100 saatlik kullanım hakkı tanınan hekimlere özel kampanya ve Hekimden Hekime İnternet Kursları hakkında bilgi için Dr. Nihal Dizdar�ı arayabilirsiniz (0 532)662 63 50.
*
Aidat borçları için en son uyarı!
Bugüne kadar ödenmemiş aidatları olan üyelere bir kez daha önemle hatırlatıyoruz. Daha güçlü bir meslek örgütü için lütfen birikmiş aidatlarınızı yatırınız.
Elinizdeki son Hekim Forumu olabilir
Aidat ödeyen üyelerle ödemeyenler arasındaki adaletsiz durum, Yönetim Kurulu için her zaman bir sorun yarattı. Bu yıl başında, Hekim Forumu�nun sadece aidatını ödeyen üyelere gönderilmesi kararlaştırıldı. 1 Nisan tarihine kadar tüm üyelere gönderilen dergi, bu tarihten itibaren, ödenmemiş aidatı olanlara ulaştırılmayacak.     Dergi, üyelik görevini yerine getirmeyen hekimlere, ancak aidatını yatırdıktan sonra gönderilecek.
65 yaşını dolduran üyelerden aidat alınmıyor
Yönetim Kurulu�nun bu yıl başında aldığı kararla, 65 yaşını dolduran tüm üyeler aidat ödemekten muaf tutuluyor. Ancak Oda kayıtlarında doğum tarihi belirtilmemiş olan üyelere zaman zaman aidat ödeme uyarısı yapılabiliyor. 1934 ve daha önceki yıllarda doğmuş olan meslektaşlarımızın, Oda�ya başvurarak bu bilgileri kontrol ettirmeleri yerinde olacaktır.
Ödenmemiş aidatlara her ay %10 gecikme zammı
Önceki yıllara ait ödenmemiş aidatlar her ay artıyor. Yönetim Kurulu�nun aldığı kararla bu yıl % 10 aylık basit gecikme zammı uygulanıyor.
Dileğimiz, bütün bunlara gerek kalmaksızın aidatların zamanında ödenmesi. Aidat ödenmesi, üyelik görevinin bir parçası. Aidat toplamak ise Yönetim Kurulu�na yasa ile verilmiş bir görev.
Meslektaşlarımızı bir kez daha bu konuda duyarlı olmaya çağırıyoruz.
DİKKAT: Tahsildar uygulaması kalktı
Geçmişte yaşanan birçok olumsuz örnek nedeniyle tahsildar aracılığıyla aidat toplanmasına son verildi. Üye sayısının az ve muayenehanelerin toplu halde bulunduğu durumlarda yararlı olan bu yöntem, İstanbul�da önemli sakıncalar yarattı. Artık Oda�nın tahsildarı yok.
*
HEKİMLİK UYGULAMALARI
Dr. Nedim ŞENDAĞ*
Bundan böyle Hekim Forumu�nda ve internet sayfamızda daha önce Onur Kurulu�muz tarafından değerlendirilmiş dosyaları görüşlerinize açacağız. Bir anlamda, siz soruşturmacı olsaydınız fezlekenin karar bölümüne ne yazardınız diye görüş alacağız. Amacımız, sizi malpractis hakkında bilgilendirmek....
İşte, meslektaşlarımızın isimlerinin Doktor A, doktor B ... diye belirtildiği ilk örnek dosyamız:
Olay bir devlet hastanemizde geçmektedir. Hastamız gözaltına alınmış olup, buradan 09.11.199x günü devlet hastanemiz acil polikliniğine getirilmiştir. Dr. A. acil servis nöbetçi şefi, Dr. B. kıdemli asistan ve Dr. C. acil servis nöbetçi asistanlarıdır.
Hastanın Dr. C. tarafından yapılan muayenesinde karın hassas ve karın duvarı ağrılı bulunmuş, provake kusmalarının olduğu kaydedilmiş, kafa travması ve sağ gözde gözlük tarzında ekimoz olduğu belirtilmiş. Hasta daha sonra Dr. B. tarafından muayene edilmiş ve akut batın düşünülmemiş ve kafa travması teşhisiyle beyin cerrahisi kliniğine yatırılmış. Yapılan iki yönlü kranyum grafisi ve BT�sinde bir özellik saptanmayarak minimal bir serebral ödem olduğu düşünülerek anti ödem ve anti emetik tedaviye başlanmış.
10.11.199x günü beyin cerrahisi tarafından cerrahi konsültasyonu istenmiş. Dr. D. (kıdemli asistan) hastada akut batın tablosu olmadığını belirtmiş ve kendi ifadesine göre bunu Dr. A.�ya bildirmemiş. Çünkü kliniğin rutin uygulamalarında hastayı ilk gören hekim kıdemli asistan olduğundan herhangi bir cerrahi patoloji bulunmadığında uzman muayenesine gerek görülmüyormuş. Hasta taburcu edilmiş.
12.11.199x gününe kadar emniyet amirliğinde tutulan hasta akşam saatlerinde tekrar acil servise getirilmiş, Dr. B. tarafından muayene edilen hasta darp ve künt travmaya bağlı akut batın tanısıyla ameliyata alınmış. Ameliyat ekibi Dr. E. (acil servis nöbetçi şefi), Dr. B.  ve Dr. F. olup ameliyatı yapan Dr. E.�nin ifadesinde aynen şöyle denmektedir: �Göbek üstü ve altı insizyonla batın açıldığında içeride gayet bol kanlı-bayat etsuyu dolu ve yaygın yağ nekrozları ile gastrokolik bölgeyi tamamen tutan 15x18x15 ebadında hematom, ayrıca omentumda yer yer hematomlar vardı. Barsaklar ileri derecede dilate, serozaları hazmedilmişti. Gastrokolik ligamanın açılmasının imkanı olmadığı için Winslow deliği, sol kolon yanı ve Douglas�a dren kondu. Pankreas eksplore edilemedi, zaten imkansızdı.�Bu arada ifadelerden Dr. E.�nin ameliyatı kendisinin yapmadığı, ameliyat sırasında eldiven giyerek dışarıdan hastanın karnını eksplore ettiği anlaşılıyor.
13.11.199x günü sabah vizitinde Dr. G. hastanın acil olarak ameliyata alınması gerektiğini belirtiyor (Dr. G. genel cerrahi 2. kliniği başasistanlarından). Genel cerrahi 2. kliniği şefi Dr. H. bu görüşe karşı çıkıyor.
İlerleyen günlerde hastanın genel durumu bozulmuş, drenlerinden bol serohemorajik sıvı gelmeye başlamış, ateşi çıkmış. Yapılan vizitlerde Dr. I. ve Dr. A. eksplore edilmemiş gastrokolik hematom ve drenlerden sıvı gelmesi nedeniyle klinik olarak �pankreas rüptürü� düşündüklerini hastaya hemen müdahale edilmesi gerektiğini belirtmişler, ancak klinik şefi Dr. H. bu görüşü kabul etmemiş ve ameliyata izin vermemiştir.
Hastanın genel durumunun bozulması üzerine 9. gün bilgisayarlı batın tomografisi yaptırılmış ve durum radyoloji laboratuvarınca �barsak perforasyonu� olarak rapor edilmiştir. Ancak Dr. I., Dr. A. ve Dr. G. raporun yanıltıcı olduğunu, BT�de pankreas kaput ve korpusunun  birleştiği yere yakın longitudinal bir lezyon bulunduğunu öne sürerek �pankreas rüptürü� tanısıyla relaparatomi önermişlerdir. Dr. G.�nin �pankreas rüptürü� tanısıyla değil �barsak perforasyonu� tanısıyla ameliyata karar vermesi üzerine 22.11.199x günü 2. ameliyata alınmıştır.
İkinci ameliyatta pankreas rüptürü görülerek gerekli işlemler yapılmış ancak gerek ameliyatı yapan ekip gerekse izleyenler ilk ameliyatta pankreasa sütür konulduğuna veya herhangi bir cerrahi işlem yapıldığına dair bir bulgu olmadığını ifadelerinde belirtmişlerdir.
Hasta 24.11.199x tarihinde vefat etmiştir. Bunun üzerine Dr. H., Dr. B.�yi çağırarak ameliyat protokol defterinde ikinci ameliyat bulgularının ve yapılan işlemlerin birinci ameliyat protokolüne yazılmasını istemiş ve bunun için sözlü emir vermiştir. Bu durum 1. ameliyat raporunda ve Dr. B.�nin ifadesinde açıkca görülmektedir.
Olayın basına yansıması üzerine Sağlık Bakanlığı soruşturma açmış ve Dr. A.�yı, ölüme neden olan ihmalden dolayı suçlu bulmuştur.
İlçe İdare Kurulu Dr. A. ve Dr. D.�yi suçlu bularak lüzumu muhakeme, Dr. G., Dr. B. ve Dr. H.�ı  suçsuz bularak meni muhakeme kararı vermiş. İl İdare Kurulu bunu onaylamıştır.
Karar sizin... Bu olayda sizce kim veya kimler kusurludur?  Kusur varsa nedir? Soruşturmacı olsaydınız kime veya kimlere ne ceza önerirdiniz?  Görüşlerinizi Hekimlik Uygulamaları Bürosu�na fakslayabilir (513 37 36), dilerseniz e-mail  gönderebilirsiniz ( Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir ). Olayın ilerleyen aşamaları da bu sayfalarda meslektaşlarımızın bilgisine sunulacaktır.
İyi hekimlik ve meslek onurumuz için elele.
* Hekimlik Uygulamaları Bürosu
*
*
TARTIŞMA / ARA GENELKURUL �99
*
Oda Yönetim Kurulu�nun bir yıllık faaliyeti: Tabip Odası�ndan Etibba Odası�na doğru
Meslek örgütümüzün tarihi 1929�da Etibba odalarının kurulması ile başlamıştır. Kuruluşundan 1960�lı yılların ortalarına gelinceye kadar Tabip Odaları ve Türk Tabipleri Birliği (TTB)�nin yönetimlerinde daha çok kamu sağlık kuruluşlarının üst düzey yöneticileri (Başhekimler, Sağlık Müdürleri, Klinik Şefleri vb.)yer almıştır. Bu süreçte Tabip Odaları siyasi iktidarın ve Sağlık Bakanlığı�nın adeta bir şubesi gibi çalışmışlardır. Nitekim Üçüncü Mıntaka Etibba Odası ilk toplantısını Cumhuriyet Halk Fırkası�nın merkezinde yapmış, daha sonraki çalışmalarına da Sıhhat Müdürlüğü�nün bir odasında devam etmiştir.
Bu dönemde Tabip Odaları siyasi iktidar karşısında hekimleri temsil etmekten çok meslek camiasına karşı siyasi iktidarın temsilcisi olmuşlardır. Asli faaliyetleri de serbest hekimlik alanını devlet adına düzenlemekle sınırlı kalmıştır.
Kuruluş yıllarında meslek odalarına hâkim olan bu korporatist/bürokratik anlayış 1960�ların ortalarına kadar devam etmiştir. Bu duruma ilk başkaldırı SSK Hastanelerinde Başhekimlere karşı başlamış ve Tıp Fakültelerine yayılarak �Genç Hekim Hareketi�ni oluşturmuştur. Bu hareketin sonucunda Dr. Erdal Atabek ve beraberindeki meslektaşlarımızın Tabip Odaları ve Türk Tabipleri Birliği�nin yönetimlerine gelmesiyle bugünkü TTBanlayışının temelleri atılmıştır.
Etibba Odası�ndan Tabip Odası�na doğru bu dönüşüm sırasında Tabip Odaları esas olarak iki büyük değişim geçirmiştir:
1- Siyasi iktidarı temsil eden meslekçi/korporatist örgütler olmaktan çıkmış ve toplumsal muhalefetin bir parçası haline gelmişlerdir.
2- Bürokratik örgüt yapıları yıkılmış, toplum sağlığı ve hekim hakları için çaba sarfeden mücadele örgütlerine dönüşmüşlerdir.
12 Eylül 1980 darbesiyle kapatılıncaya kadar TTB aktivistleri bu temel değerlere dayanarak mücadele etmişlerdir. Bu süreçte TTB�ni salt statü ve temsil görevinin ötesinde kendi alanını dönüştürücü ve geliştirici bir çizgiye taşımışlardır. 12 Eylül yönetimi TTB�ni kapatmakla kalmamış, yasasında da değişiklik yaparak üye kitlesini, örgütlenme alanını daraltmış ve Merkez Konseyi�nin Ankara�da olma zorunluluğunu getirmiştir.
Meslek örgütlerinin çalışmalarına yeniden izin verilmesiyle birlikte TTB değerlerini benimseyen bir grup duyarlı hekim TTBve tabip odalarına sahip çıkmışlardır. Bu süreçte TTB�de �Etkin Demokratik TTBGrubu�; İstanbul Tabip Odası (İTO)�nda ise �Demokrat Hekim Hareketi�adları ile benzer görüşleri paylaşan genç bir hekim örgütlenmesi gelişmiştir.
1990 yılından itibaren TTB ve İTO üyesi hekimlerin desteğini alarak yönetimlere gelen bu hareketin temel tezleri şunlar olmuştur:
� Barışı, dostluğu, dayanışmayı benimsemek
� Halkın sağlık sorunlarını kendi sorunu olarak kabul etmek
� Tıp bilimini ve hekimlik mesleğini toplumun geniş kesimlerinin yararına kullanmak
� Genel bütçeden finanse edilmiş, kamusal nitelikte bir sağlık sistemini savunmak
� Herkese eşit, ulaşılabilir, nitelikli, ücretsiz sağlık hizmeti anlayışını savunmak
� Hekim hakları ve mesleki değerler için mücadele etmek
� Demokrasiyi tüm kurum ve kuralları ile başta meslek örgütümüz ve çalışma alanımızda hayata geçirmek
� Meslek örgütümüzü demokratik, katılımcı ve kitlesel bir çizgide geliştirmek.
Bunlar 10 yıl önce olduğu gibi bugün de TTB�nin temel ilkelerini oluşturmaktadır. TTB bu ilkeleri hayata geçirmek için hem müzakere hem mücadele olarak tarif ettiği bir tutumu benimsemiştir. Bu yenilikçi ve dinamik performansı TTB�yi diğer meslek ve sınıf örgütleri arasında öne çıkarmıştır.
Ancak 1990�lı yılların ortalarında Ankara Tabip Odası�nda başlayan ve 1998�de İstanbul ve İzmir�de Tabip Odaları Yönetimlerine gelen, TTB 46. Genel Kurulu�na muhalif liste olarak katılan yeni bir çizgi TTB değerlerinden farklı bir anlayış geliştirdi. Bu anlayışın İstanbul Tabip Odası yönetimindeki bir yıllık faaliyetinin ayırıcı özellikleri şunlar oldu:
� Oda organlarında yer alacak hekimlerin belirlenmesini kişisel tsarruflarla sınırlamak
� Tabip odalarını geniş hekim kesimi ile birlikte yönetmek yerine, yönetimi, alanının uzmanı (!)duayenlere bırakmak
� Kollektif iradenin yerine kişisel otoriteyi; ortak aklın yerine �üstün aklı�(!) geçirmek
� Hekimlerle çalışma ortamlarında yüzyüze teması değil; raporlar, basın açıklamaları, intrnet vb. araçlar üzerinden dolaylı ilişkiyi esas almak
� Meslek örgütünün yönetimini farklı hekim kesimlerine açmak değil, elitist bir yönetim tarzı yürütmek
� Sorunları mücadele yerine salt müzakere ile çözme anlayışını benimsemek; siyasi iktidarla iyi geçinmek
� Hekimlerle birlikte bir güç oluşturmak yerine iyi bir halkla ilişkiler performansına bel bağlamak
� Diğer toplumsal muhalefet örgütleriyle birlikte mücadele etmek yerine meslektçi/korporatist bir çizgi izlemek.
3 Mayıs 1998 tarihinde işbaşına gelen İTO Yönetiminin faaliyetlerindeki temel yönelim Tabip Odalarının geçmişte kalan korporatif işlevini restore etmeye çalışmak olmuştur. Tabip Odası�ndan Etibba Odası�na doğru bu geri dönüş çabasının Oda çalışmalarına nasıl yansıdığını değerlendirmemizde ayrıntılı olarak inceleyeceğiz.
İTO YÖNETİMİ VE ÖRGÜT İÇİ İLİŞKİLER: �DEMOKRATİK KATILIMCILIKTAN BÜROKRATİK MERKEZİYETÇİLİĞE�
İTO Yönetim Kurulu 1990 yılında Demomkratik Hekimler�ce yıkılan bürokratik yönetim anlayışını, alanının duayenleri olarak adlandırılan üyeler aracılığı ile daha katı bir biçimde yeniden kurmuşlardır. Oda içi karar süreçleri aşırı merkeziyetçileştirilmiş, giderek tek kişinin elinde toplanmıştır. Bir yıllık faaliyetin belirleyici özelliği �güçlendirilmiş Genel Sekreterlik, temsilî Başkanlık�şeklinde özetlenebilir.
Önceki yıllarda Yönetim Kurulu toplantıları isteyen her hekimin katılımına açıkken, bu dönemde kimi randevulu hekim görüşmeleri bile reddedilir oldu. Demokratik Katılım Grubu tmsilcileri yazılı ve sözlü olarak aldıkları randevu ile geldikleri Yönetim Kurulu toplantısına �tatsızlık çıkmaması� gerekçesiyle alınmadılar.
1994 yılından bu yana süregelen yedek Yönetim Kurulu üyeleri ile birlikte çalışma anlayışı terkedildi. Bununla birlikte, asil olmayan kimi üyeler yürüttükleri bireysel faliyetleri (!) ileri sürülerek Yönetim Kurulu bünyesine alındı.
Güçbirliği Grubu içerisinde yer alan birçok hekimin de karşı çıkmasına rağmen İTO Genel Yönetmeni Dr. Mustafa Sülkü�nün işine son verilmiştir. Bunun sonucunda hekimlerle tabip odası arasındaki iletişimde önemli bir işlev gören hekim genel yönetmen istihdamına ilişkin 10-12 yıllık gelenek ortadan kaldırılmıştır. Böylece bu yönetim bir meslek örgütü olarak kendi üyesinin işine son veren ilk örnek olmuştur. Bu kararın gerekçesi olarak �ekonomik şartlar� gösterilmiştir. Oysa çok geçmeden ikisi tam gün birisi yarım gün çalışmak üzere üç yeni eleman istihdam edilmiştir. Bu uygulamanın gerçek nedeninin kendisi gibi düşünmeyenlri Oda�dan uzaklaştırma anlayışı olduğu açıktır.
Yönetim Kurulu Demokratik Katılım Grubu�nu (DKG) Oda çalışmalarına çekmek yerine �hastalıklı anlayışlar� olarak tanımlayıp Oda�dan soğutma gayreti içine girmiştir. Ama DKG�nin uzun yıllar içerisinde oluşan birikimi ve çalışma geleneği bu çabaları boşa çıkarmıştır.
Bu yönetim karar süreçlerine hekimlerin katılımını değil, yaptıklarından hekimleri bilgilendirme tarzını benimsemiştir. Bir yıl boyunca hemen hiç bir hastanede birim toplantısı yapılmamıştır. Geçmiş dönemlerdeki DKG yönetimini birim toplantılarını ihmal etmekle eleştiren ekibin bu tutumunu sadece Yönetim Kurulu üyelerinin performansına bağlamak doğru değildir. Bu iradi tavrın asıl nedeni Oda�yı hekimlerle birlikte yönetmek yerine, hekimler adına Oda�yı yönetme anlayışının benimsenmesidir.
İTO YÖNETİMİ VE TEMSİLCİLER KURULU: �TK KARARLARINA SAYGILIYIZ VE FAKAT...�
Temsilciler Kurulu (TK) bu dönem geçmiş döneme göre sayısal olarak daha geniş katılımlı bir çalışma sergiledi. Bu katılımda esas olarak iki faktör rol oynadı.
Birinci faktör TK Divanı�nın gösterdiği performanstı. TK gündem ve tutanaklarının düzenli olarak temsilcilere ulaştırılması ve TK toplantıları öncesinde yapılan konser ve konferanslar toplantılara katılımı arttırdı. Toplantı yönetiminde sergilenen bazı kısıtlayıcı tutumları ise temsilcilerin tepkilerine neden oldu.
TK�nın bu döneminin en belirgin özelliği ise yönetim ve örgütlü bir muhalefeti kendi içerisinde birlikte bulundurmasıydı. Demokratik Katılım Grubu (DKG) sadece varlığıyla değil, izlediği çizgiyle de TK çalışmalarına önemli katkıda bulundu. Olayları kişiselleştirmekten kaçınması; bloke etmeyi değil katkıda bulunmayı temel alması; yönetimi yıpratmayı değil pozitif bir açıdan muhalefeti hedeflemesi; karşı çıkmayı değil öneri geliştirmeyi öncelemesi TK toplantılarının canlı geçmesini sağladı.
Ne var ki, bu iki olumlu faktöre rağmen �Temsilciler Kurulu İTO�nun Genel Kurul�dan sonra en yetkili karar organıdır� ilkesi hayata geçirilemedi. Bu başarısızlıktaki belirleyici etken İTO Yönetim Kurulu�nun olumsuz tutumu oldu. Yönetim Kurulu bu ilkeye esas olarak karşı çıkmadı. Ağırlıklı yaklaşımı ise �TK�da temsiliyet�ve �TK�nu bilgilendirme� ile sınırlı kaldı. Yönetim Kurulu�nun çoğu üyesi TK toplantılarına düzenli biçimde katılmadı. Birim temsilcilerinin Yönetim Kurulu faaliyetleri ile ilgili yönelttikleri sorular �açık arama�, eleştiriler ise �sorguya çekme� olarak tanımlandı. Muhalif üyelerin değerlendirme ve eleştirileri ya muhatap alınmadı ya da geçiştirildi.
Yönetim Kurulu ile Temsilciler Kurulu arasındaki ilk önemli tartışma İTO Genel Yönetmeni Dr. Mustafa Sülkü�nün görevine son verilmesinin ardından, TK�nın Temmuz ayındaki toplantısında yaşandı. TK büyük oy çoğunluğuyla bu kararın geri alınmasını kararlaştırdı. Yönetim Kurulu ise �konunun yürütmeyi ilgilendirdiği�ni belirterek TK�nın kararını uygulamadı.
Hatırlanacağı gibi, benzer bir tartışma bir önceki dönemde de yaşanmıştı. Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Orhan Arıoğul Yönetim Kurulu�nda yaşanan bir tartışmadan sonra istifa etmişti. İstifa esasen �yürütmeyi ilgilendirdiği�halde TKtarafından gündeme alınmış ve kabul edilmemesi benimsenmişti. Bu durum Yönetim Kurulu Başkanı�nca o zaman şu şekilde değerlendirilmişti:
�İTO�nın kendi iç hukuku içinde, TK�nda kabul edilen belgeyle geldiği noktada, bundan böyle TK�nda kabul edilmeyecek bir kararın uygulanması mümkün değildir. Kanımca bu, İTO için bir dönüm noktasıdır. Var olduğu kabul edilen ancak bugüne kadar yaşama geçirilmeyen �TK, İTO�nın ana politikalarını belirler� ilkesinin uygulanmaya başlanmasıdır.
Bu bir dönüşümdür. İTO�nın karar süreçlerine daha geniş bir katılımı davet etmektedir. Korkulmaması gerekir.�(a.b.ç.)
Oysa artık köprülerin altından çok sular akmıştı.
TK�nın Ekim ayı toplantısında alınan �SSK Kartal Hastanesi�ndeki idarî baskılara karşı Başhekim Dr. Vesile Vehbi Öngör�ün görevden alınması talebiyle hastane önünde YK ve TKüyelerinin birlikte basın açıklaması yapması� kararı da YK�nca uygulanmadı. Nedeni sorulduğunda İTO-YK�nun verdiği cevap �konuyu takip ediyoruz�dan ibaret kaldı.
Her iki örnekte de görüldüğü gibi; Yönetim Kurulu �TK, İTO�nun Genel Kurul�dan sonra en yetkili karar organıdır� ilkesini görünüşte reddetmiyor, fakat de facto olarak uygulamıyordu.
Dönemin önemli gelişmelerinden biri temsilcilik seçimi oldu. İTO Yönetimi TK Divanı�nı kaybetme telâşıyla TK Seçim Komisyonu�nu by-pass edip tüm özel hastanelere hekim sayısını gözetmeksizin faks çekerek bir hekimi temsilci olarak belirlemelerini istedi. Daha sonra da bu belirlenen temsilcilerin sayısını gerekçe göstererek TKDivanı�nda özel hekimlik kontenjanı ayrılmasını sağladı. Ne var ki, aynı çaba özel hekimlik temsilcilerinin TK çalışmalarına katılması için gösterilmedi. Özel hekimlik alanının TKçalışmalarına katılımı bu dönemde de gerçekleşmedi.
