Üniversite Sempozyumu Sonuç Bildirgesi Yayınlandı


  • Haziran 03, 2024
  • 312

Türk Tabipleri Birliği Uzmanlık Dernekleri Eşgüdüm Kurulu ve İstanbul Tabip Odası’nın, Bilim Akademisi’nin desteği altında, 18 Mayıs 2024 tarihinde İstanbul’da gerçekleştirilen “Üniversite Sempozyumu”nda sağlık alanındaki uzmanlık derneklerinin temsilcileri gün boyu üniversite ve mezuniyet öncesi – sonrası tıp eğitimini tartışmışlardır.

Sempozyumda gerçekleşen tartışmaların ışığında üniversite, tıp eğitimi ve tıp/sağlık hizmet alanı kapsamında şu vurgular öne çıkmıştır:

Üniversite Yapılanması ve Geleceği Hakkında;

Bilim insanının herhangi bir baskı altında kalmamasını güvence altına alan; üniversite bağlamında akademik (bilimsel), yönetsel ve mali boyutları olan akademik özgürlük, tüm dünyada otoriterleşen siyasal iktidarlar ve kâr amacıyla bilgiyi metalaştıran sermaye grupları tarafından tehdit altındadır. Türkiye, 20 Temmuz 2016 tarihinde ilan edilen OHAL nedeniyle bu tehdidi ihraç edilen akademisyenler özelinde çok daha derinden yaşamaktadır. Türkiye, Akademik Özgürlük Endeksi ölçütü yönünden dünyadaki diğer ülkeler ile kıyaslandığında en düşük düzeyde yer almaktadır. Akademik özgürlükler yönündeki bu gerileme Türkiye açısından 2012 yılından sonra daha da belirginleşmiştir.

Dünya deneyimleri nitelikli bilimsel araştırma yapmanın ve bilim alanında gelişme kaydetmenin temel koşulunun akademik özgürlükleri yetkinleştirmekten geçtiğine işaret etmektedir. Bu gerçekliği bir kez daha kanıtlayacak tarzda Türkiye’de bilimsel nitelikli araştırmalarda belirgin bir gerileme yaşanmaktadır. Ulusal araştırmalarda yaşanan bu gerileyiş, 2006 yılından sonra dikkati çekecek tarzda bir boyut kazanmıştır.

Dünya genelinde yapılan araştırmalar, akademik özgürlüklerde yaşanan küresel kötüleşmenin temel nedeninin popülist siyasetler nedeniyle toplumlar özelinde yaşanan sosyal ve politik kutuplaşmalar olduğunu göstermiştir. Bu gerçeklik nedeniyle bilimin üstünlüğünü önceleyen; tüm üniversite bileşenlerinin katılımını sağlayan; saydam, erişilebilir ve paylaşımcı bir üniversite yapılanmasına ancak bir bütün olarak toplumsal barış ikliminin sağlanmasıyla ulaşılabilmesi mümkündür.

Kurulacak yakın ilişkilerle, farklı bilim dalları arasında ortak aklın kullanılabildiği, kanıta dayalı verilerle hareket edilen, değerlendirme ölçeklerinin niceliksel veriler kadar niteliksel verilerle de desteklendiği ortamların yaratılması geleceğin üniversitelerini var etmek açısından gereklidir.

Tarih boyunca üniversiteyle kendisini ifade eden özerklik ve akademiyle temsil edilen özgürlük kavramlarının bir bütünün ayrılmaz bileşenleri olarak gerek akademik kampüslerde, gerekse son dönemde Türkiye özelinde yaşandığı gibi toplum içerisinde yeni şekillenen dayanışma akademileri modelleriyle yeniden bütünleşmesi gelecek için kaçınılmaz gerekliliktir.

Mezuniyet Öncesi ve Sonrası Tıp Eğitimi Hakkında;

Türkiye’de üniversite sayısında ölçüsüz bir artış yaşanmaktadır. Tıp fakültesi sayısı bakımında ulaşılan ölçüsüzlük, ülkemizi nüfus başına düşen tıp fakültesi sayısının en yüksek olduğu ülke konumuna getirirken, tıp fakülteleri arasında eğitimin niteliği, eğitici insan gücü ve alt yapı açısından eşitsizliklere neden olmuştur. Yüksek öğretim alanında öğrenci başına düşen öğretim elemanı sayısı -nitelik göz ardı edilse dahi- yetersizdir. Bu oran tıp eğitiminde göreli olarak dahi iyi olsa da fakülteler arasında eşitsiz dağılım göstermektedir. Tıp eğitiminin temel bilim alanında istihdam edilen öğretim elemanı sayısı yıllar içerisinde artan öğrenci sayısıyla kıyaslandığında çok yetersizdir. Söz konusu yetersizlik, mezuniyet öncesi ve sonrası tıp eğitimini bütünüyle olumsuz etkileyecek tarzda idari/hizmet çalışanı düzeyinde daha derinden yaşanmaktadır. Hekim dışı sağlık çalışanı düzeyinde yaşanan bu yetersizlik, tıp fakültelerinin doğası gereği var olması gereken hizmet/eğitim dengesinin hemen tümüyle hizmet tarafına dönüşmüş olması ile de buluşunca nitelikli tıp eğitimini sürdürmek mümkün olmamaktadır.

