Röportaj: Prof. Dr. Nergis Erdoğan: “Ancak birlikte mücadeleyle başarabiliriz” - Osman Öztürk*


  • Hekim Sözü Mayıs-Haziran 2022
  • 49

17 Nisan günü yapılan seçimle göreve gelen İstanbul Tabip Odası’nın yeni Başkanı Prof. Dr. Nergis Erdoğan’la hekimlik mesleği, hekim sorunları, yeni dönem çalışmaları hakkında söyleştik.

 

Öncelikle röportaj talebimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ediyoruz. Başlarken, kısaca sizi Hekim Sözü okurlarına tanıtmak isteriz.

 

İstanbul Tıp Fakültesi 1977 mezunuyum. Mesleğimin ilk yıllarına Karadeniz Ereğli, Armutçuk bölgesinde başladım ve Karadeniz Ereğli SSK Hastanesi’nde devam ettim. 1981 yılında İstanbul Tıp Fakültesi Tıbbi Ekoloji ve Hidroklimatoloji Bölümüne asistan olarak girdim. Uzmanlık sonrası Bolu’da tekrar mecburi hizmet yaptım. Dönüşümde Şirinevler Kamu Sağlığı Dispanserinde çalıştım. Sonra tekrar üniversiteye döndüm, ardından doçent ve daha sonra da profesör olarak görevime devam ettim. Bu arada 1991-1994 yılları arasında İstanbul Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Ana Bilim Dalı’nda Romatoloji yan dalı ihtisası yaptım. 2020 yılında da emekli oldum. Halen daha çok romatoloji hekimi olarak mesleğimi muayenehanemde sürdürüyorum.

Bir de bu arada ikinci bir alanım daha var. Kaç yıllarıydı hatırlamıyorum ama 60 yaşıma gelirken Anadolu Üniversitesi açık öğretimden felsefe lisans eğitimi aldım.

 

Tabip odalarıyla ilişkiniz nasıl başladı, nasıl gelişti?

Öğrencilik yıllarımda başladı. Çok da eğlenceliydi. O zamanlar sazlı sözlü toplantılar yapılırdı tabip odasında. Seminerler yapılırdı. Tabip odası bizim rutin uğrak yerlerimizden birisiydi. Ama asıl yoğun ilişkim 2006-2008 yılları arasında Yönetim Kurulu üyesi olmamla başladı. Sonra 2008 yılından 2020 yılına kadar Onur Kurulu üyeliği yaptım. Daha sonra da iki yıldır kadar emekliliğimin tadını çıkarıyorken Yönetim Kurulu üyeliği önerisi geldi ve kabul ettim.

 

Bu seneki  İstanbul Tabip Odası seçimini Demokratik Katılım Grubu oyların yüzde 87’sini alarak on beşinci kez kazandı. Demokratik Katılım Grubu’nun bu başarısını nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Demokratik Katılım Grubu, başından beri benim değerlerime, hekimlik ilkelerime uygun bir politika izliyordu. Yani benim anlayışım da kamucu bir sağlık anlayışıdır. Dürüst hekimliktir, iyi hekimliktir. Faal olan, en geçerli bilgiye dayanarak yapılan hekimliktir. Ben bilimi abartmıyorum, yüceltmiyorum, tam tersine “bilim felsefinde farklı yaklaşımlar” dersi  de veriyorum. Ama yine de elimizdeki en iyi araç olarak bilimle karar verebiliriz. Demokratik Katılım Grubu da her zaman aklın ve bilimin öncülüğünde iyi ve onurlu hekimliği savunuyor. Bu nedenle de hekimlerin büyük desteğini alıyor. Ben başarısını en çok buna bağlıyorum.

 

Yeni Yönetim Kurulu ekibinizi kısaca nasıl görüyorsunuz?

Hepsi alanında iyi, temiz, dürüst, iyi niyetli insanlar. Birlikte çok iyi çalışacağımıza, çok güzel işler yapacağımıza inanıyorum.

 

AKP iktidarı döneminde “Sağlık Reformu” adı altında uygulanan politikalar Türkiye’ye ne getirdi, vatandaşlara ne getirdi, geldiğimiz yer nedir şu anda?