İTO�nun 1998 Genel Kurulu�nda alınan bir karar ile Merkez Delegasyon, Onur Kurulu ve Denetim Kurulu asil üyeleri de TK üyesi olarak kabul edilmişti. Oysa geçtiğimiz yıl süresince bu üyelerin içerisinden TK çalışmalarına düzenli katılanların ve katkı sunanların azınlıkta kaldığı gözlendi.
İTO YÖNETİMİ VE SSK:�SSK�DA İKTİDAR OLMAK�
3 Mayıs 1998�deki seçimlerle işbaşına gelen İTO yönetiminin geliştirdiği yeni tarz en açık olarak SSK alanında hayata geçirildi. Yönetimle birlikte SSK Komisyonu�nun rotasında da önemli değişiklik yaşandı.
SSK Komisyonu�nda bu rota değişikliğinin başarılabilmesi için öncelikle komisyon yapısına müdahale edilmesi gerekiyordu. Bu tespitten hareket eden Güçbirliği grubunun kurucu iradesini oluşturan ekip yıllardır çalışmalara katılmayan üyeleri komisyon seçimine getirerek bu amacını gerçekleştirdi. Ne var ki bu �seçimlik üyeler�bir daha komisyon çalışmalarına katılmadılar.
Oysa aynı meslektaşlarımız yıllardır bu tarzı �bindirilmiş kıta faaliyeti� olarak tanımlıyor ve her platformda eleştiriyorlardı. Şimdi komisyon başkanlığı gibi pek de işlevsel olmayan bir �makam� için bu tarzı benimsemelerinin sbebi sadece bu görevi DKG�lilerin elinden almakla sınırlı olmamalıydı. Nitekim SSKİstanbul bölgesinde daha sonra yaşanan gelişmelerle bu sebep açığa çıktı.
1998 Haziranında SSK İstanbul Sağlık İşleri Müdürlüğü�ne atanan İTO Onur Kurulu üyesi bu görevi ancak 4 ay sürdürebildi. Kendi ifadesiyle �TTB ilkelerini savunduğu için�SSK Genel Müdürlüğü tarafından istifaya zorlandı. �Koltuğu ile onuru arasında� bir seçim yapması gerekti ve onurunu seçti. Boşalttığı koltuğa ise İTO Merkez Delegasyon üyesi oturdu. SSK İstanbul Sağlık İşleri Müdürü�nün istifaya zorlanması karşısında İTO Yönetim Kurulu�nun tutumu olayı mümkün olduğunca sessizce geçiştirmek oldu. Oysa aksi yönde bir tutum ikinci tâyini imkânsız kılabilirdi.
SSK İstanbul Bölge Müdürlüğü�ndeki bu gelişmelerle birlikte Güçbirliği grubunun kurucu iradesini oluşturan ekibin SSK konusundaki söylemleri büyük ölçüde değişti. O güne kadar savundukları SSK�nın Dünya Bankası ve IMF�nin politikaları doğrultusunda siyasi iktidarlarca �çökertildiği�tespitlerini bir kenara bıraktılar. �Türkiye�de özelleştirme dalgasının kırıldığı�nı; �SSK�da yeni bir dönem açıldığı�nı; �55. Hükümetin SSK�nın altyapısını genişlettiği�ni; �Türkiye�de sosyal devlette yeni bir dönem açıldığı�nı savunmaya başladılar. Bu görüşlerini katıldıkları temel atma törenlerinde siyasî yetkililerin ve medyanın önünde dile getirmeye özen gösterdiler. Bu tespitlere bağlı olarak da �projecilik� üzerinden siyasî iktidara endeksli politikalar geliştirdiler.
Yeni söylemlerine gerekçe olarak İstanbul�da bir hastane ve dört dispanerin temelinin atılmasını gösterdiler. Ne var ki, seçim yasakları başlamadan hemen önce atılan bu temellerin arkası her nedense bir türlü gelmedi.
�28 Şubat�la birlikte Türkiye�de sağ iktidarlar döneminin kapandığını, kendilerinin, esen bu rüzgârla SSK�daki yönetici görevlere geldiklerini; bu rüzgârın 18Nisan seçimleriyle kesilmeyeceğini, çünkü 18 Nisan�da seçim yapılmayacağını� da tespitlerine ekleyen söz konusu ekip, giriştikleri kadrolaşma faaliyetleri sırasında esas olarak TTB�nin örgütsel birikiminden ve prestijinden sonuna kdar yararlandılar. Oysa TTB�nin değerlerini ve geleneklerini; en başta da siyasî iktidardan bağımsızlık ilkesini, herhangi bir şekilde gözetmediler.
Daha önceleri SSK�ya çok büyük zarar verdiğini; �İTO tarafından hedef alınması� gerektiğini belirttikleri SSK Genel Müdürü Kemal Kılıçdaroğlu�nun SSK�ya meğerse ne kadar büyük hizmet yaptığını birdenbire keşfettiler. Bu keşif  İTO Yönetim Kurulu�nca da kabul gördü. Kemal Kılıçdaroğlu Demokratik Sol Parti�den milletvekili adaylığı için görevden ayrıldığı sırada İTO Yönetim Kurulu kendisine bir plaket verdi.
Plaket verilmesinin öncelikli gerekçesi �SSK sağlık hizmetlerinin korunup geliştirilmesi konusunda yürüttüğü ısrarlı, sabırlı, özverili çalışmalar� olarak ifade edildi. Oysa SSKistatistiklerine dayanarak yapılan bir çalışma bu gerekçenin gerçekle hiçbir ilgisi olmadığını gösteriyordu. Bu çalışmada ele alınan 11 parametreden sadece birinde (Hemşire-Ebe/10.000 nüfus) %1�lik bir düzelme olmuştu. Diğer 10 parametre ise %5 ile %36 arasında kötüleşmişti. Kısacası; Kemal Kılıçdaroğlu döneminde SSK sağlık hizmetlerinin yaklaşık dörtte biri çökmüştü.
İkinci gerekçe de �meslek kuruluşumuza gösterdiği ilgi ve işbirliği anlayışı� olarak açıklandı. Ne var ki, plaketin verilmesinden kısa bir süre sonra yaşanan bir olay bu gerekçenin de sanal olduğunu açık olarak gözler önüne seriyordu. Eski SSKİstanbul Sağlık İşleri Müdürü ve İTO Onur Kurulu üyesi meslektaşımız hakkında SSKGenel Müdürlüğü�nce soruşturma açıldı. Soruşturmanın klasik bahanesi �basına demeç vermek�ti. Bahsedilen �ilgi ve işbirliği anlayışı� herhalde buydu.
Plaket verilmesinin gerçek gerekçesi ise hâlâ İTOYönetim Kurulu�nca açıklanmış değil. Merak edenlerin İstanbul�daki SSK sağlık kurumlarında son aylarda yaşanan yönetici tâyinlerini gözden geçirmeleri yararlı olur.
Geçtiğimiz yıl içerisinde SSK�daki önemli bir sıkıntı da SSK Kartal Hastanesi�nde yaşanın idarî baskılardı. ANASOL-DHükümetinin Demokratik Sol Partili Çalışma Bakanı�nca atanan Başhekim tarafından hastane çalışanları, hekimler ve özellikle İTO Hastane Temsilciliği�ne yöneltilen bu baskıları medya aracılığıyla bütün kamuoyu duydu. Ne yazık ki bir tek İTOYönetim Kurulu duyamadı.
SSK Kartal Hastanesi temsilcileri konuyla ilgili olarak İTO Yönetim Kurulu ile özel bir görüşme yaptılar. Ayrıca İTO Temsilciler Kurulu da Ekim 1998�deki toplantısında konuyu ayrı bir gündem maddesi yaptı. Sözkonusu başhekimin görevden alınması talebiyle hastane önünde bir basın açıklaması yapılmasını kararlaştırdı. Ne var ki; her iki girişim de İTO Yönetim Kurulu�nun sessizlik duvarına çarptı. Yönetim Kurulu konuyu resmî makamlara bildirmekten başka bir şey yapmadı. Temsilciler Kurulu�nun kararı doğrultusunda alınacak tavır siyasî iktidarın tepkisine yol açabilir, bu durumda yapılan planlar suya düşebilirdi. Siyasî öncelikler hekimlik ilkelerinin önüne geçti.
SSK Kartal Hastanesi Başhekimi hakkında Oda�ya yapılan şikayetlerde de ilginç gelişmeler yaşandı. Geçen dönemin sonunda İTO Hastane Temsilcisi tarafından yapılan bir şikayette zamanın Yönetim Kurulu soruşturma açılmasına karar vermişti. Dosya bu dönemde Onur Kurulu�nca karara bağlandı ve itiraz üzerine TTB Yüksek Onur Kurulu�na gitti. Yeni yönetim döneminde de SSK Kartal Hastanesi Başhekimi hakkında bir dizi şikayette bulunuldu. İTO Hastane temsilcisi tarafından yapılan (ikinci) şikayet hızlı bir şekilde incelendi (!) ve soruşturma açılmasına gerek görülmedi. Diğer şikayetler ise altı aydır Yönetim Kurulu�nun takibinden çıkıp Onur Kurulu�nun önüne gelemedi.
SSK alanında yaşanan bu gelişmeler olduğu gibi SSK Komisyonu�na yansıdı. Geçmiş dönemlerde Komisyon faaliyeti esas olarak hekimler, işçi ve memur sendikalarıyla ortak bir güç oluşturmaya yönelmişti. Yeni dönemde ise emek örgütleriyle ilişki kurmaktan titizlikle kaçınıldı. SSK sorununun çözümünü siyasi iktidardan bekleyen bir çizgi hâkim oldu.
Sağlık İşleri Müdürlüğü�nde üretilen ve IMF/Dünya Bankası�nın planlarını bozacağı iddia edilen (her nedense hâlâ hayata geçirilmeyen) projeler SSK Komisyonu�nun önüne iş olarak konuldu. Bütün Komisyon üyelerinin görevleri bu projelerde yer almak olarak tanımlandı.
İTO Yönetim Kurulu�nun geçtiğimiz bir yıl boyunca SSK Komisyonu ile ilişkisi de daha önceki dönemlerden farklı bir tarzda yürütüldü. Formel ilişkilerin yerine informel ilişkiler tercih edildi. Bu tarzın en bariz örneği Kemal Kılıçdaroğlu�na verilen plaket sırasında yaşandı. İTO�nun düzenli olarak toplanan ve çalışmaları sadece hekimler tarafından değil, geniş kamuoyunca da ilgi ve takdirle karşılanan bir SSK Komisyonu olmasına rağmen Yönetim Kurulu karar vermeden önce görüş alma ihtiyacını duymadı. Gerekçe olarak da plaket vermenin �aciliyet�i (!)gösterildi. Üstelik plaket törenine �SSK Sağlık Kurumlarında çalışan hekimler� davet edildiği halde Komisyon üyelerinin çoğu her nedense haberdar bile edilmedi.
Bu konuda son olarak belirtmek gerekir ki; bütün bu yaşananlarda Yönetim Kurulu�nun SSK alanından sorumlu üyesinin ilgisi ve sorumluluğu pek az oldu.
İTO YÖNETİMİ VE TÜRK TABİPLERİ BİRLİĞİ: �NE SENİNLE NE SENSİZ�
10 yıldır TTB yönetiminde bulunan Etkin Demokratik TTB grubu ile olan yakın ilişkiler bu dönemde yıkıldı. 46. TTB Genel Kurulu öncesinde İTO Büyük Kongre Delegelerinin diğer illerin delegelerine gönderdiği bir mektup ve Hekim Forumu�nda yer alan bir çağrıda mevcut TTB yönetimi kastedilerek hekimliği ve hekimlik değerlerini değil bireyleri ve grupları temsil ettiği ileri sürüldü. Açık olarak ilk karşı karşıya gelme bu sırada yaşandı.
Büyük Kongre delegelerine gönderilen bu mektupta şu andaki TTB-Merkez Konseyi �güçsüz; hekimlik değerlerine sahip çıkmayan; temsil niteliği olmayan; çalışmayı hedeflemeyen, değişik birikimleri dışarıda bırakan�bir yapı olarak niteleniyordu.
İstanbul Tabip Odası�nda yapılan TTB�de de yapılmaya çalışıldı. İTO Başkanı�nın da içinde yer aldığı �Güçlü Bir TTB Girişimi� mevcut TTB yönetimine rakip liste olarak çıkarıldı. 28 Şubat sürecinde diğer demokratik kitle örgütleri ve meslek odalarında da gündeme gelen benzeri girişimlerin belirleyici çizgisi aynıydı. Söz konusu örgütler toplumsal muhalefet saflarından çıkarılıp siyasi iktidara endeksli yapılara dönüştürülmek isteniyordu.
Fakat diğer meslek odalarında olduğu gibi TTB�de de bu �Girişim�tutmadı. �Etkin Demokratik TTB Grubu�hekimlerin büyük desteğiyle seçimi kazandı. �Güçlü Bir TTB Girişimi�ise sağcıların oluşturduğu �Meslekte Birlik Grubu�ndan bile az oy alabildi.
Merkez Konsey seçimi sırasında yaşananlar daha sonraki TTB ile İTO yönetimi arasındaki ilişkiler için de belirleyici oldu. TTB yönetimine karşı pasif bir muhalif tavır sürdürüldü. Bu tavrın sonucu olarak İTO�nun TTBve tabip odaları arasında geçmiş yıllarda oluşturduğu etkin konum önemli ölçüde kaybedildi.
İTO YÖNETİMİ VE İNSAN HAKLARI: �TÜRKİYE�DE İŞKENCE: GERÇEK Mİ, SÖYLENTİ Mİ?�
İtalya ile Türkiye arasında yaşanan gerginlik sırasında Roma Tabip Odası�na gönderilmek üzere İTO Başkanı trafından hazırlanan ve Yönetim Kurulu�nun 9 Aralık 1998 tarihli toplantısında kabul edilen yazıda şöyle deniliyor:
�Ancak, geçmişte yaşanan acıları tedavi etme zamanının artık geldiğine inanıyoruz. Bu konuda bize düşenler olduğunun bilincindeyiz. Ölüm cezası ve işkence söylentileri (a.b.ç.)düzeltilmesi gereken sorunların başında geliyor.�
Gazetelerin hemen her gün işkence ve gözaltında ölüm haberleriyle dolu olduğu ülkemizde işkenceyi bir �söylenti� olarak tanımlamanın hekimlik ilkeleri açısından herhangi bir yorumunu yapmak istemiyoruz. Sadece Türkiye�den son üç yıllık insan hakları ihlallerinin kısa bir özetini vermek istiyoruz:
1996 yılı: İşkence ve gözaltında ölenler 122. İşkence görenler 1412. Toplatılan yayın 304. Düşünce suçlularına verilen ceza 1713 yıl.
1997 yılı: İşkence ve gözaltında ölenler 114. Toplatılan yayın 278. Cezaevinde bulunan düşünce suçlusu105. Düşünce suçlularına verilen toplam ceza 259 yıl.
1998 yılı: İşkence ve gözaltında ölenler 88. Toplatılan yayın 275. Cezaevinde bulunan düşünce suçluları 139. Düşünce suçlularına verilen toplam ceza 261 yıl.
İTO YÖNETİMİ VE PRATİSYEN HEKİMLİK: �MÜDAHALE Mİ, MÜZAKERE Mİ?�
Mevcut İTO yönetimi tarafından 15.6.1998 tarihinde �mevcut durum, öncelikler ve hedefler�i içeren bir program taslağı hekimlere dağıtıldı. Bu raporda 10 yılı aşkın bir süredir her hafta toplanan ve düzenli çalışan İTO Pratisyen Hekim Komisyonu �desteğe ihtiyacı olan komisyonlar�dan biri olarak tanımlanıyordu. Oysa aynı komisyon TTB Pratisyen Hekim Kolu�nun, TTB Genel Pratisyenlik Enstitüsü�nün ve Pratisyen Hekimlik Derneği�nin en etkin unsurunu oluşturmaktaydı.
Çok geçmeden Pratisyen Hekim Komisyonu�ndan kendisini lağvetmesi istendi. Birinci basamakta çalışan uzmanların da katılacağı �Temel Sağlık Hizmetleri Komisyonu�adı altında yeni bir yapılanma öneriliyordu. Yeni yönetime göre her alanı �seçkin uzmanlar� yönetmeliydi.
Aslında yeni yönetimin pratisyen hekimlere bakışı seçim sırasındaki �Güçbirliği listesi�nin bileşiminden belli oluyordu. �Oda�yı ancak alanının uzmanı seçkinler yönetebilir� olarak ifade edilen anlayışın dogal sonucu pratisyenlerin karar süreçlerinden dışlanmalarıydı. Pratisyenlerin Oda içerisindeki yegâne istihdam alanı olarak büro çalışmaları öngörülüyordu.
Nitekim İstanbul�daki hekimlerin yaklaşık %35�ini oluşturan pratisyenler Yönetim Kurulu�nda ancak (listeye son anda kabul edilen bir üyeyle)%15 oranında temsil ediliyordu. Aynı oran Türkiye�deki bütün odalar için %45�ti. Keza bütün tabip odalarının değişik kurullarına (Yönetim Kurulu, Onur Kurulu, Denetleme Kurulu, Merkez Delegasyon) seçilen pratisyen hekimlerin oranı Türkiye için %34 iken İTO�da %1�e ancak ulaşabiliyordu. Bu sayı Türkiye�deki tüm tabip odaları içinde en düşük yüzdeyi oluşturuyordu.
Oda seçimleri sırasında oluşan bu elitist anlayış mevcut yönetimin çalışmalarına doğrudan yansıdı. İTO Yönetim Kurulu bir yıl boyunca pratisyen hekimlikle ilgili tek bir gündem maddesi bile oluşturmadı. Bütün yapılanlar Pratisyen Hekim Komisyonu ve Temsilciler Kurulu�nda alınan kararlarla ilgili yazışmaları yerine getirmekten ibaret kaldı.
Temel sağlık hizmetlerinin savunulması ve geliştirilmesi için yeni bir komisyon oluşturmanın dışında aktif bir tutum benimsenmedi. Pratisyen hekimlerin sorunlarının çözümü, durumlarının iyileştirilmesi, geliştirilmesi için ise herhangi bir çaba gösterilmedi, bu alanda yürütülen mücadeleye kayıtsız kalındı.
İTO YÖNETİMİ VE HEKİM EYLEMLERİ: � TEMSİLİYET VE TESLİMİYET�
Bir meslek örgütünün kendi alanında yürüttüğü mücadelede kamuoyu yaratmasının önemi tartışılmaz. Günümüzde kamuoyu oluşturmanın en etkili yöntemlerinden biri de kuşkusuz kitlesel eylemler. Geçmiş dönemdeki Demokratik Katılım Grubu yönetimindeki İstanbul Tabip Odası bu perspektifle hareket etmişti. Beyaz eylemler, toplu nöbetler, yürüyüşler, kitlesel basın açıklamaları, iş bırakmalar vb. mücadele yöntemleri geniş katılımlı olarak hayata geçirilmişti.
Mevcut İTO yönetimi döneminde ise mücadelenin alanlardan kapalı mekânlara çekildiği bir süreç yaşandı.
Geçtiğimiz bir yıl boyunca sadece iki tane kitlesel (!)basın açıklaması yapıldı. Her iki eyleme de katılım geçmiş dönemlere göre çok düşük kaldı. İTO yönetimi hekimleri bu eylemlere katmak için çaba göstermediği gibi kendisi de ancak temsili düzeyde yer aldı. Katılanların çoğu Oda içerisinde muhalif tavır alan DKG yanlısı hekimlerdi.
Son yılların en önemli hekim eylemi kuşkusuz 6 Aralık 1998�de Ankara�da gerçekleşen �Artık Yeter�mitingiydi. Mitinge 33 tabip odasından 2.000�in üzerinde hekim katıldı. İTO yönetimi yeterli çalışmayı yapmadığı için 13.000 hekimin üye olduğu İstanbul Tabip Odası�nın katılımı 500 üyeli Tekirdağ Tabip Odası�nın bile gerisinde kaldı.
Mevcut yönetimin tabip odasını bir mücadele örgütü olmaktan çıkarma çabasının son örneği 1 Mayıs 1999�da yaşandı. Tüm dünyada işçi sınıfının Birlik, Mücadele ve Dayanışma günü olan 1 Mayıs kutlamalarına İstanbul Tabip Odasıda 1976 yılından bu yana büyük önem verir ve yüzlerce hekimle birlikte katılırdı. 1 Mayıslar aynı zamanda İTO�nun diğer toplumsal muhalefet kesimleriyle buluşması açısından da önemli günlerdi. 18 Nisan seçimlerinde ortaya çıkan karanlık tablo bu yıl yapılan kutlamaları daha da anlamlı kılıyordu. Oysa, Temsilciler Kurulu�nun katılma yönünde aldığı karara rağmen İTO yönetimi hiçbir çalışma yapmadı. Demokratik Katılım Grubu ve özellikle Tıp Öğrencileri Kolu�nun katılımı olmasa İTO pankartını taşıyacak bir ikinci hekim bile bulunamayacaktı.
İTO YÖNETİMİ VE POLİTİKA: �BUNLARI BİZ Mİ SÖYLEMİŞTİK?�
Hatırlanacağı gibi mevcut yönetim Mayıs 1998�deki İTOseçimlerinde temel olarak şu argümanı kullanmıştı:
�Demokratik Katılım Grubu hekim kitlesini temsil etmemektedir. Oda içinde hekimlik ilkelerini önde tutan bir anlayışı asla benimsemmektedir. Oda�yı kendi marjinal politik görüşleri doğrultusunda yönlendirmeye çabalamaktan başka bir vizyon ve üretkenlikleri yoktur. Biz ise 13 bin hekimi temsil ediyoruz ve hekimlikle ilgili sorunları önceliyoruz.�
Aynı yönetim bu sözleri söyledikten altı ay sonra (10/11 Aralık1998)Demokratik Sol Parti ve Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul İl Başkanlıklarını ziyaret ederek birlikte hükümet kurmaları için çağrı yaptı. Demokratik Katılım Grubu olarak Ocak ayındaki Temsilciler Kurulu toplantısında İTO yönetimine bu ziyaretle ilgili şu üç soruyu yönelttik:
1- DSP ve CHP�nin birlikte hükümet kurma çağrısı İstanbul�daki 13 bin hekimin ortak kararı mıdır, yoksa Yönetim Kurulu�nun �kendi politik görüşleri doğrultusunda�alınmış bir tutum mudur?
2- �Odayı kendi marjinal politik görüşleri doğrultusunda yönlendirmeye çabalamak�la eleştirdiğiniz DKG�nin yönetimde bulunduğu 8 yıl boyunca benzer bir biçimde politik tutum almanın bir örneğini hatırlıyor musunuz?
3- Önümüzdeki günlerde de benzer girişimleri (İzmir Tabip Odası örneğindeki gibi) sürdürmeyi düşünüyor musunuz?
Yönetim Kurulu bu sorulara yazılı olarak cevap vereceğini söylediyse de bir türlü bu sözünü yerine getirmedi.
Tahminlerimiz doğru çıktı. Benzer politik tavırlar 18 Nisan seçimleri sırasında da ısrarla sürdürüldü. Önce Yönetim Kurulu�nun bazı üyelerinin İşçi Partisi�nin etrafında örgütlenen �Sol Güçbirliği Kurultayı�na Oda kimlikleriyle katıldıkları gazete ve dergilerde yer aldı. Konuyla ilgili olarak Yönetim Kurulu�nda şu karar alındı:
�Yaklaşan seçimler nedeniyle oluşan çeşitli siyasal kümelenmeler veya �Sol Güçbirliği�grubunun kurumsal olarak desteklenmesinin söz konusu olmadığı, ancak birey olarak yer alınabileceği hakkında internette, Hekim Forumu�nda ve Aydınlık dergisine açıklama yapılması,�
Bu açıklama her nasılsa Hekim Forumu ve Aydınlık dergisinde yer almadı. Bir süre sonra ise Yönetim Kurulu�nun bir üyesinin Oda yöneticisi kimliğiyle yaptığı benzer yeni bir çağrı basında haber ve ilân olarak yayınlandı. Bu kez açık bir şekilde �İşçi Partisi�ne Oy Ver!�denilmekteydi.
İTO seçimleri sırasında hekimlere ifade edilen tutumla şimdi takınılan tutum arasındaki samimiyetsizlik açık olarak ortaya çıktı. Bir yıl önce söylenen kem sözler sahibine geri döndü.
Yönetim tarafından alınan bu politik tavırların Güçbirliği Grubu�ndaki kurucu iradeyi oluşturan ekip dışındaki üyeler tarafından ne ölçüde paylaşıldığı ve nasıl sahiplenildiği ise hâlâ açıklanmayı bekleyen bir muamma olarak duruyor.
GEÇEN YIL İTO�DA BUNLAR DA OLDU:
� Yıllardır çeşitli platformlara, drneklere, meslek örgütlerine demokrasi mücadelesinde ev sahipliği yapan İTO�nun toplantı salonunun kapıları bu güçlere kapatıldı. Kurucularının arasında İTO�nun da yer aldığı Hasta ve Hasta Yakınları Derneği (HAYAD) de aynı uygulamaya maruz kaldı. Hasta hakları hekimlikle ilgili bulunmamıştı anlaşılan.