Ulusal veriler üniversitelerin kütüphane zenginliği ve nitelikli akademik üretim yönünden kabul edilemeyecek bir kutuplaşma içerisinde olduğunu göstermektedir. Bazı üniversite / tıp fakültelerinin nitelikli eğitim ortamına ulaşmak için gereken insan gücü ve kütüphane gibi alt yapı gereksinimlerini yükseltmek yerine, adeta bir ticarethane gibi reklam harcamalarına ağırlık verdiği, öğrencileri sürdürdükleri eğitimlerin niteliği yerine reklamlarla kazanma yoluna gittiği görülmektedir.

Tıp dışı üniversite programları ile kıyaslandığında tıp fakültelerinin eğitim programlarının daha çok akredite olduğu görülmektedir. Mezuniyet öncesi tıp eğitimi alanında akredite olan tıp programları ağırlıkla üniversite giriş puanları oldukça yüksek olan tıp fakültelerine aittir. Bu durum akredite olmayan tıp fakültelerinde eğitimlerine devam eden hekim adaylarının aldıkları eğitim hakkında ciddi kaygı doğurmaktadır.

Ülke genelinde doktora öğrenci sayısında, Ar-Ge proje sayısı ile proje bütçelerinde ve uluslararası yayın işbirliğinde yıllar içerisinde beklenen iyileşmenin aksine bazı vakıf üniversiteleri başta olmak üzere genel olarak kötüleşmenin yaşandığı görülmektedir. Bu sorunlara karşılık hem vakıf hem de bazı devlet üniversitelerinde sertifikasyon programı ve uluslararası öğrenci sayısında adeta bir patlamanın yaşandığı görülmektedir. Bu ilginç paradoks, sertifikasyon programları ve uluslararası öğrenci sayısındaki artışı yaratan temel motivasyonunun, niteliği göz ardı eden bir çeşit eğitim turizmi olabileceğini düşündürmektedir.

Disiplin Temelli Tıp Eğitimi, Sistem – Organ Temelli Tıp Eğitimi, Probleme Dayalı Öğrenme ve Tıp-Bilim Doktoru Bütünleşik Program, Türkiye’de sürdürülen tıp eğitiminin zaman içerisinde değişen farklı modelleridir. Bu programların her birisi kendi dönemlerine ait yetkin modeller olmakla birlikte Türkiye’deki tıp eğitimi modellerinin güncellenmesinin dünya ile kıyaslandığında gecikmeli olduğu görülmektedir. Günümüz koşullarında toplumun sağlık gereksinimlerine yanıt verecek, koruyucu hekimliği öne çıkaracak, gelişen eğitim teknolojilerini uygun kullanacak, hasta – ekip çalışanlarıyla birlikte çalışmayı yetkinleştirecek, etik ve profesyonel değerleri koşulsuz savunacak bütünleşik bir tıp eğitimi modeline ihtiyaç vardır.

Mezuniyet sonrası tıp eğitiminin resmi otoritesi olan Tıpta Uzmanlık Kurulu’nun gerek bileşimi, gerekse karar alma mekanizması Türkiye’de sürdürülen uzmanlık eğitiminin ana gövdesi olan uzmanlık derneklerini kapsamına almamaktadır. Sağlık Bakanlığı Tıpta Uzmanlık Kurulu tarafından yakın zaman önce ilan edilen “Çekirdek Müfredatlar” konusunda olduğu gibi gerçek yaşamdan kopuk tek yönlü verilen kararlar, uzmanlık eğitiminde yaşanan kaosu arttırmaktadır. Oysa uzmanlık dernekleri sağlık hizmet alanında artan hizmet yükü nedeniyle durma noktasına gelmiş uzmanlık eğitimini, gerek kongreler, gerek burs ve araştırma ödülleri, gerekse de yıl boyu sürdürdükleri eğitim faaliyetleriyle ayakta tutmaya çalışmaktadırlar. Bu nedenle mezuniyet sonrası tıp eğitimi alanında uzmanlık derneklerini karar sürecine eşit bir ortamda dahil etmeyen her yapılanma ve alınan her karar eğitim ortamında var olan tahribatı arttırmaktadır.