� Pek çok yeni proje için kaynak bulunabilirken malî yük olduğu gerekçesiyle Hekim Forumu�nun aylık periyod yerine iki ayda bir çıkarılması kararlaştrıldı.
� Hekimlerin özlük/ekonomik/demokratik haklarının mücadeleci ve müzakereci anlayışla sürdürülmesine ilişkin TTB yaklaşımında İTO yönetimi gerekli enerji ve motivasyonu göstermedi. Konuyla ilgili olarak Temsilciler Kurulu�nda oluşturulan çalışma grubu Yönetim Kurulu�nun ilgisizliği nedeniyle ilk toplantısından sonra dağıldı.
� TTB tarafından yapılması önerilen �Hekim Profili anketi�şahsi bilgilerin 3. kişilerce öğrenilebileceği endişesiyle geçen yönetim döneminde reddedilmişti. Yeni yönetim ise aynı anketi İstanbul Sağlık Müdürlüğü aracılığıyla gönderdi ve hekimlerin �yoksa fişleniyor muyuz?� tepkilerine sebep oldu.
� Sağlık Meslek Odaları Koordinasyonu (SMOK), İstanbul Meslek Odaları Koordinasyonu (İMOK)gibi muhalif toplumsal örgütlerden giderek uzaklaşan, siyasal iktidara yaklaşan bir tutum izlendi.
� Geçmiş dönemlerden farklı olarak Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK)�e bağlı Sağlık Emekçileri Sendikası (SES) ile hiçbir konuda ortak tavır alınmadı. Ne de olsa Güçbirliği�nin kurucu iradesini oluşturan ekip KESK�i �batı yanlısı mafya-tarikat cephesi�ne dahil olarak görüyordu.
� Ülkemizde yaşanan güncel siyasal gerilimlerde temel hak ve özgürlükler temelinde bir demokratik kitle meslek örgütünün alması gereken tutum yerine siyasi bir tutum öne çırakılarak Oda siyasal bir ayrışma zeminine çekilmeye çalışıldı. Son 10-15 yıllık süreçte Oda ilk kez resmi ideolojinin peşine takılarak siyasallaştırıldı.
� YÖK disiplin yönetmeliğinde yapılan baskıcı/gerici değişikliklere karşı, Temsilciler Kurulu�nda defalarca ifade edilmesine rağmen hiçbir tutum geliştirilmedi. Gerekçe olarak da �Aslında biz de bu değişikliklere karşıyız, ama hekimliğin asli işleriyle uğraştığımız için ayrı bir tavır almadık; isteyen öğretim üyesi kendi adına dava açabilir� denildi.
� 14 Mart etkinlikleri geçmiş dönemlere göre daha sönük olarak gerçekleştirildi. Mevcut sistemde en dezavantajlı konumda olan hekim gruplarıyla birlikte olmak yerine Hilton�da yemek yapılması tercih edildi.
� Tempo dergisinde yayınlanan �1.000 Başarılı Hekim� listesiyle ilgili olarak TTB kadar bile adım atılmadı; Yönetim Kurulu�nun iki üyesinin de bu listede yer almasına karşı aktif bir tutum alınmadı.
�ŞİMDİ İTO�YU TEKRAR DÜŞÜNMEK ZAMANIDIR�
Geçen sene yapılan Oda seçimleri sırasında Güçbirliği Grubu�nun kullandığı temel argüman Demokratik Katılım Grubu�nun hekimlik ilkelerini asla benimsemeyen marjinal bir grup olduğuydu. Buna karşılık kendilerinin on üç bin hekimi temsil ettiklerini; Oda çalışmalarına çok daha geniş bir hekim katılımını sağlayacaklarını; İstanbul�daki hekim potansiyelini farklı bir üslupla bir araya getireceklerini; Tabip Odası�nı daha üst düzeye taşıyacaklarını iddia ediyorlardı. Yaşanan bir yıllık süreç bu iddiaların hiçbir şekilde gerçekleşmediğini gösterdi.
Bu sürecin belirleyici karakteristiği Oda politikalarını esas itibariyle Güçbirliği Grubu�nun içindeki bir ekibin belirlemiş olmasıdır. Hatırlanacağı gibi bu ekip geçmişte Demokratik Katılım Grubu içerisinde yer almış ve geçen yıl yapılan Tabip Odası seçimleri sırasında ayrılarak Güçbirliği Grubu�nun kurucu iradesini oluşturmuştu. Demokratik Katılım Grubu�nun ortak değerler ve ilkeler çerçevesinde en geniş hekim kesimleriyle birlikte hareket etme konusundaki çabaları ısrarla reddedilmişti. Demokratik Katılım Grubu�ndan ayrılışlarının gerçek nedeni hem TTB Merkez Konseyi seçimlerinde, hem de 18 Nisan genel seçimleri sürecinde izledikleri politikalarla ortaya çıktı. Bu ayrışmanın meslek örgütü zemininde değil, güncel siyasal gelişmeler zemininde ve tek taraflı bir ısrarla gerçekleştirildiği bugün çok daha açık olarak görülebilmektedir.
Öte yandan 18 Nisan seçimleri sonucunda oluşan politik tablo Tabip Odalarına emek veren hekimlere yeni sorumluluklar yüklemektedir. Gerek milliyetçi/ırkçı hareketin yükselmesi gerekse toplumsal muhalefetin parlamentoya girememesi olgularının ülkemizin önümüzdeki dönemi açısından doğru olarak değerlendirilmesi gerekmektedir. Meslek örgütleri bugün geçmiş yıllara göre daha zor koşullarda mücadele yürütmek zorundadırlar. Böyle bir mücadeleyi çok daha özverili ve kitlesel olarak örgütlemek görevi önümüzde durmaktadır.
BUGÜN İNSAN ONURUNA VE YAŞAMINAYÖNELİK HER TÜRLÜ BASKININ, ŞİDDETİN VE SALDIRININ KARŞISINDA EMEĞİ, BARIŞI, DOSTLUĞU, DEMOKRASİYİ, KATILIMCILIĞI, TEMEL HAK VE ÖZGÜRLÜKLERİ, KAMUSAL SAĞLIK SİSTEMİNİ, HEKİM HAKLARINI VE MESLEKİ DEĞERLERİ, EŞİT VE ÜCRETSİZ SAĞLIK HİZMETİNİ, İYİ VE ONURLU HEKİMLİĞİ SAVUNAN BÜTÜN MESLEKTAŞLARIMIZI İSTANBUL TABİP ODASI�NI TEKRAR DÜŞÜNMEYE ÇAĞIRIYORUZ.
DEMOKRATİK KATILIM GRUBU / GELENEKTEN GELECEĞE
*
*
İstanbul Tabip Odası Ara Genel Kurulu: Eleştirilere yanıtlar
Bir meslek örgütünde eleştirilerin olması doğaldır. Yönetimdekilere karşı muhalefet eden kişi veya grupların varlığı, demokrasinin gereğidir. Bu nedenle İstanbul Tabip Odası bünyesindeki bu tartışmadan üyelerimizin bilgi sahibi olmalarını, ama tartışmalardan kaygı duymamalarını bekliyoruz. Gelecek dönemlerde daha yapıcı eleştirilerin, yönetimlere yol gösterici olmasını diliyoruz.
İstanbul Tabip Odası 70 yıllık tarihinin ilginç genel kurullarından birini yaşadı. Bu kez yönetim organları için seçim yapılması söz konusu değildi. Ancak 6.5 saat süren bir Genel Kurul, sanırız bir rekor oluşturdu. Yönetim Kurulu ve komisyonlar 1.5 saat içinde çalışma raporlarını sundular. Raporlar üzerindeki tartışma ise 5 saati buldu. İki TVkanalı Genel Kurul�u izleyerek akşam ana haber bülteninde yayınladı. Dört gazete haber olarak yer verdi. Oda Başkanımızın konuşmasının önemli kısmı Cumhuriyet Gazetesi�nde yayınlandı. Bu durum sadece Genel Kurul�u düzenleyenlerin bir başarısı olarak değil, İstanbul Tabip Odası�nın geldiği nokta olarak anlamlıdır. Odamız ne düşündüğüne önem verilen bir meslek kuruluşu olarak ağırlığını artırmaktadır.
Son seçimlere Demokratik Katılım Grubu (DKG)olarak giren grup adına dağıtılan bir broşür, Yönetim Kurulu�na yöneltilen eleştirileri yazılı olarak üyelere sundu.
Yönetim Kurulu adına eleştirileri Başkan Dr. Arıoğul ve Genel Sekreter yanıtladı. Ancak uzun eleştirilerin hepsinin yanıtlanmasının çok zaman alacağı ortadaydı. Genel Kurul�dan sonra bir değerlendirme yapan YK, yöneltilen eleştirilerin tüm üyelere duyurulması ve bu konuda YK açıklamalarının yazılı hale getirilmesini kararlaştırdı.
Genel Kurul tutanakları internetteki sayfamızda ertesi günden itibaren yayınlandı. Bu yazının amacı eleştiriler hakkında bazı gerçekleri üyelerin bilgisine sunmaktır. Bu konudaki görüşlerinizi Yönetim Kurulu�na ulaştırmanızı veya internet sayfamıza göndermenizi bekliyoruz.
DKG adına dağıtılan broşürün başında �İTO yönetiminin bir yıllık faaliyetinin ayırdedici özellikleri� başlığı altında Yönetim�e yöneltilen eleştiriler şöyle özetlenebilir:
1- Oda çalışmalarını hekimlere kapamak,
2- Bireysel bir yönetim tarzı izlemek,
3- Siyasi iktidarla iyi geçinmek ve sorunları çözmek için mücadeleden vazgeçmek,
4- Diğer toplumsal muhalefet örgütleriyle birlikte mücadele etmekten vazgeçmek.
ÇALIŞMALARI HEKİMLERE KAPAMAK, BİREYSEL-SEÇKİNCİ-BÜROKRATİK BİR YÖNETİM TARZI İZLEMEK İDDİASI
Oda çalışmalarını hekimlere ve farklı hekim kesimlerine açmak konusunda Yönetim Kurulumuzu eleştirmek doğru değildir. YK göreve başladığı günden itibaren Hekim Forumu, internet sayfası gibi yayın araçlarıyla, temsilci seçiminin yapıldığı birim toplantılarındaki sunumlarda, 14 Mart Sağlık Haftası etkinliklerinde hep aynı ortak temayı işlemiştir:Oda�ya gelin, Oda çalışmalarında görev alın, Oda�ya sahip çıkın, kararlarımız hakkında görüşlerinizi söyleyin, seçimlerde oy kullanın.
�Biz sizin adınıza en iyisini düşünürüz, gerekeni yaparız� yaklaşımı bu Yönetim�in ortaya çıkış amacına, temel felsefesine ve bir yıldır ortaya koyduğu pratik uygulamaya taban tabana terstir. Çünkü meslek örgütü olarak sorunların çözümünde etkili olmanın tek yolunun güçlü ve katılımcı bir Tabip Odası olduğuna inanıyoruz.
Nitekim bu dönem farklı hekim grupları Oda çalışmalarına ve etkinliklerine katılmış, çağrımız yankı bulmuştur. Temsilciler Kurulu ilk kez bu kadar geniş bir katılımla gerçekleşmiş, ilk kez YK bütün TK toplantılarına yazılı raporlar sunmuş, kararlarını eleştiriye açmış, ilk kez bütün YK kararları internetten duyurulmuştur.
Yönetim Kurulu, iradesini sürekli olarak kurul ve komisyonlarla paylaşmıştır. Bunun olumsuz noktalara varmasını da toleransla karşılamıştır. Örneğin İnsan Hakları Komisyonu, YK�nun karşı olmasına rağmen Odamızın antetli kağıtlarıyla �korsan� basın açıklaması yapmış, aynı Komisyon bir Komisyon üyesini çalışmalardan uzaklaştırma kararı verebilmiştir. Yönetim Kurulu, Hekim Forumu gibi Odamızın ciddi bir maddi kaynak ayırdığı bir organda seçim süreçlerinde Yönetim ekibine yapılan bütün eleştirilerin yayınlanmasını teşvik etmiş, Oda�nın yürüttüğü çalışmaların üyelere duyurulması için yeterli sayfa ayrılmamasını da hoşgörüyle karşılamıştır.
Hiçbir kurul veya komisyonun çalışmasına müdahale edilmemiş, eleştiriler varsa kurumsal ilişki içinde iletilmiştir.
Bu dönemde Uzmanlık Eğitimi Çalışma Grubu zaten yüksek olan üye sayısını artırmış, Asistan Hekim, Temel Sağlık Hizmetleri ve Kamu Hastaneleri Komisyonu�nun kuruluşu sevinçle karşılanmış ve teşvik edilmiştir. İddia edildiği gibi Pratisyen Hekim Komisyonu�nun lağvedilmesi gibi bir düşüncemiz olmamıştır.
İlk kez bu dönemde daha tıp fakültesine kayıt olmak için geldikleri sırada öğrencilerle yüzyüze görüşme yapılmıştır. Oda Başkanımız hemen her öğrencinin elini sıkmış, genç tıbbiyelilere Odamızı tanıtan bir broşür ve küçük armağanlar verilmiştir.
Son yılların en kalabalık 14 Mart Sağlık Haftası katılımı gerçekleştirilmiştir. Sanatçı Hekimler Sergisi, 14 Mart Töreni, Ödül Töreni ve Sağlıkta Tanıtım İhlalleri Paneli önceki yıllara göre daha geniş katılımlarla gerçekleştirilmiştir. Taksim Anıtı önündeki törene daha geniş katılım sağlamak için iki ay öncesinden Temsilciler Kurulu�ndan destek istediğimizi, her birimden birkaç üyenin katılmasını önerdiğimizi hatırlatmak gerekir. Genel Kurul�da eleştiri yapanlar kendileri gelse katılım daha fazla olacaktı. Yine de DKG adına Genel Kurul�da konuşan Dr. Demirdizen�in 97�deki törene olumlayarak sahip çıkmasına sevinmemek elde değildir. Çünkü Atatürk Anıtı önünde tören yapılması, İstaklal Marşı okunması ve gazetelere Cumhuriyet değerlerine sahip çıkma çağrısı yapan bir ilan verilmesi, o dönem Yönetim Kurulu içinde ağır eleştirilere yol açmıştır.
İnternet sayfası aracılığıyla üyelerle temas kurma çabası da eleştirilmektdir. �İnternet�in abartıldığı�, �Yönetim�in yüzyüze iletişimden kaçındığı�öne sürülmektedir. YK, interneti daha hızlı ve sürekli iletişim yanında karar mekanizmalarına üyelerin doğrudan ve aktif katılımı için önemli bir araç olarak görmektedir. İnternetin yüzyüze iletişimin yerini alması en azından uzun bir dönem için mümkün değildir. Ancak üyelerden aldığımız mesajlar, yaklaşımımızın doğru olduğunu göstermektedir. Birçok üyemiz eleştiri ve önerilerini internetle ulaştırmakta, gelişmeleri sayfamızdan izlemekte, üyelik bilgilerini düzeltmekte, aidatlarını öğrenerek ödemektedir. Yakın zamanda internet aracılığıyla aidat ödemek de mümkün olacaktır.
YK TOPLANTILARININ HERKESE AÇIK OLMADIĞI İDDİASI
YKtoplantılarının verimli ve düzenli yapılması, Odamız için yaşamsal önem taşıyan bir konudur. Ancak bugüne dek bu konuda oturmuş bir sistem olmadığı bilinmektedir. 1994-98 yılları arasında asıl ve yedek 14 kişi ile toplanan YKçalışmalarının ne kadar üretici olduğu değerlendirilmelidir. Bu iki dönemde toplantılara katılımın 8-9 kişiyi geçmediği, her toplantıya bir başka üye kombinezonunun katıldığı ve sayısal çokluğun üretim ve çalışma alanlarının izlenmesini veya alınan kararların daha yaygın paylaşımını sağlamadığı görülmüştür. Bu 14 kişiden birkaçı bir süre sonra ya istifa ederek ya da toplantılara gelmeyerek kopmuş, YKkaotik bir yapıya bürünmüştür.
Bu nedenle YKbu yıl toplantıların 7 kişi ile yapılmasını, basın sözcüsü, hukukçumuz ve bazı alanlarda sürekli yönetim görevi yürüten yedek üyelerin de toplantıya gündeme göre katılmalarına karar vermiştir.
Bir yıllık uygulamamız YKçalışmalarının eskiye göre daha üretken olduğunu göstermektedir. Gündem iki gün öncesinden YK üyelerine gönderilmekte, YK çalışmalarını belli bir disiplin içinde sonlandırılmasına özen gösterilmektedir. Saydamlık, kuralsız ve disiplinsiz çalışmak anlamına gelmemektedir. Nitekim bir yıl içinde önceden haber vermek kaydıyla en az 30 toplantıya konuk ettiğimiz hekim veya hekim dışı katılımcı olmuştur. Eleştirilerin yerinde olmadığı açıktır.
DKG, TEMSİLCİLER KURULU ÇALIŞMALARINA KATKIDA BULUNDU MU?
DKG, 3 Mayıs 1998�de yapılan seçimlerin öncesinden başlayarak tek bir strateji izledi:Oda�ya ve seçimlere katılımı azaltarak seçimi kazanmak ve Oda çalışmalarına hakim olmak. Katılım arttığı takdirde seçimi kazanamayacakları ortada idi.
Seçimlerin üyelere duyurulması için hastanelere bez afişler asılması, birden çok merkezde sandık konabilmesi için girişimde bulunulması, oy vermeyi kolaylaştırmak için bilgisayar ortamı hazırlanması önerilerimize geçmiş YKçoğunluğu soğuk bakmıştı. Seçimi bir şenlik havası içinde gerçekleştirerek katılımı artırma gayret ve heyecanımız paylaşılmadı.
Bu arkadaşlarımız, DKG�nun adına sahip çıkmışlar, ancak felsefesini benimseyememişlerdi. Bir yandan da seçimlere ve Oda�ya katılım arttıkça hakim olamayacakları endişesi içindeydiler.
Nitekim 3 Mayıs seçimlerinin sonucunu katılım belirlemiştir. 3200 hekim katıldığı için �Güçbirliği� kazandı. Katılım arttıkça �Güçbirliği� listesinin oyları da artacaktı. Bu nedenle şenlikli bir havada yapılan seçime gösterilen ilgi, sözde katılımcı bazı arkadaşları mutlu etmedi.
Daha sonra öne sürülen tez şu oldu:�Güçbirliği� grubu Oda�ya ilgisiz kişilerin katılımı ile seçimi aldı, ama bu kişiler seçimden sonra çeker gider, Oda�yı yönetemezler.
Temsilci seçimlerini hızla yapmak ve Genel Kurul�da kazanamadıkları Oda yönetimini, Temsilciler Kurulu�nda çoğunluğu sağlayarak elde etmek istediler. Çoğu ilk kez görev alan Yönetim Kurulu üyeleri, Oda�nın devralınan sorunları ile uğraşırken Temsilcilik seçimlerini hemen yapmakta ısrar ettiler. Ancak yine de TK�da da azınlıkta kaldılar. Bu kez TK�da dağıttıkları bildiriler ve sürekli eleştirilerle YK�nu yıpratmayı hedeflediler.
TK toplantılarına geniş katılım için YKve TK Divanı büyük çaba gösterirken, toplantılarda bir kutuplaşma havası yaratarak Oda çalışmalarına katkıda bulunmak için gelen üyeleri karamsarlığa itmiş oldular. Toplantılarda sürekli uzun konuşmalar yapan birkaç kişi birçok birim temsilcisinin hekimlerin somut meselelerini gündeme getirebilmelerini fiilen engellemiş oldu.
İddia: �İTO Yönetimi Divan�ı kaybetme telaşıyla TK Seçim Komisyonu�nu by-pass edip özel hastanelere hekim sayısı gözetmeksizin faks çekerek bir hekimi temsilci olarak belirlemelerini istedi. Daha sonra da bu belirlenen temsilcilerin sayısını gerekçe göstererek TK Divanı�nda özel hekimlik kontenjanı ayrılmasını sağladı.�
Özel hekimlik yapan üyelerin sorunlarının Oda�ya yansımaması ve öteden beri yeterince temsil edilememeleri bizim için bir eksiklik olmuştur. Bu nedenle özel hastaneler ve serbest hekimlerin yoğun olarak çalıştığı bölgelerden temsilcilerin de TK�nda yer almasını önemli ve iyi bir gelişme olarak görüyoruz. Her bir hastaneyi ve serbest hekimlik bölgesini ziyaret ederek seçim yapmak mümkün olmadığı için kendilerinin seçtiği bir temsilciyi görevlendirmelerini istemek makul bir öneri olarak benimsenmiştir. Bu seçimlerde kimin seçileceğini empoze etmemiz sözkonusu değildir. Dolayısıyla hastaneler veya bölgelerden gelen temsilcilere yönetimi destekleyecek  kişiler olarak bakmamız da söz konusu değildir. Ancak muhalefet örgütlemeye çalışan arkadaşların bu önyargıya sahip oldukları anlaşılmaktadır.
TK Divanı 7 kişiden oluşmaktadır. Temel sağlık hizmetleri, SSK, Tıp Fakülteleri, diğer kamu hastaneleri için birer kişi ve geneli temsil eden 3 kişinin görev yapması geçmiş yıllarda bir �teamül� olarak benimsenmiştir. Bu yıl özel hekimliğin İstanbul�da yaygın olması nedeniyle beşinci çalışma alanı olarak TK Divanı�nda temsil edilmesinin yadırganmasını anlamak mümkün değildir.
Özel hekimlik temsilcilerinin TKçalışmalarına katılması için çaba göstermediğimiz eleştirisine katılamıyoruz. TK toplantılarını verimli ve katılımlı hale getirmek için elden gelen çaba gösterilmektedir. Ancak bu konuda sabırlı olmakta yarar vardır. Katılımı sağlamak için herkesin sorumlu davranması gerekir. Toplantıların gündeminin hekimlerin gündemi ile örtüşmesi, ön hazırlıkların iyi yapılması ve toplantının bıktırıcı tekrarlardan uzak ve sonuç alıcı hale getirilmesi için Oda Yönetimi azami gayret sarfetmektedir.
Ancak YK toplantılarının geçmiş yıllarda ortalama 30 kişi ile yapılırken bu dönem bu sayının 75-80�e çıkmasını DKG�nun kendi çabalarına bağlamasına anlam vermek zordur.
İddia: �İTO�nun seçilmiş kurullarının üyeleri TK toplantılarına katılmıyor veya katkı sunmuyor.�
Yukarıdaki gözlem gerçeği yansıtmamaktadır.Ancak daha önceki dönemlerde de YK dışındaki kurulların üyelerinin TK çalışmalarına fazla ilgi göstermedikleri bir gerçektir. Bunun için İTO Yönetimi�ni eleştirmek yerine nedenleri üzerinde durmak ve bu katılımın gerekli olup olmadığını irdelemek daha doğru olacaktır. Son Genel Kurul�da alınan kararın gerekçesi ve isabetli olup olmadığı tartışılabilir.
SSK İLE İLGİLİ ELEŞTİRİLER
Bu konu Genel Kurul�da İTO Yönetimi�ne gelen eleştirilerin en yoğun olduğu alan oldu.
İddialar:�SSK Komisyonu�nun rotası değişti. SSK�da siyasi iktidara endeksli bir projecilik anlayışı hakim oldu.�
�İTO YK, SSK İstanbul Bölge Sağlık İşleri Müdürü�nün istifaya zorlanması karşısında sessiz kaldı.�
�Çalışma döneminde SSK sağlık hizmetlerinin %25�i çöken SSK Genel Müdürü�ne plaket verildi.�
�SSK Kartal Hastanesi Başhekimi�nin uyguladığı idari baskılara karşı siyasi iktidarla ters düşmemek için tepki gösterilmedi. Bu başhekim ile ilgili şikayetler ya hızla incelenip soruşturma açılmasına gerek duyulmadı, ya da bir türlü sonuçlandırılmadı.�
�SSK konusunda emek örgütleriyle ilişki kurmaktan titizlikle kaçınıldı. SSK sorununun çözümünü iktidardan bekleyen bir çizgi hakim oldu.�
Yönetim Kurulumuz, TTB ve İTO�da meslek örgütümüzün çalışmalarına katılmış, SSK politikalarının üretilmesine katkıda bulunmuş bazı meslektaşların SSK sağlık kurumlarında yönetim kademelerinde görev almasını olumlu bir gelişme olarak sevinçle karşılamıştır. Bu görevlendirmeler örgütümüzle hükümet veya siyasi iktidar arasındaki anlaşmaların değil kendine özgü gelişmelerin sonucudur. Hiçbir üyemiz görev kendisine teklif edildiğinde veya görevden ayrılmaya karar verdiğinde Yönetim Kurulu�na danışmamıştır. Yönetim Kurulumuz bu atama veya istifaları genellikle ikinci elden, hatta basından öğrenmiştir. Özellikle Doç. Dr.Faik Çelik�in Bölge Müdürlüğü görevine atanması üzerine duyduğumuz memnuniyet bir mektupla Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı�na iletilmiştir. Dr. Çelik�in istifasından kısa süre önce YK kendisiyle başka bir amaçla görüştüğünde yönetim kademesindeki sorunlardan tesadüfen haberdar olmuştur. Baskılara karşı yerinde kalarak direnme kararını saygıyla ve olumlu olarak karşılamış, bir süre sonra da istifa etmek zorunda kaldığını öğrenmiştir. YK bu konudaki kaygılarını yine Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı�na iletmiş, kendisinden uzun bir cevabi mektup alınmıştır.
SSK Genel Müdürü Kılıçdaroğlu�na plaket verilmesinin gerekçesi plakette belirtilmiş, basına açıklanmış, internette yayınlanmış, TK�nda dağıtılmıştır. Sayın Kılıçdaroğlu sadece son bir yılda değil önceki çalışma dönemlerinde de meslek örgütümüzle ilkeli bir ilişki sürdüren tavrıyla farklı bir bürokrat olarak iz bırakmıştır. Doğal olarak SSK dahil bütün konularda aynı görüş ve yaklaşıma sahip olmamız beklenemez. Ancak son olarak eğitim hastanelerinde tam süre tazminatı için gösterdiği çaba bile Yönetim Kurulumuz tarafından kaydadeğer bulunmuştur. Bunun bir plaketle belgelendirilmesine bu kadar tepki gösterilmesine anlam veremiyoruz.
Kılıçdaroğlu�na plaket verilmesinde acele edilmesinin nedeni, o sırada İstanbul�a bir TV konuşması için geliyor olması ve gecikildiği takdirde seçim zemininde verilecek bir plaketin siyasal anlam kazanacağı kaygısıdır.
SSK KARTAL HASTANESİ SORUNU
SSK Kartal Hastanesi, Başhekiminin uygulamalarıyla sürekli huzursuz bir sağlık birimi görünümündedir. YK hastane temsilcileriyle de görüşerek burada bir yönetim  sorunu olduğu kanaatine varmış ve bu kanısını SSK Bölge Müdürlüğü, SSKGenel Müdürlüğü ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı�na iletmeyi kararlaştırmıştır. Hastane Başhekimi ile ilgili şikayetler ise bu konudaki kurallara uygun olarak ele alınmıştır. Şikayetlerin hızlı sonuçlandırılmasının da altı aydır bitirilmemesinin de aynı anda eleştiri konusu olması dikkat çekicidir.
İlgili başhekim hakkında Onur Kurulu ve soruşturma safhasında dosyalar bulunurken hastanede basın toplantısı yapılması doğru bulunmamıştır. Bütün bunlar olurken, o Hastanede geçici görev yapan bir hekim bir basın açıklaması nedeniyle gözaltına alınmıştır. YK�dan habersiz olarak yapılan bu açıklamanın sonrasında bir YK üyemiz hastaneye giderek konuyla ilgilenmiş, hukukçumuz devreye girmiş, konu basına yansıtılmıştır. TK�da yapılan açıklamalara rağmen DKG Broşürü yazarlarının tatmin olamayarak bu konuyu işlemeye devam etmeleri anlamsızdır.
YK, özellikle hakkındaki şikayette bulunulan kişilerle ilgili olarak tarafsız ve önyargısız davranmak sorundadır. Şikayet edilen kişinin bir kamu yöneticisi olması durumunda gösterilen özeni, siyasi iktidarla iyi ilişki kurma gayreti olarak yorumlamak yanlıştır.
TTB İLE İLİŞKİLER
İddia: �TTBYönetiminde bulunan Etkin Demokratik TTBGrubu ile yakın ilişkileri yıktılar.� �İTO gibi TTB�yi de toplumsal muhalefet saflarından çıkarıp siyasal iktidara endeksli hale getirmek istediler.� �İstanbul Tabip Odası TTB yönetimine pasif bir muhalefet içindedir.�
3 Mayıs�ta yapılan Oda seçimlerinden iki ay sonra TTB Merkez Konseyi (MK) için seçimler yapılmıştır. İstanbul Tabip Odası seçimleri sırasında bir MK üyesinin günlük bir gazetede çıkan seri yazılarıyla seçimler sırasında açık taraf olması ve Oda seçimlerine bazı müdahaleler yapılması bizleri rahatsız etmiştir. Bu rahatsızlığımız kendilerine uygun bir üslupla iletilmiştir. TTB MK, üç büyük ilimizde yeni göreve gelen YK üyelerini İzmir�de biraraya getirerek TTB Büyük Kongresi için görüş almak istediğinde �Oda yönetimleriyle işbirliğine önem veren, Oda yönetimlerinin üstünde kalmaya, içişlerine karışmamaya özen gösteren, çeşitli Odalar arasında eşgüdüm sağlayabilecek ve farklı çalışma alanlarını aynı anda izleyebilecek ve hekimleri daha iyi temsil edecek bir Merkez Konseyi� özlemimiz ifade edilmiştir. Bu amaçla Ankara Tabip Odası Genel Kurulu ve seçimlerinde yaşanan gerginliklerin geride bırakılması ve böyle bir Merkez Konseyi�nin oluşumuna katkıda bulunabilecek meslektaşlarla birlikte hareket edilmesi çağrımız, ne yazık ki benimsenmemiştir. ATO  seçimlerindeki kutuplaşmanın aşılamadığı görülmüştür.
Bu atmosferde TTB Büyük Kongresi�nde birçoğu TTB çalışmalarına önemli katkıda bulunabileceğine inandığımız isimlerden oluşan ikinci bir liste oluşmuş, bu ekip Yönetim Kurulumuza Başkan Arıoğul�un kendi listelerinde yer almasını teklif etmiştir. YK bu teklifi değerlendirmiş, delegelere danışmış ve oyçokluğuyla kabul etmiştir.
Başkanımız TTB Büyük Kongresi�nde yukarıdaki yaklaşımımızı delegelere açıklayan bir konuşma yapmış ve örgütsel birliğe verdiğimiz önemi vurgulamış, bu konuşma delegelerin takdirini toplamıştır.
DKG Broşür yazarlarının bütün bu gelişmeleri �28 Şubat sürecinde devlet veya siyasi iktidara yakın olmak için muhalefetten vazgeçmek� olarak açıklamaları ilginçtir. Ancak asıl akılda kalan, seçimi neden kaybettiklerini delegelere açıklarken TTB Büyük Kongresi�nde Dr. Mustafa Sütlaş�ın kullandığı ifadelerdir. Dr. Sütlaş, delege veya aday olmadığı halde Divan tarafından söz verilerek yaptığı konuşmasında �Buraya seçilerek gelemediğimiz için özür dilerim. Çünkü seçimlerde oy kullanmaması gerekenler katılınca İstanbul�dan temsilci olarak gelemedik� demiştir.
Yönetimimizin TTB MK�ne karşı pasif veya aktif muhalefet etmek gibi bir niyeti de eylemi de yoktur. 10 aydır yürüttüğümüz ilişkiler kurumsal iletişimi, karşılıklı saygı ve TTB disiplinine uymayı esas alan bir zeminde gelişmektedir. TTB�den gelen tüm çağrılara destek verilmiş, eylemlere ve toplantılara katılım sağlanmıştır. Doğruları söylemek, yanlışları eleştirmek, bunları örgütsel ortamlarda yapmak ve alınan kararlara uymak temel ilkelerimiz olmuştur.
DKG Broşür yazarları kendilerine bir etkinlik alanı yaratabilmek için TTB ile Odamız yönetimi arasında çatlaklar aramaktadır.
İNSAN HAKLARI VE İŞKENCE KONUSUNDAKİ ELEŞTİRİLER
Abdullah Öcalan�ın İtalya�ya sığınması üzerine Oda Başkanımız tarafından Roma Tabip Odası�na yazılan mektup, DKG metin yazarlarının en sık tekrarladığı eleştiri konularının başında gelmektedir. Bu mektupta �Ölüm cezaları ve işkence söylentileri� teriminin kullanılmış olmasını, Türkiye�de işkence ve kötü muamele olduğunun inkarı olarak yorumlayarak hekimlik ilkelerinin ihlali saymaktadırlar.
Mektup, ilk günden itibaren internetteki sayfamızda yayınlanmış, hekimlerin bilgisine sunulmuştur. Esas amacı İtalyan hekimlere ülkemizdeki siyasal durum ve bizim konuya insan hakları çerçevesine yaklaşımımızı anlatmaktır. PKK�nın bir terör örgütü olduğuna, ülkemizdeki sorunları teröre başvurarak çözmenin mümkün olmadığı, İtalya�ya karşı estirilen düşmanlık rüzgarlarına karşın iki ülkenin yurttaşları arasında dostluk duygularına önem verdiğimiz vurgulanmıştır. �Bu konuda bize düşenler olduğunun bilincindeyiz. Ölüm cezası ve işkence söylentileri düzeltilmesi gereken sorunların başında geliyor.� cümleleri bu mektup içinde anlam kazanmaktadır.
Bugün geldiğimiz aşama, özellikle idam cezalarının kaldırılması konusunda o zamanki yaklaşımımızın ne kadar yerinde olduğunu göstermektedir.
PRATİSYEN HEKİMLERE KARŞI TUTUM
İddia: �İTOYönetimi pratisyen hekimleri Oda çalışmaları ve yönetimden dışladı.�
Üyelerimizin yarısı pratisyen hekim iken, bir Oda yönetiminin böyle bir politika izlemekle suçlanması bir iddia olarak bile mantıklı mı? Şu andaki Yönetim Kurulu aday listesi oluşturulurken bazı pratisyen hekimlere de adaylık önerisi götürmüş, ancak sonuçta yönetim 6 uzman ve bir pratisyen hekimden oluşmuştur. Sürekli çalışan bir Pratisyen Hekim Komisyonu�nun varlığının bu durumu telafi edeceği iyimserliği ile bu bir eksiklik olarak görülmemiştir. Pratisyen Hekim Komisyonu ile ilişkilerimizde diğer komisyonlardan farklı bir yol izlenmemiştir.
Geçen yıl kurulan Pratisyen Hekimler Derneği�ne diğer uzmanlık dernekleri ile birlikte Oda binasında yer verilmiş, toplantılarına destek olunmuştur.
HEKİM EYLEMLERİNE KATILIM EKSİKLİĞİ ELEŞTİRİSİ
DKG Broşür yazarları, Yönetimi kitlesel eylemlere düşük katılımlar olduğu için eleştiriyor. YK daha önceki dönemlerde gerçekleşen geniş katılımlı eylemlerin yerine kapalı mekan toplantılarını tercih ettiği için eleştiriliyor.
Katılımın eski yıllardaki kadar olmamasını sadece yönetimin niyetiyle açıklamak gerçekçi olmaz. Geçmiş yılların hekim dinamiklerini bilmeyenlerin böyle kolay değerlendirmeler yapmaları doğaldır. Hekim hakları mücadeleleri için zemin oluşturmak o kadar kolay değildir. Genel hedefler ve tekrarlanan imgelerle yapılan eylemler heyecan yaratmamaktadır. Nitekim Dr. Özlem Süoğlu�na yapılan silahlı saldırı nedeniyle İstanbul Tıp Fakültesi�nde gerçekleştirilen basın açıklaması ve ziyarete kalabalık bir hekim topluluğu katılmıştır.
6 Aralık�ta Ankara�da yapılan yürüyüş ve mitinge katılımın az olması da sadece Yönetim�in yeterli çalışmayı yapmamasıyla açıklanamaz.
Aynı eleştiri içinde 1 Mayıs kutlamalarına yetersiz katılım için yine YK eleştirilmektedir. 65 üyenin bulunduğu bir TK toplantısında katılma kararı alınmış, ancak 1 Mayıs günü İTO pankartının altına sadece 4-5 hekim gelmiştir. Yönetim Kurulu�nu eleştiren arkadaşlar bile gelmiş olsaydı daha geniş katılım sağlanabilirdi.
SİYASİ PARTİLERLE İLİŞKİLER KONUSUNDA ELEŞTİRİLER
DKG Broşür yazarları, Odamızın da içinde bulunduğu çeşitli sivil toplum kuruluşu temsilcilerinden oluşan bir heyetin 55. Hükümet düşüp Bülent Ecevit�e kabineyi kurmak üzere görev verilmesinden sonra DSP ve CHP İl Merkezlerini ziyaret ederek işbirliği yapmayı önermesini eleştirmektedir. DKG adına TK�da konuşan Dr. Demirdizen �Neden aynı teklifi ANAP ve diğer siyasi partilere de götürmediğimizi� sormuştu. Aynı grup içinde hareket eden bir başka üye de Genel Kurul sırasında �DSP-MHP koalisyonu önerimiz olup olmadığını� sordu.
Yapılan bütün eleştiri konuları gibi bu konuda da neden böyle hareket ettiğimizi internette açıklamış, Hekim Forumu�nda üyelere duyurmuştuk. Bu arkadaşlar dışında kimse Oda�nın bu tutumu hakkında rahatsızlığını ifade etmedi.
Laik, demokratik, sosyal hukuk devleti ilkeleri temelinde, çete-mafya-tarikat ilişkilerinin üzerine kararlılıkla gidecek, gelir dağılımındaki dengesizliklerle etkin bir mücadele verecek bir siyasi çözümün üyelerimizin büyük çoğunluğu tarafından benimseneceğine inandığımız için bu girişime destek verdik. Yönetim için aday olurken de ülke meselelerine yaklaşımımızı bu çerçevede özetlemiştik. DSP ile CHP, böyle bir programı kabul edebilecek parlamentoda ağırlığı olan siyasi partiler olduğu için tercih edilmiştir. Türkiye erken seçimlere gitmeden önce böyle bir yakınlaşma keşke sağlanabilseydi. Bugün yaşanan siyasi açmazın giderilmesi için hâlâ geçerli bir çözüm yolu olarak dikkate alınmalıdır.
Siyasi partilerle ilişkiler kurulmasına karşı değiliz. Ancak meslek örgütümüzün bağımsızlığına özel gösterilmesi ve ilkeli davranılması şarttır. Bu temaslar sırasında da bu yaklaşıma uygun hareket edilmiştir.
Bir YK üyesinin genel seçimler öncesinde �İşçi Partisi�ne oy ver� çağrısına Oda yöneticisi kimliğiyle katılması eleştirilmektedir. YK Başkanı ve bazı YK üyeleri kişisel olarak Sol Güçbirliği Kurultayı�na katılmış, burada Oda�daki yönetici kimliklerini belirten herhangi bir konuşma veya işaret yapmamış olmalarına karşın Aydınlık Dergisi�nin verdiği haberde yönetici kimliklerine de yer verildiği görülmüştür. Bunun üzerine YK böyle nazik bir konuda herhangi bir partiyi kurumsal olarak desteklememizin söz konusu olmadığını internette duyurmuş, TK�nda açıklamıştır. Hekim Forumu seçimlerden sonra yayınlanacağı için bu karar orada yer almamıştır. Bir üyemizin İşçi Partisi�ne oy verme çağrısı yapanlar arasında isminin İTO YK üyesi olarak geçmesini, YK olarak doğru bulmadığımız bir kez daha ilgili siyasi oluşuma bildirilmiştir.
Geçtiğimiz bir yıl içinde CHP, ÖDP, EMEP ve çeşitli kuruluşlardan heyetlerle bazı temaslarımız olmuştur. Daha çok ziyaretler şeklinde gerçekleşen bu ilişkilerde de örgütsel bağımsızlık, karşılıklı saygı ve nezaket kurallarına özen gösterilmiştir.
GENEL YÖNETMEN�İN GÖREVİNE SON VERİLMESİ
YK göreve başladıktan bir süre sonra Oda merkezinde daha iyi hizmet verilmesi ve çalışmaların kolaylaştırılması için bazı düzenlemeler yapılmasını kararlaştırmıştır. Bunun için bazı mekan düzenlemeleri yapılmış, araç-gereç satın alınmış, uzun yıllardır yapılamayan onarımların yaz ayları içinde gerçekleştirilmesi planlanmıştır. Bu arada Sekreterya ile ilgili ciddi aksaklıklar olduğu görülmüş, yazışmalar, arşiv sistemi ve günlük çalışmaların organizasyonunda yetersizlikler saptanmıştır. Bu konularda bir düzenleme yapılması gerekli görülmüştür. Genel Yönetmenlik yapan Dr. Mustafa Sülkü�nün görevine son verilmesi de bu düzenlemelerden biridir.
Doğal olarak bu karar bazı meslektaşlarımızın tepkisiyle karşılaşmıştır. İlk olarak Dr. Osman Öztürk Genel Sekreter�den konuyu görüşmek için randevu almış, daha sonra Dr. Hüseyin Demirdizen ve Dr. Osman Öztürk�ün DKG adına YK ile bu konuyu görüşmek istemiyle dilekçe verdikleri görülmüştür. Pratisyen Hekim Komisyonu ve İnsan Hakları Komisyonu YK�na verdikleri dilekçelerle kararı eleştirmişlerdir. Daha sonra da ardarda üç TK toplantısında konu gündeme getirilmiş ve YK kararının geri alınması için TK kararı çıkarılmıştır. YK bu tartışmalarda sözkonusu arkadaşımızın kişilik haklarına saygısı gereği detaylı açıklamalardan ve polemikten kaçınmıştır. Hele bu konunun Oda�da bir muhalefet grubu ile YK arasında çekişme konusu yapılmasını doğru bulmamıştır. Bunun YK�nun idari tasarrufu olduğu ve �Genel Yönetmen�in görevden ayrılması nedeniyle Oda çalışmalarında meydana gelecek eksiklikler konusunda bütün sorumluluğu Genel Sekreter�in üstlendiği� açıklanmıştır.
Bu tarihten sonra gerçekleştirilen bazı çalışmalar şunlardır:
1- Son 4 yıldır ödenmemiş emlak vergisi cezalı olarak ödenmiştir.
2- Hekimlik uygulamaları ile ilgili yazışmaların düzeni sağlanmıştır.
3- YK Karar Defteri düzenli tutulmaya başlanmıştır.
4- Oda�nın altyapısı, toplantı salonu geliştirilmiş, yıllardır ihmal edilmiş bazı onarımlar tamamlanmıştır.
5- Hekimlerle görüşmeler randevulu olarak sürdürülmüştür.
Şu ana kadar hiçbir TK üyesi Genel Yönetmen�in görevden alınması nedeniyle ortaya çıkan bir eksiklik konusunda başvuru yapmamıştır.
DİĞER ELEŞTİRİLER
� Oda�nın toplantı salonu demokratik kuruluşlara kapatıldı. Hasta ve Hasta Yakınları Derneği (HAYAD) da aynı uygulamaya maruz kaldı.
Bu dönem başında Odamızın toplantı salonunun yalnızca hekim kuruluşlarına, önceden izin almak kaydıyla kullandırılmasına karar verilmiştir. Çünkü, önceki yıllarda Oda toplantı salonunda yapılan çeşitli toplantılardaki görüşlerin Oda tarafından desteklendiği izlenimi doğduğu ve gazetecilerin söz konusu toplantılarla Oda arasındaki ayrımı yapamadığı görülmüştür. İkinci bir neden, toplantı salonunun temizliği ve korunması konusunda duyulan kaygılardır.
HAYAD, üyemiz olan hekimlerin de katılımıyla kurulmuş bir dernektir. Uzun bir süre Odamızda düzenli toplantılar yapmıştır. Bazı konularda hekim hataları ile ilgili Odamıza başvuruları olmuş, bunlar Onur Kurulu ve ceza aşamalarına gelmiştir. Ancak bu kararların basına yansıtılışı, iki kuruluşun birlikte çalıştıkları izlenimine yol açmıştır. Bunun üzerine HAYAD�dan organik bir ilişki içinde olduğumuz izlenimine yol açmamak için toplantılarını sürekli olarak Odamızda yapmamaları istenmiştir. Buna tepki olarak Oda binası önünde Dernek yöneticileri ve Genel Sekreter olan bir hekimin basın toplantısı yaptıkları görülmüştür. Bu tepki anlayışla karşılanmış ve olayı dramatize etmemeye karar verilmiştir. İçinde malpraktisle ilgili iddiaları mahkemelerde takip eden avukatların ve Odamızda devam eden soruşturmaların yakınmacılarının yer aldığı bir kuruluşun Tabip Odası ile organik bir ilişki içinde olmaması, bu izlenimin verilmemesi bize bugün de doğru görünmektedir.
Hekim Forumu�nun iki ayda bir yayımlanması.
Postalama giderlerindeki aşırı artış, 14.000 kişiye gönderilen Hekim Forumu için büyük bir maliyet oluşturmaya başlamıştır. Yönetim Kurulu bu nedenle derginin iki ayda bir yayınlanması ve Nisan başına kadar aidatını ödemeyen üyelere ancak aidatını yatırdıktan sonra gönderilmesi kararını vermiştir. Oda kaynaklarının etkin kullanımı açısından değerlendirilmesi gereken bu kararı eleştirmek haksızlıktır.
Özlük hakları için kurulan grubun YK�nun ilgisizliği nedeniyle dağıldığı iddiası.
YK, hem çalışmalara fazla müdahale etmek ve �herşeyi ben bilirim� tavrı içinde olmakla, hem de kurulan çalışma gruplarına yeterli ilgi göstermemekle eleştirilmektedir. Hangisi doğru? Amaç, sadece eleştirmek.
SMOK ve İMOK gibi muhalif toplumsal örgütlenmelerden uzaklaşma iddiası.
İstanbul�daki meslek odalarının temsil edildiği her iki kurul çalışmalarına bu dönem gösterdiğimiz ilgi geçmiş yıllardan farklı değildir. Ancak bu iki kurulun çalışmalarında bir durgunluk olduğu doğrudur. DKGBroşür yazarları muhtemelen bu durumdan da bizim Yönetimimizi sorumlu tutmaktadırlar.
SES ile hiçbir konuda ortak tavır alınmadığı iddiası.
Sağlık Emekçileri Sendikası İstanbul Tabip Odası seçimleri sırasında bir grup lehine aktif olmak ve örgütsel ilişkiler konusunda bize göre özensiz bir tutum almıştır. Bu konudaki eleştirilerimiz çalışma döneminin hemen başında iletilmiş, kendilerinden daha özenli bir ilişki konusunda sorumlu davranmalarını beklediğimiz hatırlatılmıştır.
Siyasi gerilimlerde resmi ideolojinin peşine takılarak Oda�yı siyasallaştırmak.
Bu soyut eleştirinin nedeni özellikle laiklik ve ayrılıkçı Kürt milliyetçiliği ile ilgili gelişmeler konusunda alınan tutum olsa gerektir. Gerçekten de İstanbul Tabip Odası üniversitelerdeki laiklik karşıtı örgütlenmeler ve Cumhuriyet değerlerimize yönelen saldırılar karşısında bu dönem açık tavır almıştır. Eğitim dönemi başında İstanbul Üniversitesi Rektörü�nü ziyaret ederek destek vermiş, Cumhuriyet�in 75. Yılı kutlamalarına katılmıştır.
Geçmiş dönem bu konuda yaşanan ikircikli tutum yanında bu gelişme, resmi ideolojinin peşine takılmak olarak nitelenmektedir.
Tabip Odası�ndan Etibba Odası�na benzetmesinde de aynı eleştiriyi görmek mümkündür. Etibba Odası�nın kurucularını, kurucu Başkanı Dr. Tevfik Sağlam�ı, sonraki yöneticilerini, 70 yıllık tarihine katkıda bulunan tüm meslektaşları iktidarla ilişkileri ne olursa olsun saygıyla anıyoruz. İstanbul Tabip Odası�nı, Etibba Odası�nın devamı ve mirasçısı sayıyoruz.
Hükümetlerden bağımsız bir meslek kuruluşu olmaya özen göstermek, ilişkilerde ilkeli tutum almak doğrudur. Ama  �Ne olursa olsun muhalefet� anlayışını benimsemiyoruz.
YÖK Disiplin Yönetmeliği�ndeki değişikliklere karşı tavır almadığımız eleştirisi.
Daha önce iki kez TK�da dile getirilen bu eleştiriye bu konuda Öğretim Üyeleri Derneği�nin görüşünü benimsediğimiz ve desteklediğimiz, ayrıca bir çalışma yürütmeye gerek duymadığımız yanıtı verilmiştir. Bu konuyu gündeme getiren fakülte temsilcimize Öğretim Üyeleri Derneği içinde bir çalışma yürütmesi önerilmiştir.
14 Mart etkinlikleri sönük geçti. Yoksun hekimlerle beraberlik yerine Hilton�da yemek yapıldı.
14 Mart Sağlık Haftası etkinliklerinin geçmiş yıllara göre sönük geçtiği iddiası doğru değildir. Eleştiriyi kaleme alan arkadaşlar bu etkinliklere pek katılmadıkları için olsa gerek, durumu yanlış değerlendirmişlerdir. Etkinlikler ile ilgili rapor bu yıl ilk kez sayısal değerlerle birlikte TK�na sunulmuş, internette yayınlanmış, çalışma raporunda yer almıştır. İlgi çekici olan, eleştiri sahiplerinin bu etkinliklere hekim katılımı için parmaklarını kıpırdatmazken eleştiride sınır tanımamalarıdır.