Tıp / Sağlık Hizmet Alanı Hakkında;

Bir toplumun var olan sorunlarını anlamlandırabilmesi ve günün koşullarına uygun davranış ve tutum geliştirebilmesinin yolu o toplumun bilimsel bilgiye verdiği önemle ilişkilidir. Analitik düşünce olanaklarından yoksun olan toplumlar nedensellik ilişkisini sağlıklı biçimde kuramadığı için pek çok farklı etmenin de sürece dahil olması sonucunda kutuplaşırlar. Farklı toplumsal yapı ve kimliklerin birbirlerinden uzaklaşarak kutuplaşması, toplumsal yapıyı geliştirmeyi değil, birbirini tüketmeyi hedefleyen çatışmacı bir zemini var eder.

Bir toplumda ümidin, adaletin ve gelecek beklentisinin azalması; liyakatin önemini kaybedip gelir dağılımı dengesinin bozulması her alanda olduğu gibi tıp ve sağlık alanını da etkileyerek tükenmişlik tablosuna yol açmaktadır. Yorgunluk, hayal kırıklığı, iş bırakmayla kendisini gösteren tükenmişlik; akademisyenleri, hekimleri ve bir bütün olarak sağlık çalışanlarını etkilemekte, bu etkilenmişliğin bir sonucu olarak sunulan sağlık hizmetinin niteliğini kötüleştirmektedir.

Araştırmalar, hekimlik gibi emosyonel emeğin yoğun olduğu bir alanda uygun olmayan koşullar varlığında tükenmenin de daha yoğun olduğuna işaret etmektedir. Türkiye’de dönüşen sağlık sisteminin hekim/sağlık çalışanları ile hastaları iki hasım grupmuş gibi karşı karşıya getirmesi, yıllar içerisinde artan hizmet yükü ve sağlık sisteminin maliyet eksenli yapılanması meslek etiği değerler sisteminin çökmesine, kişi ya da siyasi gruplara dayanan liyakat sorununun derinleşmesine yol açmıştır. Böylesi sağlıksız bir ortam, tüm sağlık çalışanlarının gelecekten umutlarını kesmelerine, yalnızlaşmalarına, akademik ve mesleki gelişimlerinin sekteye uğramasına yol açmaktadır.

Tıp alanında çalışan hekim ve/veya akademisyenlerin tükenmelerini sağlayan başka bir neden de özlük haklarındaki olumsuz seyirdir. Sıklıkla ifade edilenin aksine özlük hakları sadece ücrete indirgenebilecek bir konu değildir. Aksine özlük hakları, çalışanın işverenle olan ilişkisinde sahip olduğu yasal haklar ve çalışma koşullarının tümünü içerir. Sözü edilen bu haklar arasında çalışanların işe alınması, işten çıkarılması, ücretlendirilmesi, iş saatleri, izin ve diğer çalışma koşulları bulunur.

Günümüz Türkiye’sinde akademik kadro ihtiyacının belirlenmesinde, kadroya atanma koşullarının tanımlanmasında, kadın akademisyenlerin istihdam ve yükselmelerinde, araştırma desteklerinin sağlanmasında, iş güvencelerinin korunmasında, emeklilik döneminin koşullarında ve ücretlendirme konusunda vasıflı emek gücünün aleyhine bir değişim yaşanmaktadır. Devlet üniversitelerinin aksine vakıf üniversitelerinin ücretlendirmesinin, mevcut yasal hükümleri dahi ihlal edecek biçimde çok parçalı karmaşık hali ise bu alanda çalışan hekim ve/veya akademisyenlerin özlük haklarında ciddi yıpranmaya neden olmaktadır.

Türkiye tıp ve sağlık ortamı böylesi sorunlarla uğraşırken dünya başka bir çağa adımını atmaktadır. Sağlık ortamı; hasta merkezli bakım, kanıta dayalı kişiselleştirilmiş tıp ve disiplinlerarası işbirliği ile teknolojinin ağırlığını arttıracağı bir yüzyıla girmektedir. Gelişen teknoloji, navigasyonun tıp alanında kullanımı, derin öğrenme becerisi kazanan yapay zeka ve omic yaklaşımlar insanlığı bambaşka bir dünyanın eşiğine getirmiştir.

Ülkemizin eleştirel düşünme, işbirliği, zihinsel esneklik, inisiyatif alma, iletişim ve bilgiyi işleme becerisini kazandırmaktan uzak mevcut tıp eğitimi programlarıyla çağı yakalaması mümkün değildir. Bu nedenle tıp eğitimi programları, sağlık alanını sosyal belirleyicilerle birlikte bütüncül analiz edebilen, liderlik yönü olan, yetkin iletişim becerilerine sahip, etik ilkelere bağlı, bilimsel düşünme becerisi kazanmış, hasta – hasta yakınlarıyla eşitlikçi ilişki kurabilen, diğer meslek gruplarıyla uyumlu çalışabilen hekimlerin gelişebileceği özgür ve özerk bir üniversite ortamı bünyesinde yeni baştan kurgulanmalıdır.

Sempozyumda Yapılan Sunumları İndirmek İçin Tıklayınız.


Bu HABERİ Paylaş!