Hilton Oteli�nde yemek düzenlenmesi de bu anlayıştaki arkadaşlardan beklendiği gibi eleştiriye uğramıştır. Bu yemeğe gelir durumu iyi olmayan hekimlerin de katılabilmesi için 8 milyon TL gibi bir ücretle yemek düzenlenmiştir. Bu eleştiriye katılmak zordur.
SONSÖZ VE TEŞEKKÜR
Emekten yana olduğunu her fırsatta dile getiren bu arkadaşların bunca emekle yapılan çalışmalara ilişkin tek bir olumlu söz söylememiş olmalarını üyelerimizin takdirine bırakıyoruz. Düzeyli ve yapıcı bir muhalefetin Tabip Odası Yöneticileri için son derece yararlı olacağına inanıyoruz. Genel Kurul�a katılarak veya yazıyla eleştirilerini ifade eden üyelere teşekkür ediyoruz.
Eleştirilerin ardındaki öfkeyi ve abartılı yorumları, 3 Mayıs seçimlerini kaybetmenin yarattığı hazımsızlığın göstergesi olarak değerlendiriyoruz. Bu yaklaşımlarını sürdürdükleri sürece kazanabilmelerinin tek yolu vardır: Hekimleri Oda�dan soğutup uzaklaştırmak.
Bunu gerçekleştirebilirler mi? Bunun yanıtını İstanbul TabipOdası üyeleri verecek. Ancak sahip çıkmadığınız takdirde, hoşgörüsü olmayan, gerilimlerden medet uman, �Küçük olsun, bizim olsun� anlayışıyla hareket eden bir azınlığın yönetimine katlanmak durumunda kalabilirsiniz.
Üyelerden bize ulaşan geri bildirimler Tabip Odası�nın daha iyi bir noktaya doğru gittiği yönündedir. O halde DKG Broşürü yazarlarının hekim çoğunluğu ile ters yönde düşündüğü söylenebilir. Ancak bununla yetinmek istemiyoruz. Oda çalışmalarına, karar alma süreçlerine katılımınızı, Genel Kurullara sabırla katılarak örgütünüze sahip çıkmanızı bekliyoruz.
Amacımız büyük bir özveriyle çaba gösteren az sayıda hekimin gayretleriyle sınırlı bir üretimde bulunan İstanbul Tabip Odası�nda daha çok üyenin görev alabileceği bir ortamı hazırlayarak gücünü ve etkinliğini artırmaktır.
Gelecek seçimlere üyelerin en az yarısının katılımı, bizce önemli ve gerçekleşebilir bir hedeftir.
Bir yıllık çalışmamıza çeşitli yollarla katılan, üyelik görevlerini yerine getiren, görüş, eleştiri ve önerileriyle yardımcı olan tüm üyelere teşekkür ederiz.
İSTANBUL TABİP ODASI YÖNETİM KURULU
*
*
GÜNDEM
Bir kampanya nedeniyle...
Türk Tabipleri Birliği ve Türk Hematoloji Derneği; Türkiye�de kemik iliği nakli altyapısı, kemik iliği bankası oluşturulması amaçlı kampanya ve medyanın bu kampanya sırasındaki tutumu konusunda bilimadamlarının katkılarıyla oluşturdukları metni bir basın açıklamasıyla kamuoyuna duyurdu. İlginizi çekeceğini umarak sunuyoruz.
Kemik iliği transplantasyonu sadece lösemi ve lenfoma değil birçok kanser tipi ve hatta kanser dışı hastalıklarda da (Thalessemi-Akdeniz Anemisi), Aplastik Anemi, Lenfomalar, Hodgkin Hastalığı, Multipl Miyeloma vb.)uygulanan bir tedavi yöntemidir. Türkiye�de bundan yararlanması gereken olgu sayısı yılda 2.000 olmasına rağmen bunların birçoğu sosyal güvenlik sorunları, uygun verici bulunamaması ve mevcut transplant merkezlerinin kısıtlı olanaklarla hizmet vermesi nedeniyle bu tedavi yönteminden yararlanamamaktadır.
Bu yöntem başka ülkelerden kısa süre sonra Türkiye�de de uygulanmaya başlamıştır. Ancak ülkemizdeki sağlık sektörünün altyapı sorunları nedeniyle, bu alanda istenen düzeyde gelişememiştir. Son 10 yılda Türkiye�de 650�si erişkin, 250 çocukluk çağı lösemili hasta olmak üzere 1000�e yakın kişiye KItransplantı yapılmıştır. Bu sayının her yıl arttığı ve artış eğiliminin memnuniyet verici olduğu söylenebilir.
KItransplantı lösemili hastalarda ototransplant (hastanın kendi KIile), allojenik transplant (yakın akrabalardan)ve non-related (akraba dışı kişilerden)olmak üzere üç kaynaktan yapılabilmektedir.
KItransplantı tüm diğer hastalıklarda olduğu gibi lösemide de kesin çözüm olmayabilir. Genelde başarı oranı %60�lar düzeyindedir. Örneğin ABD�ndeki en büyük merkez olan Seattle�da bugüne dek KInakli yapılan 10.000 hastadan 3.500�ü yaşamaktadır. Kanser nedeniyle nakil uygulanan hastalar, dokunun uyum problemleri, enfeksiyon ve hastalık tekrarı gibi nedenlerden ölebilmektedir. Yine de hastalık özelliklerine göre kemoterapiye (ilaç tedavisi)üstün olduğu veya tam tersi hiç avantaj taşımadığı durumlar söz konusudur. Akraba olmayan bireylerden KInakli, maliyeti yüksek bir yöntemdir ve yurtdışındaki maliyet 350.000 dolardır. Bu rakamın bazı ülkelerin kendi vatandaşları için daha düşük olduğu (150-200.000 dolar)bilinmektedir. Yurdumuzda maliyeti esas belirleyen; ilaç ve kan ürünleridir. Hastane masrafları ve �emek�için belirlenen ücretler komik denecek boyutlardadır ve maliyet yurtdışındakinin onda biri olarak gerçekleşmektedir.
Batı ülkelerinde KInakli yöntemleri arasında �allojenik�tip sık kullanılamamaktadır, bu yöntem kardeş sayılarının göreceli olarak daha çok olduğu ülkemizde daha çok başvurulan tür olmaktadır. Uygun kardeş bulma güçlüğü akraba olmayan bireylerden KInaklinin batı ülkelerinde daha çok uygulanmasına yol açmıştır. Ancak akraba olmayan bireylerden yapılan nakillerin başarı oranı, diğer nakillere oranla daha düşüktür.
Avrupa ve Amerika�da akraba olmayan, gönüllülerden doku alımı için oluşturulan ilik banka kayıtları (doku tipleme kayıtları)Hollanda�da bir merkezde toplanmıştır ve 5.600.000 gönüllü vericinin doku tiplemesini içermektedir.
BMDW(Bone Marrow Donors Woldwide) da Türkiye kayıtlı değildir ancak yakın zamanda Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi kayıt onayını almış, işlemlerini devam ettirmektedir. Uygun donör bulunduğunda (olasılık olağanüstü düşük olmakla birlikte) 20.000 dolarlık bir masrafla ilik temin edilebilmektedir. Vericinin alıcının olduğu yerde bulunma zorunluluğu olmadan soğuk zincire uyarak, dondurulmuş ilik heryere nakledilebilmektedir. Verici için oluşturulan harcamalar alıcı tarafından karşılanmaktadır.
Türkiye�de doku tiplemesi yapan 10�un altındaki merkezde (7-8 merkez)oluşturulmuş potansiyel verici listeleri henüz ortak bir listeye dönüştürülememiştir, ancak yaklaşık onbin kişilik bir verici listesi olduğu tahmin edilmektedir. Uygun verici bir sorun ise de, aslında KInaklinde pek çok diğer sorun da mevcuttur. Örneğin bilimsel olarak bu girişimi yapabilecek, eğitimli kadro vardır ancak destek personeli, hemşire, teknisyen gibi ekibin diğer elemanları eksiktir, bu iş için ayrılmış transplant ünite yatakları yetersizdir, nitekim komplikasyon oluştuğunda hastaları yatırabilmek sorun olabilmektedir, ayrıca güvencesi olmayan hastalar, yeşil kartlılar hizmete ulaşamamaktadır.
KInakli için gerekli olan kan merkezleri sayıca yetersizdir. Altyapı eksiklikleri ve iletişimsizlik nedeniyle bir başka seçenek olabilecek kord kanı kullanılamamaktadır. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi�nde bu yöntem 1994�ten beri çok limitli olarak mevcuttur. Dünyadaki kord kanı bankalarının tümünün kapasitesi de yaklaşık 9.000�dir. Kord kanı bankası kurulması yine kaynakların sınırlı olması nedeniyle yakın gelecekte fizibl görülmemektedir (Örneğin; dondurulan kord kanlarının -hem de büyük miktarlarda- saklanması sorun olabilecektir).
Hematolojik malign hastalıkların tanısında, kemik iliği transplantasyonu için verici seçiminde ve transplantasyon sonrası hasta takibinde genetik ve immünolojik testlerin önemli bir rolü bulunmaktadır. Muhtemel vericilerde testlerin yapılması ile ilgili olarak, Türkiye�de bu işlemi yaygınlaştırma dışında sorun yoktur. Tüm tıbbi testlerde olduğu gibi bu testlerin de güvenilir ve süratli olarak yapılması büyük bir önem taşımaktadır. Bu nedenle kromozom, DNA ve RNA analizlerine dayanan genetik testlerin; bunun yanında değişik antikorların kullanıldığı immünolojik testlerin yapıldığı merkezlerin mevcut kapasitelerinin artırılması ve özellikle genetik testlerin kullanımının yaygınlaştırılması gereklidir. Klas I (seroloji)ve Klas II(DNAve serolojik)testlerinin 7-8 merkezde yapılması yeterlidir. Bu testleri yapabilecek birkaç yeni merkez oluşturulmasından ziyade varolanların güçlendirilmesi daha uygun bir seçenektir. Bir verici için yapılan testin maliyeti (I ve II)90 milyon TL�dir. Bir saptama yapılacak olursa; bu aşamada Türkiye�de yeterince KİTyapılamamasının nedeni, sadece ilik bankasının olmaması değildir.
Vericiler için oluşturulan merkez sayısı daha da artırılabilir, ayrıca KInaklinin yapıldığı merkez de tümüyle başka bir yer olabilir. Ancak tüm bu merkezlerin bir �ulusal birim�tarafından koordine edilmesi gerekir ki bu ulusal birim halen bu işi çok yapan ve deneyimlenmiş merkezlerden biri de olabilir. Tüm bu aşamaları gerçekleştiren (verici-toplama-nakil)her merkezin de, bu alandaki uluslararası akreditasyon merkezlerince denetlenip standardizasyonun sağlanması gerekir.
Şimdi sürmekte olan bir kampanya nedeniyle bazı görüşlerimizi aktarmak istiyoruz.
Bu arada öncelikle Dr. Oktar Babuna ve diğer tüm hastalara iyilikler diliyor, bu olay nedeniyle Türkiye�de yaşananlara ve yaşanabileceklere dikkat çekiyoruz:
1- Dr. Oktar Babuna�nın hastalığı nedeniyle bu konunun kamuoyunun gündemine gelmesinin olumlu yanları olabilir ancak bazı olumsuzluklar da olmuştur. Medyanın ileride daha ayrıntılı irdelenecek tutumu nedeniyle lösemili hastalar umutsuz bir hasta grubu olarak defalarca gündeme getirilmiştir. KInaklinin bu hastalıkta tek ve kesin çözüm olduğu imajı verilmiştir.
2- Bu nedenle ve �Türkiye�de Kİ Bankası yoktur�söylemiyle pek çok hastanın koşullarını zorlayarak yurtdışına gitmesi, gidemeyenlerin moral çöküntüsüne düşmesine neden olmuştur. Unutulmamalıdır ki, herşeye ve tıbbi uyarıya rağmen yurtdışına giden hastalarımızın önemli bir kısmı kemik iliği yapılmadan dönmektedir (%10�un altında nakil oranı). Yurtdışında bazı merkezlerin bilimsel olmaktan çok ticari amaçla bu işi yürüttükleri söylenmektedir, yurtdışına giden bir kısım hastanın yanlış bilgilendirildiği bilim adamlarınca ifade edilmektdir.
3- �KI Bankası olmaması gerekçesiyle� bir kampanya biçiminde yürütülen verici listesi oluşturma konusu bazı sorunlar yaratmaktadır.
Bu kampanya kamuoyunda geniş bir destek bulmuştur. Talihsizliklerden biri, yasalarımızın izin vermemesine karşın �10 milyar TL�lik bir ödül�ifadesinin kullanılmasıdır. Bu, yasal ve etik değildir. Tüm organ ve doku bağışlarının gönüllü temelde olması gerekliliği vardır. Türkiye toplumu için, oldukça yüksek olan bu rakam, gönüllü bağış ilkesini çok zedelemiştir.
Türkiye�de Klas I ve II testlerini yapacak merkezleri güçlendirmek yerine, birkaç yabancı vakıf ile antlaşma yapılmıştır ve test ücreti olarak Türkiye�den toplanan kaynak dışarıya aktarılmıştır. Bunun yerine Türkiye�de bu testleri yapan merkezlerin eksiklikleri giderilebilirdi.
Tüm dünyada yılların birikimi olan ilik bankasında 5.600.000 verici isim varken Türkiye�de yalnızca birkaç haftada 60.000 civarında kişiden test için kan alınması olağanüstüdür. Ancak bu bile; konuya çok da ciddi yaklaşılmadığını göstermektedir. Vericilerin bağış öncesi bilgilendirilmeleri, yazılı onamlarının alınması gerekir. Türkiye�de son kampanyada vericilere bu konuda gerçek bir bilgilendirme yapılmadığı Kİ transplantı konusunda bilgi verebilecek hekimlerin kan toplanması aşamasında bilgi vermek için hazır bulunmadığı gözlenmiştir. Bu işlem, �danışmanlık�hizmeti de verilerek yapılmamıştır. Bu önemli bir eksikliktir. Toplanan kanların Türkiye dışına hangi yöntemle çıktığı açık değildir. Bilim ile uğraşanlar aslında bu konunun pek çok güçlük içerdiğini de ifade etmektedirler. Kişilerin bir ilik bankası oluşturulmasına katkı için verdikleri her türlü testin, uygulanabileceği (pek çok genetik inceleme de dahil)kanlar ile ilgili protokol açıklanmalı ve kazanılan tüm bilgileri testler sonuçlanır sonuçlanmaz Türkiye�ye gönderilmelidir. Bu arada alınan kanlarda yalnızca Kİ nakli için gereken testlerin yapılması, ayrıca başka bir amaçla kullanılmaması gerektiğinin protokollerle teminat altına alındığını düşünmekteyiz. Bu testlerin sonuçlanması da miktarın çok olması nedeniyle mümkün olmayabilir. Alınan kan örnekleri esas olarak hücresel yöntemle çalışmaya uygun olarak alınmaktadır. Bu yöntem için binlerce örneğin hücreler ölmeden çalışılabilmesi için tek koşul kademeli olarak dondurulmasıdır. Bunun yapılıp yapılmadığı bilinmemektedir.
4- Medyanın bu konuyu �en önemli bir konuya dikkat çekermişcesine� işlemesi yanlış yapmasını engellememiştir. Bir yandan �15 günlük ömrü kaldı� ifadeleri pek çok hastamızı umutsuz etmiş, bu arada hekimlerle hastalar arasındaki ilişkiler epey zedelenmiştir. Artık allojenik (yakın akraba)vericileri bile, �KIbankasından alınamaz mı?� sorularını sormaya başlamış, durumu Kİ nakli için uygun olmayan hastalar hekimden hekime dolaşmaya başlamış, bu girişimi hastanın tıbbi durumu nedeniyle önermeyen hekimler suçlanır olmuştur. Tüm bunlar, bu alanda ülkenin tüm olanaksızlıklarına karşın bilimsel bir hizmet vermeye çalışan hekimleri üzmüştür.
SONUÇ
Halkımız dayanışma duygusu içinde çaba göstermiştir, teşekkür edilmelidir. Bu çabanın karşılığı ise; en şeffaf ve doğru bilgiyi almak ve çabasının olumlu sonucunu görmek olmalıdır. Bu nedenle;
1- Kİ Doku Bankası için alınan kan örnekleri ve hasta bilgileri kısa sürede Türkiye�ye gelmeli, ülkede öteden beri çeşitli merkezlerde toplanan verilerle ortaklaştırılarak �ulusal merkez� tarafından hastalara kullanmak üzere tüm bilimadamlarına açılmalıdır.
2- Kemik İliği Transplantasyon merkezleri sayısal olarak artırılmalı, ancak daha öncelikli olarak da varolan merkezlere kaynak ayrılarak geliştirilmelidir.
3- Bilimsel bilgiler kamuoyu ile acilen paylaşılmalıdır. Bu, zedelenen hasta/hekim ilişkisini (ki hastalarımızın iyileşmesinde önemli bir etkendir)kısmen düzeltebilecektir. Bu paylaşım üst düzey bir kurumsal katılım ile sağlanmalıdır.
4- Yurtdışına DNA örneklerinin gitmesine de olanak veren bu uygulamalar ulusal düzeyde ele alınacak bir çerçevede belirlenmelidir. Kampanyalar sırasında toplanılan örneklerle sağlıklı güvenilir sonuç alma olasılığı belirgin olarak azalır.
5- Kİ nakli konusunun en önemli noktası, hergün sayıları artan �lösemili bir hasta için kampanya�lardır. Sağlık hizmetlerini devletin sorumluluğu olarak benimseyen ülkelerde görülmeyecek bu durum çok üzücüdür. Esas olarak yapılması gereken, her hastanın �sağlık harcamalarının vergilerle oluşturulmuş bütçe kaynağından karşılanmasının� garanti altına alınmasıdır. Bu durumda sıklıkla gördüğümüz bu kampanyalara gerek kalmayacaktır.Bir diğer eksiklik, kamu sağlık harcamalarına ayrılan kaynağın azlığıdır. Bu kaynak artırıldığında ülkemizde; lösemili hastalar ve tüm hastaların, ihtiyaçları olan hizmeti daha rahatlıkla alabilecekleri kamu sağlık kuruluşları geliştirilecektir. Bu kuruluşlarda halen en üst düzeyde yetişmiş hekimler hastalarına olanaksızları aşmaya çalışarak hizmet vermektedirler. Eksikliklerin giderilmesi ile hastalar �sefil� olmayacak daha çağdaş hizmet alabileceklerdir.
*
*
TOZLU SAYFALAR
Ayın akisleri
Kaynak:İstanbul Seririyatı, Ağustos 1931
Yüksek sıhhat şurasının açılması bu ayın sıhhî hâdiselerinin en mühimidir. Vaktiyle meclisi alii sıhhî vardı, oraya hekimliğe ait işler nadir gelirdi, eczacıların, bazen de dişçilerin mütetabiblerin loncası gibi birşeydi. Lâkin ne olursa olsun hekimlik sanaatı için büyük bir istinadgâh idi. Hekimler aleyhinde açılan davalar ibtida orada görülürdü, iddia edilen cürmün tıpça suç teşkil edup edemeyeceği uzun uzadi müzakere ve münakaşa edilirdi. Hasıl olan kanaat rapor suretinde müddei umumiye gönderilirdi, meclisin suçlu gördüğü vakaalar mahkemelikti, diğerleri aleyhine takibatta bulunmaktan müddei umumi sarfınazar ederdi. Meclis azasının her biri bir tıp şubesinde mütehassisdi. Senelerce bu meclisin yeniden açılmasını temenni ettik.
Çok şükür, sıhhat vekaletimiz yüksek sıhhat şurasını tesise muvaffak oldu, hem de dilediğimizden daha parlak ve daha iyi tarzda... Sıhhat vekâletini ne kadar tebrik etsek azdır. Şura en şerefli bir meslekte yaşamak için bu kadar külfet ve fedakârlığa katlanmış meslektaşların haysiyetini ve hakkını koruyacak, aramıza hekimliğe yakışan kibar bir ruhla girmeyenleri ve aramızda yaşamaya haysiyetleri kifayet etmeyenleri temizleyecektir. Vicdanlarına, irfanlarına itimad ettikleri meslektaşlardan bir ehli hıbre meslekin ve meslaktaşlık şerefinin adil bir nıkehbanı olduğundan emin olsunlar. Yalnız vicdan ve fennin kaidelerine hürmet ederek, hiçbirşeyden korkmayarak meslekin terakkısına çalışsınlar, halkın sıhhatına fen nasıl gösteriyorsa vicdanları nasıl emrediyorsa öyle çalışsınlar. Hekimi hüsni niyetle çalıştıktan sonra hiçbir mahkeme mahkum edemez.
Halk mazurdur, hastası iyi olursa çoğu tesadüfe atfeder. Binlerce hasta iyi eden en hazik bir doktorun elinde bir hasta ölse mutlak hekimde suç aranır. İlacı yanlış vermiş, vaktinde teşhis yapamamış, ameliyatı iyi yapamamış, kloroform çok vermiş... Bilmezler ki hekim hastası için ne kadar üzülür; her hastanın kurtuluşunda menfaatı, şerefi, huzur kalbi alakadardır. Hekim hastasını kurtarmak için hiçbirşey ihmal etmez lâkin tıbbın zayıf noktaları daha pekçoktur. Yüzde yüz çizilmiş kaideleri hudutları olan bir ilim değil ki... İşte bir ay içinde canımız kadar sevdiğimiz iki arkadaşımızın gözbebeğimiz kadar üzerinde titrediğimiz ve elimizde büyüyen iki yetişmiş evlâdı (biri doktor, biri eczacı)bir acz içinde çırpınan tıp üstatlarının elinde ölüverdi, birine bir nezfı dimağ geldi, ötekinin mide karhası iyi olurken birdenbire kendiliğinden açıldı; üç beş dakika içinde nezfle sönen kardeşini diriltmek için kardeşi, babası kollarını uzatmıştı, seve seve kanlarını vererek canlarından aziz vücudu kurtarmaya çalışıyorlardı. Emin olunuz o zaman meslektaşlarının oğullarını kurtarmak isteyen hekimler bu faciayı görmemek için kanlarından fazla pek çok şey daha veriyordu, bu aciz karşısında iki delikanlı öldüler, lâkin evlatlarını kaybeden babalar ciğerparelerinin acısıyla mahkemeye koşmadılar, bu ölçüsüz acı ve emsalsiz facia karşısında kendi talihsizlikleri unudarak son dakikaya kadar canle başle çalışan meslektaşlarının minnetle ellerini sıktılar.
Daha fecii... Hekimler gibi şeref ve haysiyeti her memlekette pek yüksek tanınan ve ancak onun için yaşayan bir meslek adamını katl ve katla sebep olmak gibi en ağır cürümlerle mahkemeye sürüklemek erbabı fenni manen öldürür, artık kimse sanatını serbestçe yapamaz, bu meslekte muvaffak olmak ve hasta kurtarmak için cesur olmak, akibetten değil ancak fennin kaidelerinden ürkmek icabeder. Vakıa mahkemelerde adalet meydana çıkar, lâkin bir hekimin ağır bir töhmetle maznun sandalyasına oturması onu manen öldürür... Lâkin yüksek şura bir masum doktorun bilerek bilmeyerek bu kadar hırpalanmasına müsaade edemez...
*
KLİNİK NOTLAR
Kaynak:Klinik, Tom 4, No 6, Nisan 1946
KLİNİK DUYU (Sense clinique) - Esas prosesüsü tamamen keşf ve ifşa etmeden, dostlarımız veya şeflerimizin mâkul ve gerçek kararlar doğuran kabiliyetlerini hepimiz takdir etmişizdir. Derece derece olmak üzre bütün doktorlar bu kabiliyette hisselidirler.
Çabuk ve mâkul kararların bilhassa çok görgü ile açık bir ilgisi vardır. Klinik duyu yaradılıştan olmadığı gibi birden hissedilir şeylerden de değildir. Klinik duyu, patolojik imkânlara ait sağlam bilgilerle beraber özel duyunun devamlı eğitim egzersizleri üzerine inşa edilmiş komplike bir hassadır. Müşahade kabiliyeti ve itiyadı, kuvvetli bir hafıza ve tecrübeleri eleme ve karşılaştırma istidadı; klinik duyu�nun ayrılmaz elemanlarıdır.
Klinik duyuya ait pek çok hikayeler vardır. Meselâ bir türlü indimal etmeyen bir kırık vak�ası,başka bir doktora gösterilmişti. Hastaya şöyle bir gözatan doktor onun domatisle beslenmesini tavsiye eder... Öyle yapılır, ve kırık da indimal eder. Sonradan niçin domatis tavsiye ettiği sorulduğu zaman, kırığı tedavi edenin hastada mevcut Skorbüt alâmetlerini görmemiş olduğu cevabını verir.
(John A. Ryle, J.A.M.A. 114-714.)
*
*
SÖYLEŞİ
Dr. Kaan Arslanoğlu:�Sanat, yoğunlaştırılmış bir yaşamdır�
Söyleşi konuğumuz, bu kez bir edebiyatçı hekim. Yapıtları 1985 yılından bu yana ilgiyle izlenen romancı Dr. Kaan Arslanoğlu ile Hekim Forumu�ndan Mustafa Sütlaş görüştü.
Dr. Kaan Arslanoğlu, 1959 doğumlu. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi�ni 1984 yılında bitirdi ve Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi�nde Psikiyatri ihtisası yaptı. 1985�den bu yana sırasıyla �Devrimciler�, �Kimlik�, �Çağrısız Hayalim�, �Kişilikler� ve �Öteki Kayıp�adlı romanlarıyla �Yanılmanın Gerçekliği� adlı bir inceleme kitabı yayımladı.
Kaan Arslanoğlu�na ilk olarak, romanların gerçekliği ne ölçüde yansıttığını sorduk:
Romanlar büyük ölçüde gerçeği yansıtmak durumunda. Bilim kurgu roman bile birçok gerçeklik parçalarından oluşuyor. Fakat çizgisi gerçekçiyse gerçeklik oranı daha da artıyor.
Gerçeğin öyküsü yazılırken zamansal yakınlık veya uzaklığın önemi var mı?
Bir olay hemen yazılırsa yazan da toplum da konu alınan olayı sindirmemiş oluyor. Dolayısıyla gerçekliği roman duygusuna ulaştırma düzeyi düşük oluyor. Ama aradan bir süre geçtikten sonra yazılırsa, yapay olmaması, edebi değerinin de yüksek olması ihtimali artıyor.
Yazarlar, roman tiplerine kendisinden, birşeyler katıyor mu?
Tabii belirli karakterler nasıl belli insanlardan etkilenmeyse, kişi kendi düşüncelerini, duygularını daha iyi bildiği için muhakkak bu malzemeden faydalanıyor. Bu belli bir karakter, kendine yakın bir karakter çizmek şeklinde olabilir. Aynı roman içinde başka karakterlere, kendi bazı özelliklerini, duygulanımlarını, anılarını, belli yaklaşım biçimlerini aktarma şeklinde olabilir. Yazar aslında, edebi bir biçimde, değişik bir formatta, başka bilgiler aktararak, romanda kendini yazar. Daha çok kendini yazar.
Kitaplarındaki tiplerden sana benzeyenler var mı?
En fazla gerçeğe benzeyen birinci romandı. Zaten birinci romanlar yazarların acemi dönemleridir. Ve birinci romanlarda yazarlar daha çok kendilerini anlatırlar. Oradaki Akın tipi bana benzer. Ancak Akın tipi de oldukça deforme edilmiş bir tiptir, birebir bir tip değildir. Diğer romanlardakiler o kadar benzemiyor.
Romanlarında yakın geçmişi anlatıyorsun. Yazarken, �Bazı şeyleri yazmadım, dışarda bıraktım mı acaba?� kaygısı oluştu mu?
Bendeki kaygı daha çok şu şekilde:Bir gerçekliği biliyorsun. Kafanda birşey canlanıyor. �Şunun romanını yazayım� diyorsun. Roman, roman olarak kafanda güzel birşey oluşturuyor. Bu, kafamdaki güzel, iyi yaşanmışı, zenginliği, romana ne kadar başarıyla aktarabileceğim kaygısıdır. Ne kadar iyi bir roman çıkacak konusunda daha çok kaygı duyuyorum. Kaygım kafamdaki romanla çıkan roman arasında belirli bir farklılık oluyor. Belirli bir eksilme, o güzellikte o zenginlikte bir azalma söz konusu oluyor. Zaten sanat yoğunlaştırılmış bir yaşamdır. Çok yoğunlaştırılmış bir yaşamdır. İşte burada seçerken ve yoğunlaştırırken usta olup olmamak çok önemli.
Ya gerçeği doğru yansıtma konusu?
Gerçeklikten ne kadar uzaklaştığı konusunda ise, çok fazla kaygım olmadı çünkü o konuda biraz kendime güveniyorum. Yani dürüstlüğüme güveniyorum, bunun önemli bir silah olduğunu düşünüyorum.
İlk yazdığın roman gerçekten ilk romanın mı?
Evet �Devrimciler�benim ilk romanım. 84 yılı sonunda mecburi hizmete gittim. Taslağını hazırlamaya başladım. 84 yılında mecburi hizmete gittiğim ilk ayda 85 başında yazmaya başladım 87�de bitti. 88�de de basıldı.
Senin romanların da �tezli�roman kategorisine sokuluyor. �Tezli� olmak romana ne katıyor?Ne getiriyor?
Şimdi aslında, her romancının bir dünya görüşü, felsefesi olması lazım. O felsefe doğrultusunda romana bakması lazım. Hayata da o şekilde baktığı için onu roman şeklinde bize aktarması lazım. Bu olmadığı zaman roman kalitesi bana göre düşüyor. Bazıları farklı düşünüyor ama bana göre düşüyor. Yazarın bir bakış açısı olması gerek. O bakış açısını da şu şekilde gerçekleri insanlara okuyucuya anlatırken sezdirmesi gerek. Asıl sorun o tezin ne kadar başarıyla romana yedirileceğidir.
Neden fikir o roman içine konur?Amaç tartışmak mı, bir fikri tanıtmak mı?
Amaç ne?Amaç... Roman bir yerde bildiri. Roman bir yerde kişi kendini anlatır dendi ya... Dünya görüşünün anlatımı, hayatı, insanları nasıl gördüğünün anlatımı. Burada sadece basit olaylar, gündelik olaylar söz konusu değil, hayatın yorumlanışı da söz konusu.
Günümüzde romana eskisi kadar değer veriliyor mu?
Roman gerçekten bir tür olarak günümüzde çok zayıfladı. Mesela 19. yüzyıl romanına göre, onun toplum içindeki gücüne göre şu andaki romanın toplum içindeki gücü çok daha az. Romana toplum içinde ilgi az. Bunun nedeni şu:İnsanların zamanı az. Hem endüstrileşmeyle birlikte zamanları azaldı, hem de bilgisayar, internet, televizyon, sinema gibi pek çok rakip araç gereç çıktı insanların zamanlarını alacak. Tüm bunlar kişilerin roman okuyabilmesi için gerekli zamanı alıyor. Geçmişte insanlar evlerine giderlerdi. Radyo bile yoktu. İnsanlar oturur kitap, roman okurlardı. Onları tartışırlardı. Şimdi böyle değil. Çok küçük bir azınlık bunu okuyor, konuşuyor. Daha çok da medyatik ve pop yönüyle konuşuyor. Bu anlamıyla gücünden çok şey kaybetti.
Romancılığınla, hekimliğinin ilişkisini konuşalım. Birinin diğerine katkısı var mı?
Hekimliğin katkısı var muhakkak. Roman yazarları büyük ölçüde yaşadıklarını yazmak durumunda. Şimdi hekimlikte benim böyle bir avantajım var. Psikiyatrist olmam dolayısıyla çok değişik çevrelerden çok değişik tipleri yakın olarak tanıma olanağı buluyorum. Çünkü anlatıyorlar. Anlatmak durumundalar. Bu tanışıklıklar, onların anlattıkları, bende bir birikim yaratıyor. Çok da farklı yelpazedeki kişileri tanıma ve onların farklı duygularını hangi durumlarda nasıl tepki gösterirler, niye böyle bir tepki gösterirler gibi kişilik araştırması yapma imkanı tanıyor ve faydalanıyorum. Hekim olmasam, hayatta biraraya gelmem veya konuşmam o insanlarla. Hekimlik bu fırsatı yaratıyor.
Yazar olarak etkilendiğin kişiler?
Klasik romancıları beğeniyorum. Zaten ölçüt olarak onları baz almak gerekiyor. �En önemli ölçüt batı klasik romanıdır.� Birçok kişi bu konuda hemfikirdir. �İşte Dostoyevski büyük bir romancıdır.�, �Gorki iyidir� falan şeklinde bir yaklaşım söz konusu. O halde ölçüt olarak bunu almalıyız. Bende kuramsal olarak bu görüşe yakınım. Bu anlamda örnek aldığım, psikolojik ağırlıklı yazdığım için Dostoyevski denebilir. Türklerden ise bana yakın ideolojide olması nedeniyle Sabahattin Ali�yi örnek alabiliriz.
Bazı yazarlar �ben yazarım, ama pek okumam� derler. Yazar okur mu, okumalı mı?
Yazar okumak zorundadır. Çok okumazsa zaten bu hemen gösteriyor kendisini. Fakirleşiyor anlatımı. Yazar bence; en iyisi en ideali, hem yaşamalı, yeni yazdıklarını kendi de yaşamış olmalı, hem de bunları felsefi olarak yaklaşabilmek kuşbakışı bakabilmek için okumak zorundadır. Okumadan yazmak pek mümkün değil. İyi yazanlar arasında az okuyanlar var ama sonuçlar iyi olmuyor.
Yazarlar topluma kendilerini nasıl duyuruyorlar?Bugünkü iletişim olanakları bu konuda yardımcı oluyor mu?Toplumun sesini duyması anlamında güçlük yaşadın mı?
Kendini duyurması çok zor. Benim yaşadıklarım bir örnek olabilir. 88�de yazmaya başladım. Ancak 97�ye gelinceye kadar, yani Fethi Naci benim romanımdan bahsedinceye kadar, başka bir deyişle 9.5 yıl boyunca kamuoyu benim romancı olduğumu bilmedi. Haberdar edilmedi. Kimler haberdardı?Kendi arkadaşlarım, biraz politik olan çevre, belki tıp çevresi, daha doğrusu politik yazdığım için siyasetle fazla ilgilenen insanlar. Bunlar biliyordu benim romancı olduğumu. Ama bunun dışında hiç kimse haberdar değildi.
Son yapıtın �Yanılmanın Gerçekliği� bir roman değil. Buna nasıl tepki aldın?
Bu kitap ikinci baskısı. �Yanılma ve Gerçekliğin� ilk baskısı çıktığı zaman içinde, daha önce �İnsancıl� dergisinde yeralan yedi yazım vardı. Onlardan oluşmuştu. İkinci baskısında, başka bir dergi için yine kişilik ve estetik konusunda yazdığım üç makaleyi ekledim. Son 6-7 bölüm de başka dergilerdeki makalelerimden oluşuyor. Onlar da yine kişilik konusuyla ilgili. İnsan nedir;genetik olarak evrim sürecindeki yeri nedir, insan açısından evrim sürecinin yorumu nedir gibi konular...
Röportajların son soruları hep aynıdır:�Romancının tezgahında birşeyler var mı?� Var mı?
Yeni bir roman yazıyorum. Daha önce ben romanları yazarken adlarını en sonunda koyar hatta bazılarından öneriler alırdım. Şimdi adı da belli, konusu da belli:�Zamanımızın bir kahramanı� diye Lermontov�un bir kitabı vardır. Onu yazıyorum. Yani ismi �Zamanımızın bir kahramanı�. Sanki o karakter çağımıza günümüze ülkemize gelmiş ve bir sürü olayların içine girmiş gibi bir roman yazıyorum.
Kaan Arslanoğlu�nun tüm yapıtları Adam Yayınları tarafından yayımlanmaktadır.
*
*
FENESTRA
Dr. Ali Serdar FAK
MİGREN ATAKLARINDA TEDAVİ
Sumatriptan migren tipi başağrılarında oldukça yararı olan bir ilaç. Ancak pahalı olması (doz başına $ 35) ilacın gerektiğinde ve zamanında alınmasını önlemekte. Enjeksiyon formunun kullanılması çok pratik olmamak, nazal formunun ise iyi emilmemek gibi dezavantajları bulunmakta. Oral yolla alındığında ise, migren atağı gastrik staza da yol açacağından iyi emilim sağlanmayabiliyor. Bu durumdan yola çıkılarak aspirin ve beraberinde bir promotilite ajanının migren atağındaki yararı araştırılmış.
Rastgele olarak üç gruba ayrılan 421 hastaya, 10 mg metoklopramid ve 900 mg aspirin; oral 10 mg sumatriptan ya da plaseboverilmiş. Sumatriptan alanların %53�ü, aspirin+metoklopramid alanların %57�si migren atağının şiddetinde azalma bildirmiş ya da atağın geçtiğini belirtmiş. Plasebo alanlarda ise bu oran %24�te kalmış. Bu çalışma oldukça basit ve ucuz bir tedavi biçiminin migren ataklarına karşı etkili olabileceğini göstermekte; metoklopramid ve aspirin sumatriptan kadar etkili görülmekte. Bir diğer seçenek ise indometasın supozituvar olarak kullanmak olabilir. Bu ilaç kan-beyin bariyerini aşabiliyor. İndometasın supozituvarın ardından, metoklopramid verilmesi ve bunun ardında da oral basit bir analjezik kullanılması yararlı ve üstelik oldukça ekonomik olabilir.
* MA Samuels. Uptade in neurology. Migrain headache promotility agent was effective in treatment. Ann Intern Med 1998; 129
ASPİRİN VE BEYİN KANAMASI RİSKİ
Bazı çalışmalarda birincil ve ikincil korunma amaçlı aspirin kullanan hastalarda intraserebral kanama riskinin arttığı gözlenmiştir. İntraserebral kanamanın kötü prognozu göz önüne alındığında bazı hastalarda özellikle koroner hastalık açısından düşük risk taşıyanlarda aspirin kullanımının getireceği yararın beyin kanaması riskine değmeyebileceği görüşü doğmuştu. Thrift ve ark. şimdiye kadarki çalışmalarda az sayıda beyin kanamalı hastanın incelendiği ve kanama ile aspirin dozunun ve beraberinde non-steroid antiinflamatuvar ilaç (NSAI) kullanımının etkisinin bilinmediği noktasından yola çıkarak gözlemsel bir olgu-kontrol çalışması gerçekleştirmişler. Melbourn ve çevresindeki 13 merkezde yapılan çalışmaya inme (felç)geçirmiş 331 hasta ve yaş uyumlu 331 kontrol alınmış. Hastaların hekimlerindeki kayıtlarına kendi ifadelerine göre orta-yüksek doz (>200 mg/gün)ve düşük doz (100-175 mg/gün)aspirin alanlar ve beraberinde NSAI kullananlar belirlenmiş. Sonuçta düşük doz aspirin kullanımının tek başına ya da NSAIile birlikte beyin kanaması riskinde anlamlı bir artışa yol açmadığı gözlenmiş. Ancak orta-yüksek dozda (>1225 mg/hafta)aspirin kullananlarda kontrol grubuna göre ortalama 3 kez daha fazla kanama riski olduğu hesaplanmış. Yaş, cinsiyet, kan basıncı düzeyi, alkol ve sigara kullanımının kanama riski üzerinde bir etkisi bulunmamış. Araştırmacılar, düşük doz aspirini tek başına ya da NSAI ile birlikte kullananlarda anlamlı bir beyin kanaması riski olmadığını belirtiyor ve zaten damarsal hastalıklara karşı korunmada yaygın olarak düşük doz aspirin kullanıldığını anımsatıyorlar.
* AG Thrift, et all. Risk of primary intracerebral haemorrhage associated with aspirin and nonsteroid anti-inflammatory drugs; case-control study. BMJ 1999; 318:759-764.
*
*
BİLİMSEL TAKVİM
Maternal Mortalite ve Morbidite Sempozyumu 23 Haziran 1999, İ.Ü. CTF Oditoryumu. Düzenleyen: İ.Ü. CTF Sürekli Tıp Eğitimi Komisyonu. İletişim:Doç. Dr. Sergülen Dervişoğlu, Tel: (0 212) 588 48 00 / 2262 (6 TTB-STE Kredisi)
6. Ulusal Halk Sağlığı Günleri Türkiye�de 2000�e Doğru Bulaşıcı Hastalıklar Sorunu, 1-4 Eylül 1999, Malatya. Tel: (0 422)322 66 66
IV. Ulusal Pediatrik Endokrinoloji Kongresi 8-10 Eylül 1999, Ankara. İletişim:Doç. Dr. Nurgün Kandemir, Tel: (0 312)310 85 86, Faks:(0 312)312 18 09
Avrupa Göz Kongresi 16-18 Eylül 1999, İstanbul. Tel: (0 212)230 13 31
18. Avrupa Anestezi Kongresi 29 Eylül-2 Ekim 1999, İstanbul. İletişim:Prof. Dr. Serdar Erdine, Tel: (0 212)635 01 35
7. Avrupa Jinekoloji ve Obstetrikte Enfeksiyon Hastalıkları Kongresi 4-6 Ekim 1999, İstanbulCrowne Plaza Otel. İletişim:Op. Dr. Erhan Şenses, Tel: (0 312)310 30 30 / 1133 (18.5 TTB-STE Kredisi)
3rd Meeting of the European Society for Impotence Research 3-6 Ekim 1999, Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı. Düzenleyen Kuruluş: Avrupa İmpotans Derneği, Kongre Sekreterliği:Pera Organisation, Medkon Tourism&Travel, Adres:Rumeli Cad. 124/5, 80260 Osmanbey, Istanbul, Türkiye, Tel: +90 (212)230 55 35, Faks:+90 (212)230 49 23
5. Ulusal Ağrı Kongresi 3-6 Ekim 1999, Polat Renaissance Otel, İstanbul. Düzenleyen Kuruluş: Türk Algoloji-Ağrı Derneği; Bilimsel Sekreterlik:Prof. Dr. Serdar Erdine, Tel:(0 212)635 01 35-36
Okul Sağlığı Kongresi 13-16 Ekim 1999, Hotel Eresin-İstanbul. Düzenleyen:Avrupa Sosyal Pediatri Derneği, İletişim:Prof. Dr. Gülbin Gökçay, İ.Ü. Çocuk Sağlığı Enstitüsü, Çapa-İstanbul; Tel: (0 212)523 10 23 (14 TTB-STE Kredisi)
4. Uzmanlık Sonrası Eğitim Kursu (Selim Özofagus, Mide Duodenum ve İnce Barsak Hastalıkları) 22-23 Ekim 1999, Hotel Eresin-İstanbul. Düzenleyen:İ.Ü. İstanbul Tıp Fakültesi, Genel Cerrahi Anabilim Dalı, İletişim:Prof. Dr. Yusuf Gökşen, Tel: (0 212)631 17 41 (14.5 TTB-STE Kredisi)
V. Pratisyen Hekimlik Kongresi 28-31 Ekim 1999, Swiss Otel-İstanbul. Düzenleyen:Türk Tabipleri Birliği ve Pratisyen Hekimlik Derneği, İletişim: Dr. Naciye Demirel,Tel:(0 216) 414 64 72
İnfertilite ve Reprodüktif Endokrinolojide Temel Tanı ve Tedavi Kursu 29-31 Ekim 1999, Sheraton Oteli-Ankara. Kongre Sekreterliği:Doç. Dr. M. Bülent Tıraş, Tel: (0 312)214 10 10, Faks:(0 312) 215 04 94
*
*
FORUM DOSYASI
Ya imzala, ya terket
Dr. Mustafa SÜTLAŞ
Bir özel hastane! İşleri mi? İyiii. İyiii. Yaygın deyimle �kapısı devlet hastanesi gibi!. Tam gün çalışan anlaşmalı hekimleri hem iyi, hem de hastalarla çok iyi diyalog içindeler. Eh, ücretler de çevredeki diğer kuruluşlara göre biraz daha az.
Bir gün...
Bir sabah aynı hastanede çalışan Dr. A.K. masasının üzerinde bir sözleşme örneği bulur. Dr. A. çevresiyle çatışma yerine uzlaşmayı seçen, iyi niyetli, işini iyi yapmaya çalışan, �ensesine vur, lokmasını ağzından al� deyimiyle tanımlanacak bir hekimdir.
�...Hastanesi�nde uzman hekim olarak ... ile ... saatleri arasında sözleşme tarihinden itibaren ... yıl müddetle çalışacağımı, ... bu süre dışında münhasıran ... Hastanesi dışında her ne nam ve şekil altında olursa olsun başka bir yerde çalışmayacağımı...�
İyiniyetli Dr. A. kendi kendine; �Ahh canımmm, ne kadar düşünceli bir adam şu bizim hastane sahibi... Herhalde bizim ücretlerimizi artıracak. Çok yorulmayalım diye başka yerlerde çalışmamızı istemiyor...� diye düşünür. Ancak ardından gelen şu hükme çok fazla bir anlam veremez:
�İşbu sözleşmenin normal süresinde sona ermesi veya karşılıklı rıza sonucu, isterse tek taraflı fesih yoluyla yahut her ne sebeple olursa olsun sona ermesi veya erdirilmesinden itibaren ... yıl müddetle, ... Hastanesi merkez olmak kaydıyla ... kilometre yarı çapındaki mahalde;
a)Kendi adıyla muayenehane açtığım,
b)Başka meslek mensupları ile birlikte kullanılan bir iş yerinde açıktan veya gizlice meslek icra ettiğim,
c)Başka doktorlarla kurduğum veya kuracağım bir şirkette ayrı bir işyerinde meslek icra ettiğim,
d)Herhangi bir özel hastanede açıktan veya gizlice meslek icra ettiğim takdirde, Türk Ticaret Kanunu�nda belirtilen rekabete ilişkin hükümlere aykırılık nedeniyle doğacak sorumluluğum dışında, ... Anonim Şirketi�ne 200.000 (ikiyüzbin) Amerikan Doları tazminat olarak kayıtsız ve şartsız ödeyeceğimi kabul, beyan ve taahhüt ederim.�
Metni okuduktan sonra, binanın en üst katındaki makam odasından hastanenin sahibi olan Dr. Ş. Bey�i arar ve aralarında şu diyalog geçer:
�Doktorcuğum, benim işime son vermek mi istiyorsun?�
�Bunu da nereden çıkardınız?�
�Bu sabah masamın üzerinde bir yazınızı buldum da...�
�Haaa... Hay allah iyiliğinizi versin! O mu!.. O bir formalite canım.�
�Önce bizi düşündüğün için hazırladın sandım, ama...�
�Aaaa, evet evet aynen öyle, sizi düşündüğüm için.�
�Yani biz başka yerlerde de çalışıp fazla yorulmayalım diye?�
�Evet mîrim aynen öyle. Sizi düşündüğüm için.�
�Herhalde bizim ücret ve pirimlerimizi de arttıracaksınız...�
�Ha? Eveet, evvett... Aynen öyle!�
�Peki bu sonraki madde nedir?�
�Hangisi?�
�Hani şu hastane merkez olmak üzere şu kadar kilometre...�
�Haaa... o mu? O şey... şey...�
�Bu mesafe şöyle iki bin kilometre falan olsun diye düşünüyorum. Böylelikle en azından siz, yanınızda çalışan hekimlerinizi zorunlu olarak Avrupa Topluluğu�na sokmuş, bu anlamda ülkemize ve tıp camiamıza büyük katkılarda bulunmayı düşündünüz herhalde!�
�Aynen, aynen öyle doktorcuğum. (Ohh be, az kaldı...)�
�Pekii onu da anladım da... şey, ben şu ilerdeki sokakta muayene için bir kat almıştım. O ne olacak?�
�O mu?Böyle birşeyden haberim yoktu.�
�Neyse ben şimdilik Avrupa Topluluğu�na girmeyeyim. Şu benim hesabı kesin de, hani şu üç aylık biriken ekstralarla birlikte toptan ödeyin, ben de şu muayenehanemi açayım. Bir de şansımı orada deneyeyim. Burada size yeterince çalışmış olduk. Biraz kendimize çalışalım, o da olmazsa yeniden kamuya dönerim. Paramı alabilmem için muhasebeye bir emir verirsiniz sanırım.�
Bu konuşmadan sonra hastane sahibi Dr. Ş. Bey makam masasının karşısındaki koltukta oturan Av. N.�ye döner:
�Sana söylemiştim, �bu sözleşmeden vazgeçelim� demiştim. Bak gördün mü başımıza geleni. Dr. A. Bey, en az tepki verecek olan adamımdı. Şimdi ötekiler bir dakika durmazlar. Ben nereden doktor bulacağım. Ocağıma incir ağacı diktin N... N., N. ne ettin, ne ettin...�
Tümüyle sanal bir muhavereyi (konuşma) okudunuz. Biz buna tanık olmadık. Yaşayanlar ya da tanık olanlarla da konuşmadık. Ama elimize yukarıdaki sözleşme metni geldi. Bu metin de kendi başına yukarıda yazdıklarımızı anlatmaya yeterliydi. Yine de bu metin üzerinde yapılmış bir konuşma nasıl olur diye bir düşünmek istedik. Amacımız sizlerin de böyle bir konuşmanın nasıl olabileceğini, bu arada da sözleşmenin anlamını düşünmeniz. Bildiğimiz, iki hekim arkadaşımızın bu sözleşme önlerine konulunca o hastaneden ayrıldığı.
Özel ve güzel sektörün çalıştırdıklarına yönelik ilginç ve önemli yaklaşımlarından birisi olduğu için sizlerle paylaşmak istedik.
*
*
Dr. Sükrü Aslan�a cevap
Dr. Şükriye KAPLAN
Hekim Forumu�nun son sayısındaki yazınızı okudum. Dünyanın hızla globalleştiği ve küçüldüğü, bir o oranda da değiştiği çağımızda hâlâ demode olmuş ve çoktan tarihin çöplüğüne atılmış ideoloji ve yönetimlerin düşünce artıklarını andıran fikir kırıntılarını barındıran yazınızla, doktorları töhmet altında bırakmak hakkınız olmadığını düşündüğümden yazınıza karşılık yazmaya karar verdim. Yazımı daha kolay anlayabilmeniz için de, sizin yazı planınızı uyguladım.
Sayın Şükrü Aslan,
Eğer bir pratisyenseniz, en az 17 yıl okudunuz demektir. Zor sınavlardan geçtiniz, büyük paralar ve emek harcadınız demektir. Bütün bunların sonucunda ilk gideceğiniz yer, siz daha oraya varmadan yıllarca önce göç vermiş 500 ya da 1000 nüfuslu bir köy olacaktır. O köye gittiğinizde çevrenize bir bakının, kaç memur görebileceksiniz?Bir gariban ilkokul öğretmeni, siz ve bir de caminin imamı, hepsi o kadar. Okeye dördüncüyü bile bulamaz, hep �3-5-8� oynarsınız. Yemek yiyeceğiniz bir lokantayı aramayın boşuna; fırın ya olur ya olmaz; bakkal varsa da manav bulunmaz! Lojmanın adı varsa da kendisi yoktur; ya yıkılmak üzeredir ya da duvarları temelinden kaymıştır. Sağlık ocağında alet edevattan söz etmeye değmez. Personel olarak, hizmetli zaten olmaz da hemşire ya da ebeden birisi varsa, ne mutlu. Sağlık ocağınıza hasta gelmez, gelse ilacını bulamaz. İlaç dolabı açsanız, nasıl olsa birisi şikayet eder, köylüler o yüzden ilçeye gider, hem muayenesini olur, hem ilacını alır. Siz tavuk besleyip, salatalık-domates yetiştirebilirsiniz, daha iyisi, oturup TUS�a çalışabilirsiniz. Eğer pratisyenseniz ve ilk tayininizi bir ilçeye yaptırabilirseniz, konuşup görüşebileceğiniz zevatla öğretmen evinde ya da şehir kulübünde buluşabilirsiniz. Fakat çıkışta ne yapacaksınız?Onlar lojmanlarına yollanırken siz belediye otelinde yer bulabilmişseniz şanslısınız. O da erkekseniz, ya bayansanız ne yapacaksınız?Kafanızı kenarından kemirmeye başlayabilirsiniz.
Eğer asistansanız, TUS�u kazanmışsınız demektir. Siz hiç TUS kazandınız mı Sayın Aslan? Onlar altı yıl bu işin hazırlığını yapıp, yüzlerce milyon lira para verip, dersanelere gidiyorlar. Ne sinemaya ne tiyatroya uğramadan, gezmeden-tozmadan aylarca ders çalışıyorlar. Hatta birçoğu bu konuda o kadar azimli ki, çalıştıkları yerde mesai saatlerinde bir oda bulup, orada bile kitaptan başlarını kaldırmıyorlar. Dahası, poliklinik günlerini sıraya koyup diğer günlerde ders çalıştıklarından, poliklinik günlerinde yüzlerce hastaya bakmak zorunda kalıyorlar. Bütün bunların sonucu ne oluyor?Ayda en az 10 nöbet, kullanılamayan nöbet izinleri, ev kirasıyla yakıtına yetmeyen maaş. Üstelik şef yardımcılarının, hemşirelerin, hatta hastabakıcıların işlerini bile onlar yapmak zorunda kalıyorlar. Yani bütün bu zahmetlerin karşılığında aç mı kalsınlar, açıkta mı kalsınlar?İdareye itirazda bulunup, binbir zorlukla kazandıkları asistanlıklarını mı tehlikeye atsınlar?Hem özel hastanelerde gece nöbetlerini onlar tutmasalar kim tutacak? Nerede bizde o kadar uzman bolluğu?Üstelik uzmanlar o kadar ucuza da nöbet tutmazlar?Sonuçta bu işten özel hastaneye gelen hastalar da olumsuz yönde etkilenir. Siz halkı hiç düşünmüyor musunuz?Yoksa bir halk düşmanı mısınız Sayın Aslan?
Eğer siz uzman olmuşsanız, en az 10 yıl mesleki eğitim görmüşsünüz demektir. Bakın bakalım etrafınıza, bir işe bu kadar emek harcayıp da bu kadar ucuza çalışan kim var?
Varsa getirin, alnından öpelim! Aldığınız maaşla oturacak ev, binecek araba alamazsınız. Bırakın bunları, kiranızı, elektrik-su faturanızı ödedikten sonra yiyeceğiniz yemeğe parayı zor bulursunuz. Hiç mi çocuğunuz olmayacak, hiç mi okutmayacaksınız?Çocuk bakıcısı fiyatlarından, özel okul yıllıklarından, yeni kasa Opel Astra�nın dolar cinsi karşılığından haberiniz var mı?Ne yapacaksınız peki?Sendikaya girip sicilinizi mi bozduracaksınız?Zaten binbir ricayla geldiğiniz yerden kendizi sürdürtecek misiniz? Elinize pankart alıp gösterilere katılarak, bu yaşınızda dayak mı yiyeceksiniz?Tabii ki hayır! Her koyun kendi bacağından asıldığı gibi, atasözünün hakkını vermek lazım, gemisini kurtaran da kaptandır. Zaten öyle şeyler bir doktora yakışmaz. Siz bir doktora yakışanı yapar, bir muayenehane açar, kartvizit bastırırsınız. Hastanede teknik ve idari nedenlerden yeteri kadar ilgilenemediğiniz hastalara kartvizitinizi verir, muayenehanenizde onları dilediğiniz kadar muayene eder, böylece hem para kazanır, hem de sanatınızı hakkıyla icra edebilirsiniz. Hatta muayenehanenizde muayene ettiğiniz sigortalı hastaların tahlillerini kendi hastanenizde yaptırtabilir, sonra da ister reçete yazar, isterseniz ameliyat edebilirsiniz. Dahası, az biraz parası olanlar niye kamu hastanesinde ameliyat sırası beklesin ki! Onların ameliyatını da özel hastanede yapıverirsiniz; hem onlar rahatlar, hem siz. Vatandaş için bu kadar kolaylık nerede görülmüş. Bütün bu kolaylıkları vatandaşa çok mu görüyorsunuz Sayın Aslan?
Eğer eğitim hastanesinde şef ya da şef yardımcısıysanız; sırf bilimsel çalışmalar yapabilmek ve bilgili-deneyimli asistanlar yetiştirebilmek için muayenehane açıp para kazanmayı elinizin tersiyle itmişsiniz demektir. Böyle bilim aşkıyla yanan doktorların özel hastaneler tarafından elüstünde tutulmasından daha doğal ne olabilir?Maaşları, tıptaki yenilikleri takip edebilmek için gittikleri kongrelerin masraflarına dahi yetişmeyen bu insanlara nasıl dil uzatabiliyorsunuz, anlamıyorum Sayın Aslan? Allahtan ilaç firmaları son zamanlarda sırf bilime ve bilim adamlarına verdikleri değerden ötürü yurtiçi ve yurtdışı kongre masraflarını üstleniyorlar da, bu yük bari, bu fedakar insanların üstünden kalkıyor.
Hayatını bilime adamış, yalnız ve yalnız zekası, çalışkanlığı ve iş disiplini sayesinde kariyer sahibi olmuş, üniversitelerde görev yapan bilim adamlarına Boğaz�da bir lüfer yemeyi dahi çok gören bir anlayışa ne söylenebilir ki! İllâ istavrit yemesi mi gerekiyor?Koca bir profesörün Gaziosmanpaşa�da bir klinikte gece nöbeti tutmasını beklemiyorsunuz herhalde. Tabii ki mesleki yetkinliğini sergileyebileceği donanıma sahip hastanelerde çalışacak. Her hizmetin de bir bedeli olmasından daha doğal bir şey olabilir mi?Elbette hastane de doktor da şanına yakışan ücreti alacak. Üstelik kurumlarında sabah 8 akşam 5 mesaisi yapan bu kariyer sahibi bilim adamı doktorların o denli çırpınmalarına karşın aldıkları ücretin, onlarla aynı birikimdeki insanlardan ne kadar daha az olduğuna dikkatinizi çekerim. Çoğunun bir lojmanı, kurumlarının gidilecek bir sosyal tesisi bile yok.
El kapısında çalışmak yerine kendi hastanesini kurarak çağdaş ölçülerde kamu hizmeti vermeye çabalayan, doktorluktan biriktirdiği parayı riske atarak, fahiş faizlerle kredi kullanmak zorunda kalarak bu işe soyunan insanların halkın iyi tesise ve çağdaş hizmete prim vermesi sayesinde mütevazi kazançlarıyla ev ve araba sahibi olmasına ancak sizin gibi soyu çoktan tükenmiş birkaç dinazordan başka kim karşı çıkar ki Sayın Aslan?
*
*
TIPİK
Filibe�nin evleri*
Dr. Nuriye ORTAYLI
Olur ya belki yolunuz bir gün Bulgaristan�dan geçer. Ne de olsa �komşuyuz�. İşte böyle bir yolculukta Sofya�nın başkent asık suratlılığından başka bir şeyler görmek isterseniz bir Bulgaristan haritası alın ve Plovdiv�in nerelere düştüğüne bakın. Benim yolum Bulgaristan�dan geçiyordu, bahar da yeni geliyordu. Kendimi bir ucunda Plovdiv�in olduğu ovada 60 km ile giden bir taksinin içinde buldum. Bir de ortaokul sıralarında öğrendiği yarım yamalak (devlet okulunda dostlar alışverişte görsün diye öğretilen bütün yabancı diller gibi)Rusçasıyla bir şeyler anlatan bir şoför.
Hey tanrım ne bereketli topraklar. Üstelik İstanbul�a olsun olsun 500 km..! İnsanlar (yani burada yaşamakta olan insanların bir kısmı)buraları bırakıp giderken içleri nasıl yanmıştır kimbilir. Bir yanda asmalar budanıyor, bir yanda toprak kabartılıyor. Yolun iki yanında da salkım söğütler var (ben onları dereboylarının ağacı bilirdim ama yol kenarlarına da pek yakışmışlar)ya sarı çiçekli çalılar. Adını bilmiyorum onların. Onun için resmini koydum.
Derken Plovdiv�e geliyoruz. Birden uyanıyorum:�Aaa burası bizim (nereden oluyorsa)Filibe yahu!� Şoföre dönüp açıklıyorum heyecanımı, �Bu şehire Türkçe�de Filibe deriz�. Şoför mahcup gülümsüyor:�Aslında biz de öyle deriz�. Gerisini sormayın şeklinde elini sallıyor.
Plovdiv, Filibe, Trimontium ya da Philippopolis �Filip�in şehri, kurucusu olan Makedonyalı Filip�in anısına**). Şehir 8000 yıllık, kimleri misafir etmemiş ki:Bağımsızlığına düşkün savaşçı Trakları, Makedonyalıları, ancak 200 yıl süren bir savaştan sonra Trakları yenebilen Romalıları, Bizansı, Osmanlıları, Bulgarları. Yalnızca bu egemenler değil,Ortadoğu ve Balkanlarda yaşayan çeşitli etnik gruplar da bir bahar günü görüp çarpıldığım bu bereketli ovaya, onun zenginliklerinin biriktiği bu yedi tepeli şehre cezbedilmişler. Makedonlar, Rumlar, Türkler, Bulgarların yanısıra Ermeniler, Yahudiler de şehirde yerleşmişler, iş güç ve bazen de para sahibi olmuşlar. Yanlarında kendi dillerini, alışkanlıklarını, yemeklerini, giysilerini getirmişler, onların içinden en güzel olanlarını şehrin en güzelleriyle karıştırmışlar.
Bize kalan sonuç:Filibe�nin evleri.
Filibe�nin 19. yüzyıldan kalma ahşap evleri ve konakları şehrin yedi tepesinden esas olarak üçü üzerinde yer alıyorlar:Cambaz tepe (Osmanlı döneminde eğlencelerin yapıldığı meydan buradaymış), Taksim tepe (tıpkı İstanbul�daki Taksim gibi adını şehrin su taksimatının burada yapılmasından alıyor)ve Nebet tepe (şehrin muhafızları buradaymış). Bu evler, (Bulgaristan kızsa da)Osmanlı mimarisinin güzel örnekleri. Biraz da Türkleri kızdıralım:Bunlardan kuşkusuz çok daha güzel evler ve konaklara sahip olmuş olan İstanbul�da bugün Filibe�dekilerin yarısı kadar bile ev ayakta kalamamış. Vaktiyle şehrin Türk, Bulgar, Ermeni, Yahudi zenginlere ait olan bu evler �komünizm devrinde�belediye binası, yazarlar evi, sanat galerisi vb. kamu binaları olarak kullanılmışlar. Bu sayede mobilyaları, avizeleri hatta porselen yemek takımlarıyla bugüne kadar ulaşabilmişler ve duyabilenlere zengin, çeşitli ve parlak bir geçmişin şarkılarını söylüyorlar. Daha sade ama aynı derecede güzel küçükçe ahşap evlerde ise henüz kimse �evini müteahhite vermeyi�akıl edemediği için olsa gerek, insanlar ikamet etmeye devam ediyorlar. Evinden çıkarken fotoğrafını çektiğimizi görüp bizimle düzgün bir İngilizceyle sohbete giren yaşlı adam tam 70 yıldır Nektoriev sokağında oturuyormuş. �Bu sokak bir zamanlar çok renkliydi� diyor. �Yalnızca Türkler, Bulgarlar değil, Ermeniler, Romenler, �İngilizce Yahudi sözcüğünü hatırlayamıyor)şimdi İsrail�e gitmiş olanlar vardı. Hepimiz birbirimizin dilinden bir şeyler anlardık. Birbirimizin bayramlarını kutlardık. Birlikte çok da dostça yaşardık.� Bize bildiği Türkçe sözcükleri sıralamaya başlıyor, sayıları sayıyor.
Filibe�nin evlerini çok çarpıcı yapan bir başka şey ise evlerin bittiği yerin hemen 20 adım ötesinde Romalılardan kalma amfiteatrın ayakta duruyor olması. Amfiteatrın sahnesinin ardında vaktiyle ovaya doğan güneş seyredilirdi herhalde ama bugün modern Plovdiv�in binaları görülüyor. Hiç sahne arkasında büyük bir otel ve reklam tabelaları olan bir amfiteatr görmemiştim. Güzel Sanatlar Akademisi ise bir cephesiyle amfiteatra bir cephesiyle güzelim ahşap konaklara bakıyor. Sanat öğrenimi yapmak için ne ideal bir yer. Akademinin bahçesindeki ucuz çay bahçesinde bir şeyler içerek, kısa bir süre için de olsa öğrenci olduğunuzu hayal edebilirsiniz.
Tepede yeterince dolaşıp, bütün evlere girip çıktıktan, yine bir eski konak olan Etnografya müzesini yeterince inceledikten ve İmparator Trajan�ın yaptırdığı �Hisar Kapiya�nın altından en az üç kere geçtikten sonra aşağıya iniyorum. Roma Forum�unun üzerine kurulmuş olan modern Plovdiv�e. İniş yolunda Santa Maria Kilisesi�ni ve Cumaya Camiini kaçırmadan. Cumaya Camii önünde Beyoğlu�nda gördüğümüze çok benzer bir şekilde dilenen ve Türkçe konuşan çocukları görünce insan buranın �zencilerinin�de Türkler olduğunu düşünmeden demiyor. Globalleşmiş dünyamızın her köşesinde standardize olmuş bir şekilde gördüğümüz yoksulluk manzaraları ve lüks markaların dükkanları dışında Plovdiv yaşanası bir yer şehir. Belli ki modernlik her metrekarenin beton bloklar olarak değerlendirilmesi şeklinde anlaşılmaya başlanmamış henüz. Geniş yürüme alanları, yaya yolları, yine salkım söğütlerin salkım salkım döküldüğü parkları var.
Bir bahar günü yolunuz oradan geçerse Plovdiv�e ya da Filibe�ye uğrayın. Tabi bütün bu kin ve düşmanlık rüzgarları Balkanlarda hala yol geçer, yaşanır bir yerler bıraktıysa.
* Bu yazı Balkanlarda esen milliyetçi rüzgarların ortalığı kasıp kavurduğu bir sırada yazılmıştır. Onun için zaman zaman bu rüzgarın yönünde savrulunmuş, zaman zaman rüzgara kızıp karşı durulmaya çalışılmıştır. Filibe�nin ziyaret edildiği günlerde Kosova�daki NATO�nun ağır bombardımanı henüz başlamış, sınırlar Arnavut sivillerle dolup taşmış, evsiz barksız kalmış bu insanların �diğer� insanları ürküten görüntüleri dünyada ve Balkanlar�daki birçok evin oturma odalarına girmişti.
** Büyük İskender�in babası.
*
*
FORUM
Tıpta Uzmanlık Yükseköğretimi ve Sağlık Reformu
Doç. Dr. Yıldırım ÇINAR*
Yasal düzenlemeler ile uygulamaların hem kendi içlerinde hem de birbirleri ile tutarlılık ve bütünlük içerisinde olması, hukuk anlayışına sahip olmanın ve bilimsel-toplumsal başarıya ulaşmanın da önşartıdır. Tıpta uzmanlık yükseköğretimi, Anayasamızın 130-132. maddeleri kapsamındaki 2547 ve 2914 sayılı yasalarla yükseköğretim kurumlarında gerçekleştirilmesi gereken �lisans üstü yükseköğretim� ve üniversite doçentliğinin ön şartı olarak belirlenmiştir. Ülkemizde ise bu sürecin %55, tedavi hizmetlerinin ise %47 kadarını kamuya bağlı �eğitim ve araştırma hastaneleri�gerçekleştirmektedir.
Hastanelerde özerkleştirme, özelleştirme tarzında reformlar gerçekleştirileceği ve kamunun tedavi hizmetlerinden ayrılacağının sıklıkla beyan edildiği zeminde, eğitim ve araştırma hastanelerinde verilen tıpta uzmanlık yükseköğretiminin geleceği ise halen belirsizdir.
Anayasa ilkelerine göre yükseköğretim süreçleri yalnız devlet eliyle ve kanunla kurulan yükseköğretim kurumlarında gerçekleştirilebilmekte; yükseköğretime ilişkin her düzeyde sınav ve bilimsel ünvan tercihleri yalnız doçent veya profesörlerden oluşan elemanlar tarafından yapılabilmekte ve bu süreçlerin hiç birisi, yükseköğretim kurumları dışında veya özel sağlık kuruluşlarında bir işleve konu olamamaktadır.
Bu koşullarda eğitim ve araştırma hastanelerinde sürdürülen tıpta uzmanlık sürecinin geleceği; bilimsellik, toplum çıkarı, kazanılmış haklar, tıp eğitimi, Anayasa ve genel hukuk açısından aydınlatılmalı ve mevcut ilişkilerin nasıl giderileceği şimdiden belirlenip açık bir plana bağlanmalıdır.
Yeni bilginin üretildiği, gerçek bilim adamının yetiştirildiği, bilimsel gerçeğin yansızca araştırıldığı, geleceğimizin sorgulanıp kurgulandığı temel bilimsel etkinlik süreci, lisans üstü yükseköğretimi ve sonraki aşamalardır. Tıpta uzmanlık bilimsel aşaması ise yasalarımızda bu anlam ve kapsamda lisans üstü yükseköğretim süreci olarak nitelenmiştir ve tıbbi öğretimin en yoğun, üretim ve amaca yönelik bölümünü oluşturmaktadır.

UZMANLIKYÜKSEKÖĞRETİMİ VERENKURUMLAR
Ülkemizde toplam 47 tıp fakültesi, 21.000 yatak kapasitesiyle, 1950 profesör ve 950 doçentten oluşan bir kadro ile, 2547, 2914 ve 2955 sayılı yasalar çerçevesinde hizmet vermektedir. Sağlık Bakanlığı ve SSKbünyesinde yer alan toplam 17 bin yatağa sahip 32 �eğitim ve araştırma hastanesi� 650 kadarı doçent veya profesörlerden oluşan toplam 1200 civarındaki şeflik sistemi üyesi öğretim elemanları ile uzmanlık eğitimi vermektedirler. Türkiye�de bu alanda verilen hizmetin %55 kadarını teşkil eden yükseköğretim hizmeti ve konumları ise hiç bir yasada yer almaksızın sadece; Tababet Uzmanlık Tüzüğü, Tababet Uzmanlık Yönetmeliği, Yataklı Tedavi Kurumları İşletme Yönetmeliği, Sağlık Kurumları İşletme Yönetmeliği ve Standart Kadro Yönetmeliği ile belirlenmiş durumdadır(1,2).
Bugün için uzun süreden beri tekrarlanan, bir sağlık reformu ile eğitim hastaneleri dahil özerkleşme ve özelleşme ile yasal zeminin değişeceği, devletin tedavi edici hizmetlerden çekileceği resmi söylevleri ise bir yasal çerçeve ve plana da sahip olmadan geleceği meçhul kılmaya devam etmektedir. Bilinemeyen şey, eğitim hastanelerinin hangi yasal zemin üzerinde hizmet ve eğitim verebileceği ve bu konuda ülkemizde mevcut öğretim elemanlarının %35�ini oluşturan kaynağın müktesep hakları yanında, bu alanda verilmekte olan hizmetin en büyük bölümünün sürdürülmesi sorunu ve çalışma koşullarının gelecekte ne olacağıdır.
Bu nedenlerle uzun yıllardan beri bulanık kalan ve bir yasaya dayanmayan eğitim ve araştırma hastanelerindeki uzmanlık yükseköğretiminin konumu kamuoyu önünde tartışılmalı ve ülkemiz için tedavi hizmetleri ile uzmanlık yükseköğretiminin en büyük diliminin oluşturulduğu bu kurumların geleceği, toplum yararına, uzun vadeli ve yasal bir çözüme kavuşturulmalıdır.
Uzman doktorlardan oluşturulan bir kurulun kararı ile bazı özel sağlık kuruluşlarına tıpta uzmanlık yükseköğretimi yapma yetkisinin verilmesinin ise, bir üniversite açmak anlamına geldiği gerçeği nedense halen tartışılmamış durumdadır.

ÇÖZÜM
Başlangıçtan beri verilmiş hizmet, uzmanlık belgeleri, uzmanlık derneklerinin temsil kabiliyetleri ve uzmanlıkta yetkilendirilmiş hekimlerin müktesep hak ile donatılabilmesi için gerekli ve faydalı çözüm; Anayasamızın 132. maddesinin genişletilmesi ve bu maddede anılan �Türk Silahlı Kuvvetleri ile Emniyet Teşkilatına bağlı yükseköğretim kurumları özel kanun hükümlerine tabidir�kapsamına Sağlık Bakanlığı isminin eklenmesidir. Daha sonra Sağlık Bakanlığı bünyesinde eğitim ve araştırma hastanelerini kapsayacak şekilde bir �Ulusal Sağlık Akademisi�yasalar ile şekillenebilecektir. 1980 sonrasında Anayasa oluşturulurken toplumumuzun sağlık hizmetlerinin ve tıpta uzmanlık yükseköğretiminin yarısından fazlasını gerçekleştiren Sağlık Bakanlığı ve bünyesindeki eğitim ve araştırma hastanelerinin rolü unutulmuş, sonra çıkartılan yasalarda da bu kurumların rolünü belirleyecek yaklaşımlar oluşturulamamıştır. Bu görevin yerine getirilmediği koşullarda, sürmekte olan hizmetler yanında gerçekleştirilmiş hizmetlerin ve yetiştirilmiş elemanların; yetki yönü, meşruluğu, yasallığı, AB ile yapılan anlaşmalara göre eşdeğerliliği ve -uzmanlık dernekleri dahil- temsil gücü konuları olumsuzluklar taşımaya devam edecektir.
Beklenen ve gereken, 1999 yılında seçilen yeni yasa koyucular ve diğer sorumluların daha fazla gecikme olmaksızın çözüm oluşturması ve toplumumuza bu alanda en büyük hizmet dilimini vermekte olan bu köklü kurumlarımızın 21. yüzyıl öncesinde yasal desteğe ve yeni bir gelişme zeminine kavuşturulmasıdır.
* HNH4. Dahiliye Kliniği Şefi
1- Doç. Dr. Yıldırım Çınar, Tıpta Uzmanlık Yükseköğretiminin Yasal Konumu ve Uygulamalar, Amme İdaresi Dergisi, Cilt 31, Sayı 1, sayfa 141-151, Mart 1998, Ankara
2- Türkiye Sağlık İstatistikleri 1997, Türk Tabipleri Birliği, Haziran 1997, Ankara.
*
*
İŞYERİ HEKİMLİĞİ
Eylül-Aralık 1998 arasında işyeri hekimliği yetkileri onaylanan hekim ve işyerlerinin listesini sunuyoruz...

Tarih / İşyerinin Adı / Hekimin Adı / İşçi Sayısı       *

01.09.98     Migros Türk A.Ş.     Deniz Tutum Eryar      90 Kİİ
02.09.98     Serbak Metal Sanayi ve Tic.     İbrahim Ergün      104 Kİİ
03.09.98     Sonkar Otomotiv Sanayi     Erhan Kenan      115 İ
03.09.98     Tekser İnşaat Sanayi ve Tic.     Ahmet Levent Özbay     79 İİ
07.09.98     Monoson Monofaze Elekt. Mot.     Mahmut Tokaç      123 Kİİ
07.09.98     Sümerbank A.Ş.     Gülşah Erdoğan      230 Kİ
08.09.98     Komsan Kompresör Sanayi     Sibel Konar Kuzucan     130 Öİ
08.09.98     Ürosan Mobilya Sanayi     Mehmet Lüle      152 İ
10.09.98 Volkan Tekstil Sanayi A. Murat Sert   86 Kİİ
10.09.98 Türkcell İletişim Hizmetleri  H. Gökhan Şentürk  589 İ
10.09.98 Mepa Meşrubat Paz. Dağıtım Fatih Hamşioğlu  124 Kİİ
10.09.98 Sadık Otomotiv Sanayi A. Murat Sert  70 Kİİ
11.09.98 Maksan Manisa Meşrubat Kutu. Fatih Hamşioğlu  124 Kİİ
11.09.98 Sodexho Toplu Yemek Servisi Kemal Sarıca  424 Kİ
14.09.98 Siemens Nixdorf Bilgisayar Gürsel Arseven  78 Kİİ
14.09.98 Murat Ticaret Kablo Sanayi M. Kaan Kakioğlu  209 Kİ
15.09.98 İpek İdrofil Pamuk Sanayi T. Aydın Kazancıoğlu 83 İİ
16.09.98 İstanbul Yapı Market Metin Vural  69 Öİ
16.09.98 İhlas Holding A.Ş. Feridun Çiçekçi  183 İİ
18.09.98 Hedef Ecza Deposu Tic. A.Ş. Fikret Ersoy  11 Kİ
18.09.98 Remas Redüktör Mak. Nord R. Abdülaziz Saraçoğlu 124 Kİ
18.09.98 İleri Sigorta Aracılık Hizm. Süleyman Selçuk Islak 90 Kİ
19.09.98 Telas Lastik Sanayi ve Ticaret Fatma Zeydan Adatepe 86 KMİ
21.09.98 Altıngök Turizm Tic. Ltd. Şti. Kamil Aksu  50 Kİ
22.09.98 Avni Güçlü Sport Ayakkabıcılık Mustafa Kemal Eryar 104 Kİİ
23.09.98 Özlider Plastik Sanayi Zehra Girgin Gürsoy 87 Kİİ
24.09.98 Selcom Asfen Asansör Sanayi Remzi Gündoğdu  70 Kİ
24.09.98 Sezer Tekstil ve Tic. A.Ş. Turay Selçuker  156 Kİ
24.09.98 Yenigün İnşaat Sanayi ve Tic. Arif Hikmet Şener  71 Kİİ
24.09.98 AKSMenkul Değerler A.Ş. Mehmet Uyar  80 Kİ
25.09.98 Çarşı Büyük Mağazacılık A.Ş. Mustafa Murat Bilgili 210 Kİ
25.09.98 Medtek Tıbbi Cihazlar Ticaret Haluk Gürsoy  100 İ
25.09.98 Yakup Oto Sanayi Ticaret Hasan Devran  58 Kİİ
30.09.98 Alataş Tekstil Ticaret ve Sanayi Gülhan Tuncer  55 Kİİ
01.10.98 İgdaş Genel Müdürlüğü Meral Sayman  2097 İ
01.10.98 İstaç A.Ş. Ali Eser  492 İİ
01.10.98 Yapı Tek İnşaat Ticaret A.Ş. Melih Özer  240 Kİ
01.10.98 Öztay Tekstil Konfeksiyon Z. Oya Alemdar  100 Kİİ
01.10.98 Or-Yap İnşaat Taahhüt Sanayi  Nazmi Gürbüz  75 KMİ
01.10.98 Öztay Tekstil Konfeksiyon İrfan Alemdar  100 Kİ
05.10.98 Ortaköy Otomotiv A.Ş. Mustafa Sülkü  80 İ
06.10.98 Tikveşli Gıda Sanayi Hüseyin Uğur Akgün  240 Kİ
06.10.98 Balnak Holding A.Ş. Turhan Pekiner  208 Kİ
07.10.98 Barlo Konfeksiyon Sanayi Saim Oral  106 Mİİ
07.10.98 Bisaş Konfeksiyon Sanayi Nuran Doğramacıoğlu 161 Kİ
07.10.98 Melis Örme Tekstil Sanayi Uğur Ertuğrul  60 Kİİ
07.10.98 Nesil Basım Yayın Saim Oral  123 Mİİ
08.10.98 Nestle Türkiye Gıda Sanayi Tecelli Kumral  97 Eİİ
08.10.98 Yurt Bakım Yönetim Servis Abdullah Kenanoğlu  125 Eİ
08.10.98 Anadolu Yaşam Özel Sağlık  Faruk Kavak  178 Öİ
08.10.98 Grup 4 Güvenlik Sanayi Gülçin Çırpıcı  240 Kİ
08.10.98 Kamel Audio Kaset ve CDSan. Yusuf Pul  78 Kİ
08.10.98 Köhler Elekt./ Saypaş Elekt. Cem Deniz   216 Kİ
10.10.98 Deneks Giyim Sanayi Halil Kanatlı Demirci 89 KMİ
12.10.98 Hürsultan Paslanmaz A.Ş. Cenk Pala  58 Kİİ
14.10.98 Nunner Uluslararası Nakliyat Coşkun Kadakal  95 Kİ
15.10.98 Four Seasons Otel İsmet Taşkınalp   203 Kİ
15.10.98 İntermed Sağlık Hizmetleri Ahmet Öztürk  44 Öİİ
15.10.98 Gün-Bak (Güngören Bak. ve...) Hasan Basri Arca  105 Kİİ
15.10.98 Labomed Sağlık Hizmetleri  Ahmet Öztürk  44 Öİİ
16.10.98 Metalsan Çelik ve Metal San. Nezaket Çelikyay   74 Kİ
16.10.98 Sultani Ayakkabı Sanayi Ertan Demirtaş  144 Kİ
17.10.98 İstanbul Konut Hizm. ve Yön. Murat Dülger  12 Kİİ
17.10.98 İkitelli Başak Konutları Murat Dülger  69 Kİİ
19.10.98 Aydın Örme Sanayi Ticaret Ali Kemal Çetin  220 İİ
19.10.98 Barbo Giyim San. / Ser Giyim Ertuğrul Yaltı  144 Kİ
19.10.98 Pelteks Tekstil Sanayi Celal Güzel  70 Kİİ
19.10.98 Finteks Tekstil ve Halı Sanayi Eray Ülküsel  79 Kİ
20.10.98 Akgün Radyatör Sanayi ve Tic. Esat Güngör  71 Kİİ
20.10.98 Aydın Örme Sanayi Ticaret Çetin Kural  320 Kİ
20.10.98 Met Temizlik ve Bakım Hizm. Osman Ünal  124 Kİ
21.10.98 Şan Motorlu Araçlar Ticaret Yüksel Kasapoğlu  140 Kİİ
22.10.98 Tekbaşlar Yatak Yorgan İhr. Veysi Ülgen  50 Kİ
22.10.98 Vatan Plastik ve Sünger Sanayi İsmail Erbaşı  50 Kİİ
22.10.98 Türk Philips /Hülya El./Akpa Yılmaz İ. Kayışoğlu  298 İİ
22.10.98 Novaplast Plastik Sanayi Mustafa Okudan  149 Kİİ
22.10.98 Özeniş Plastik Sanayi Sevilay Pasinlioğlu  117 Kİİ
22.10.98 Mepa Medya Pazarlama Bahri Yaman   133 Kİ
22.10.98 Elit Sosyal Hizmet Organiz. İsmail Erbaşı  60 Kİİ
22.10.98 İnterservis Makina Mümessillik Turgut Çalışkan  141 Kİİ
23.10.98 Kızılay Derneği Kartal Şb. Ayhan Tolan  45 Kİ
23.10.98 Koluman Motorlu Araçlar Tic. Cihan Ersan  100 Kİ
23.10.98 Umde Tesisat Döküm ve Ticaret Mustafa Okudan  75 Kİİ
05.11.98 Askon İnşaat Su Ürünleri Özçelik Okayer  125 Kİ
05.11.98 Citibank N.A.  Tecelli Kumral   174 Eİİ
05.11.98 Haksel Büro Mobilyaları Enver Kayıkçıoğlu  90 Kİİ
05.11.98 Maisonette Pazarlama İthalat Enver Kayıkçıoğlu  68 Kİİ
05.11.98 İrfan Giyim Sanayi Ticaret Koray Çehreli  72 İ
05.11.98 Koray Yapı Endüstri Ticaret Kıvanç Güneri  74 Kİİ
05.11.98 Organik Kimya Sanayi Nihal Akgün  71 Kİ
05.11.98 Prefabrik Yapı İnşaat Sanayi Ahmet Yörükoğlu  145 Kİİ
05.11.98 Tepe Akfen Ortak Girişimi Ahmet Yörükoğlu  146 Kİİ
05.11.98 Pantur Turizm Mehmet Murat Tuncer 161 Kİ
06.11.98 Pendik Hilal Konutları Behçet Gök  40 Kİİ
06.11.98 Kağıthane Başak Konutları Behçet Gök  45 Kİİ
06.11.98 İçtaş İnşaat Sanayi Necdet Kök  160 Öİ
06.11.98 Aslı Gazetecilik ve Matbaacılık  Gökhan Tolga Adaş  62 KMİ
06.11.98 Ayek Boğaziçi Şubesi Rıdvan Yılmaz  112 Kİ
06.11.98 Net Yapı Endüstrisi Metin Canpolat  76 Kİİ
11.11.98 Hayat Otel İşletmeciliği Aziz Gürhan Birler  129 Kİİ
12.11.98 Ekip Ticaret Nakliyat Orhan Sunar  83 İ
12.11.98 Albayrak Turizm Seyahat Nihat Kaya  130 Mİİ
12.11.98 İhlas Tarsan A.Ş. Zeki Koçak  160 İİ
12.11.98 Koleksiyon Mobilya A.Ş. Gürsel Arseven  158 Kİİ
12.11.98 Promar Tarım ve Tekstil Ürün. Ayten Erdoğan  120 Kİİ
12.11.98 Ümran Taşımacılık ve Ticaret Turhan Merter  41 Eİİ
12.11.98 Politaş Ambalaj Malzemeleri Adem Meral   60 Kİİ
12.11.98 Maksan Manisa Meşrubat Celal Mestçioğlu  440 İİ
13.11.98 Feral Panel Radyatör Önder Aydıner  21 Öİİ
19.11.98 Beybo Boya Sanayi Aydın Beydilli  136 Kİİ
19.11.98 Data Form Bilgisayar Sami Demir  85 Kİİ
19.11.98 Marmara Es Ecza Deposu Lerze Helvacı  69 Kİİ
19.11.98 Marmara Hedef Ecza Deposu Lerze Helvacı  128 Kİİ
19.11.98 Eyüboğlu Eğitim Kurumları Sadrettin Apaydın  178 Mİ
20.11.98 Bulut Makina Asansör Sanayi Engin Çelik  129 Kİ
23.11.98 Kültür Hizmetleri A.Ş. Gülen Göksel  20 Kİİ
23.11.98 Sofra Yemek Üretim ve Hizm. Ahmet Nahit İzgin  789 İİ
23.11.98 Aktif Tüketim Ürünleri Dağıtım F. Belgin Petek Balcı 98 Kİİ
24.11.98 Faisal Finans Kurumu M. Sait Tansev  157 İİ
24.11.98 Royal Servis Ekipmanları Erhan Çetin  64 Kİİ
24.11.98 Tuval Giyim Sanayi Eralp Kuyucu  116 Öİ
24.11.98 Öztrans Uluslararası Taşımacılık Hüseyin Nazif Şengül 17 İİ
25.11.98 ETFTekstil Konfeksiyon  Anıl Akkan   117 Kİİ
25.11.98 Çiçek Pazarlama Nakliyat  Anıl Akkan  116 Kİİ
25.11.98 Menzolit Fibron Sentetik Seval Özergin   60 Kİİ
26.11.98 Mesa Mesken Sanayi Coşkun İncesoy  72 Öİİ
26.11.98 Milen Merkez İlaç Endüstrisi Ali Arhan  62 Kİ
26.11.98 Tepe İnşaat Coşkun İncesoy  60 Öİİ
26.11.98 Prizma Eğitim Sağlık Matbaa Nuri Çalışkan  78 Kİİ
26.11.98 İhlas Genel Antrepoculuk Levent Saraç  72 KÖİ
26.11.98 Öz-Dar İş Tekstil Burhan Birli  74 Kİİ
26.11.98 Özşahin Deri Sanayi Yıldız Çay  150 Kİ
27.11.98 İhlas Matbaacılık Gazetecilik  Mehmet Sargın  600 İİ
27.11.98 Eresya Giyim Sanayi Berivan Bingöl  179 Kİ
27.11.98 İhlas Holding A.Ş. Mehmet Sargın  252 İİ
27.11.98 İhlas Matbaacılık Gazetecilik  Mustafa Mod   600 İİ
27.11.98 İhlas Holding A.Ş. Mustafa Mod  252 İİ
27.11.98 Yağar Konfeksiyon Sanayi Hasan Öztrak  160 Öİİ
30.11.98 Marmara İnşaat Erkan Ünel  99 Öİİ
30.11.98 Arkas Ulaştırma A.Ş.  Mustafa Tamur  90 Kİ
01.12.98 Öz Korteks Tekstil Gönül Malat  117 İ
03.12.98 Eksan Mekanizma Makas Hilmi Özkurt  87 Kİİ
03.12.98 Dore Mensucat Fabrikası Aşkın Koç  238 Kİ
03.12.98 Tekbir Giyim Sanayi ve Tic.  Nafia Sevinç Kalyoncu 119 Kİİ
04.12.98 APSAmbalaj Paketleme San. Hüseyin Usta  94 İ
04.12.98 İgdaş Genel Müdürlük Süleyman Fikret Turan 1000 İ
04.12.98 Carrefour Sabancı Rıdvan Yılmaz  61 Kİİ
08.12.98 NCRBilişim Sistemleri Turabi Yerli  159 Kİ
10.12.98 Target Mod. Tekstil San.  Celal Toplu  115 Mİİ
10.12.98 İhlas Net A.Ş. Ali Levent Islak  107 İİ
10.12.98 Panel Tekstil San. A.Ş. Niyazi Ümit Çitici  120 Kİİ
10.12.98 Polimar Spor Giyim Tekstil Ali İhsan Çelebi  66 Kİ
11.12.98 Hale Eğitim Hizmetleri  Mustafa İzmirli  85 Kİ
11.12.98 Natura Tekstil San.  Ferhat Hasırcı  97 Öİ
11.12.98 Baylas Otomotiv A.Ş. Mehmet Özcan   54 Eİİ
11.12.98 Peri Kalıp ve İskeleleri San.  Kenan Tiftikçi  62 Kİİ
16.12.98 Altınbaş Mücevherat İmalat  Şahin Ballı  74 Kİİ
16.12.98 Altınbaş Kuyumculuk İthalat Doğan Uysal  76 Kİİ
16.12.98 Barwil Universal Denizcilik Ayhan Büyükkeçeci  77 Kİ
17.12.98 Koveka Kombassan Tekstil Hatica Fahrünisa Can 296 Kİ
17.12.98 İhlas Holding A.Ş. M. Kadir Egemenoğlu 174 Öİ
17.12.98 İhlas Sigorta A.Ş./İhlas Hayat Ali Levent Islak   44 İİ
18.12.98 Ataköy Turizm Tesisleri Nilüfer Baykul Sunar 128 Kİİ
18.12.98 Başak Hayat Sigorta Mehmet Murat Günver 87 İİ
18.12.98 İntes İnşaat Sanayi Niyazi Yıldız  82 Kİİ
18.12.98 SSSarıyer Arıköy Konut Yapı Hüseyin Gündüz  50 Kİ
18.12.98 Öztaş İnşaat Malzemeleri Hilmi Özkurt   74 Kİİ
19.12.98 Onbaşıgil Tekstil Sanayi Osman Güneş  58 Kİ
21.12.98 Anadolu Ecopack Üretim Mehmet Sargın  81 Kİ
22.12.98 Caan Tekstil ve Sanayi Cüneyt Erişen  112 Kİ
23.12.98 Coşkun Petrol Ürünleri Çavlan Karman  235 İ
23.12.98 Karamel Tekstil Sanayi Sevilay Pasinlioğlu  120 Kİİ
24.12.98 Fashion Point Tekstil Üretim Mehmet Ali Safran  54 Kİİ
24.12.98 Zatel Pres Döküm Sanayi Murata Sergingeç  132 Kİ
24.12.98 Elginkan Holding A.Ş. Yusuf Kenan İşeri  225 İ
24.12.98 Dove Tekstil Sanayi Melih Yenigün  177 Kİ
24.12.98 Övgü Tekstil Sanayi Abdülhamit Buluttekin 56 Kİİ
24.12.98 İstanbul Ulaşım Sanayi Musa Günay  500 İ
24.12.98 Yapı Merkezi İnşaat Sanayi Orhan Doğan  30 Kİİ
25.12.98 Uzay Gıda Sanayi ve Ticaret Nalan Öztürk  135 İ
25.12.98 Tadım Gıda Maddeleri Sanayi Şemuel Sivil  97 Öİ
25.12.98 Armatörler Liman İşletmeleri Adnan Cengiz  75 Kİİ
25.12.98 Çuhadaroğlu Kimya San. A.Ş. Uğur Sürücü   78 Kİİ
29.12.98 Vega Gıda Sanayi ve Ticaret  Semire Kerküklü  60 KÖİ
29.12.98 Grup Servis ve Bakım Hizm. Tülay Gülçin Yardımcı 83 Kİİ
31.12.98 Çekmece Et ve Et Ürünleri S. Selami Murat Menküer 42 KÖİ
31.12.98 Aksan Tekstil ve Sanayi Esat Osmanusta  100 Kİİ
31.12.98 The Plaza Hotel Zafer Çağlar  186 Kİİ

* K:Kamu, İ:İşyeri, M:Muayenehane, Ö:Özel, E:Emekli
*
*
DÜNYAFORUMU
Di Bella olayı neler ögretti?
Çeviri:Dr. Ali Serdar FAK
İtalyan onkologların çoğu 1998 yılını belki de kabus yılı olarak anımsamakta. Dünyanın hemen her yerinde kanser tedavisiyle ilgili, bilimsellikten yoksun haberler yapıldığına hepimiz tanık olmuşuzdur, ancak bunların hiç birisi 1997 yılı sonunda İtalya�da yaşananlar kadar sarsıcı olmamıştır.
Olay öyle karşı konulmazdı ki, tıp dünyasının olguya dayalı hekimlik ilkesini bile bir an için bir yana bırakmasına neden oldu. Neydi Di Bella olayı?
Di Bella 85 yaşında emekli bir fizyoloji profesörü idi ve yıllardır kanser hastalarını somatostatin, melatonin, çeşitli vitaminler ve biraz da siklofosfamid içeren bir karışımla tedavi etmekteydi. Bu tedavinin konvansiyonel kanser ilaçlarında görülen olumsuz yan etkilere yol açmaksızın ilerlemiş kanser olgularında remisyon sağladığını iddia ediyordu. Di Bella bu şekilde binlerce hastayı tedavi ettiğini bildirdi; ancak bu ilaçlar klinik çalışmalarda hatta hayvanlarda hiç denenmemişti. Tıp dergilerinde bu tedaviye ilişkin en küçük bir haber de yer almış değildi.
1997 yılı sonunda Di Bella belki kendisi de pek istemeden birdenbire gündeme geldi. Hastaları bir dernek kurmuş ve ayda yaklaşık 5000 ABDdoları tutan tedavi masraflarının ulusal sağlık sistemi tarafından karşılanmasını talep etmeye başlamışlardı. Sağlık otoriteleri bu talebi reddetti, ancak hastalar dava açtı ve mahkemelerin bir kısmı �tedavi hakkı�ilkesi temelinde bu giderleri devletin ödemesi gerektiği yönünde karar aldılar. Bu yönde aktif tutum alan bir yargıç medya tarafından ilaç endüstrisine ve tıp otoritelerine karşı hastalar için mücadele eden bir kahraman ilan edildi. Medya olayı iyice sahiplenmişti; hastalara destek verenler Roma�da yürüyüşler, gösteriler düzenledi. Politikacılar da geri kalmadı; muhalefetteki sağ kanat Di Bella�dan yana tutum aldı, ortanın solundaki hükümet ise Sağlık Bakanı Rosy Bindi�ye destekledi.
Bu arada tıp camiası da olaylardan payını aldı; tedavinin bilimsel bir dayanağı olmadığını dile getiren hekimler, hastaların düşmanı ilan edildi. Diğer yandan hekimlerin bir kısmı Di Bella ile birlikte yapılacak klinik bir çalışmada tedavinin denenmesi talebinde bulundu.
Sonunda durum parlamentoya yansıdı ve parlamento tarafından böyle bir çalışma �ısmarlandı�! Genelde bilimsel araştırmalara kaynak sunmaya pek hevesli olmayan hükümet de çalışmanın giderlerini karşılayacağını ilan etti!
Aradan bir yıl geçti. Sonuç ne oldu? Bu konu üzerinde gerçekleştirilen 10 klinik çalışma, söz konusu tedavinin başarılı olmadığını ve üstelik iddianın tersine kanser ilaçlarında görülen olumsuz yan etkilerden de muaf edilmediğini ortaya koydu. Çalışmaların ve bu arada bazı mahkemelerce tutarı ödenmesine hükmedilen somatostatinin toplam maliyeti 20 milyon doları buldu!Daha da kötüsü hastaların umutları suya düşmüştü. Belki de en kötüsü Di Bella�nın tedavisine girmek için zamanında klasik tedavileri reddeden hastaların durumu idi.
Bütün bunlar neden oldu?Yapılan araştırmalar medyanın bu konuda başrolde olduğunu gösteriyor. Başlangıçta her şey mükemmel bir kapak konusuna uygundu; ölümcül bir hastalık, inandırıcılığı tartışılan yaşlı bir profesör, tıp dünyasının mucize ilaca karşı inkarcı yaklaşımı, halkın ulusal sağlık sisteminden beklentileri ve hasta avukatlarının olağanüstü mücadeleleri...
Bu hüzünlü hikayenin sonunda (bir kaç istisna dışında)medya �tıp gerçeklerini�daha iyi anlamış gibi görünüyor. Gazeteciler, avukatlar, yargıçlar ve politikacılar kadar hekimler de rollerini oynadılar; tıp kuruluşları ve onkologlar halkın duygu ve taleplerine karşın Di Bella�nın tedavisine neden karşı olduklarını anlatmaya çalıştılar.
Tüm bu olanlardan çıkarılacak bir başka ders de hekimle hasta arasındaki ilişkinin geliştirilmesi gereği oldu. Daha sonraki çalışmalarda ortaya çıkan gerçek hastaların yarısının en başta tedavileri hakkında onkologlarıyla konuşmamış oldukları idi; konuşanların çoğu ise Di Bella�nin tedavisine sıcak bakmamıştı. Tıp fakültelerinde işte bu nedenle hekim-hasta ilişkisinin önemini daha iyi anlatmamız gerekiyor. Tabii medyanın sansasyon iştahı nasıl tedavi edilir, ayrı bir konu.
* Lessons from the Di Bella Affair. Lancet 1999; 353:1289-1290.
İlgilenenler için kaynaklar:
1- Support for a pragmatic health minister. Nature 1998; 392-421.
2- Italian Study Group for the Di Bella Multitherapy Trials. BMJ 1993; 318:224-228.
3- R Passalacqua et al. Patients�opinions, feelings and attitudes after a campaing to promote the Di Bella therapy. Lancet 1999; 353:1310-1314.
Hekim Forumu�nun notu:
Benzer bir filmi daha önce görmüş müydünüz?

İstanbul Tabip Odası FEMS Üyesidir
Bu Web Sitesinden En İyi Şekilde Yararlanmak İçin lütfen İnternet Explorer 8 ve Üstü Kullanınız.