 

Sağlıkta Dönüşüm Programı (SDP) ilk olarak SSK hastanelerinin tasfiyesiyle; sağlık hizmetinin finansman ve sunumunun birbirinden ayrılmasıyla başladı. Sonra genel sağlık sigortası, aile hekimliği, performans, kamu hastane birlikleri, sağlıkta özelleştirme, böyle devam etti. Bugün ben insanlara şöyle söylüyorum: Şirinevler sağlıkta dönüşümle ilgili en somut örnektir. Ben orada, Kamu Sağlığı Dispanseri’nde çalışıyordum. Orası Şirinevler, Yeni Bosna, Bakırköy, Bahçelievler’in bütün halkına hizmet eden, her türlü branşın olduğu ve de üstelik hastaneyle birlikte çalışan bir kurumdu. Şimdi oraya bir özel hastane kondu.

Çocukluğumda bizim bir üst sokakta Balkanların ve Ortadoğu’nun en büyük kadın hastanesi, SSK Yenimahalle Doğumevi vardı. Şimdi yerinde rezidanslar var.

Yani o kadar somut ve çarpıcı ki olay. İnsanlar etrafına şöyle bir baksa onlarca özel hastane var. Kardeşim Çam ve Sakura Hasatanesi’ni görmüş. “Abla” dedi, “ müteahhitler herhalde metrekare başına para alıyor. Hiçbir işe yaramayan, havaalanı pisti gibi koridorlar.”

 

Şu an zaten İstanbul’da bir vatandaşın sağlık hizmeti alabilmesinin iki yolu var; ya acilde yeşil alanda alabiliyor ya da para vererek özele gidiyor. Kamu hastanelerine ulaşmak artık neredeyse imkansız.

Ulaşsa bile hekim 5 dakikada bakmak zorunda.

 

Yirmi yıllık politikalar, hekimlik pratiğini de değiştirdi sanki.

Derinden etkiledi tabii ki. Hekimler bir yönden ekonomik olarak kayıplara uğradılar, öte yandan mesleki mesleki saygınlık ortadan kalktı. Performans baskısı altında yapmaları gerekeni değil, geçimlerini sağlayacak olana yönelmek zorunda kaldılar. Ekonomik koşulları son derece açık bir şekilde düştü. Yani benim hekimliğe ilk başladığım yıllarda eşim de sağlıkçı olduğu için altı ay içinde bir araba almıştık. Şimdi özellikle asistanların durumları o kadar vahim ki, kiralara yetmiyor neredeyse maaşları.

Bilginin genel olarak değersizleşmesiyle geçtiğimiz dönemlerde toplumda esen bu bilgiye, eğitimli insana bakışın değişmesiyle birlikte hekimler sosyal olarak da aşağılandıklarını hissettiler. Yani her üç alanda; mesleki, ekonomik, sosyal alanda ciddi bir çöküntüye uğradılar.

 

Hekimlerin uzun süreden beri önemli sorunlarından biri de sağlıkta şiddet. O konuda neler söylemek istersiniz?

Ben de 45 yıllık meslek hayatımda iki ya da üç kere karşılaştım ama son yıllarda gerçekten olağanüstü boyutlara ulaştı. Böyle bir şey hakikaten daha önceleri görülmüş bir şey değildi. Geçenlerde baltalı bir saldırganın resmini çekip göndermişler İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nden. Hep birlikte çok şaşırdık.

 

Sağlıkta şiddetin artmasında kışkırtılmış talep de etkili galiba.

Tabi, tabi. Korkunç yani. Bir insanın yani senede nerdeyse on kere hekime gitme ihtiyacı olabilir mi? Belli bir yaşın üzerinde olsa bile olmaz. Tam da dediğiniz gibi, sağlıkta kışkırtılmış talep sözkonusu.

 

Bu arada Cumhurbaşkanı geçenlerde hekimlere gene şöyle söyledi; “Giderseniz gidin!” Bir devlet başkanının bir meslek grubunu, hekimlerin bütününü ülkeden kovduğu bir başka örnek yoktur herhalde.

Tabii ki. O yüzden genç hekimler yurt dışına kaçmaya çalışıyor. Yani “Hekimlerin eli hastaların cebinde”yle başlayıp, “Doktor efendi dönemi bitti!”ye kadar bu söylemler hekimleri çok yıldırdı. Bir de daha vahimi tıp öğrencileri ve genç hekimleri dışarı gitmeye zorladı. Hakikaten insanın dünyada en önemli arayışlarından birisi, itibar arayışı.

 

Şöyle devam etmek istiyorum izninizle; yeni dönemde öncelikli konularınız neler olacak?

Az önce de bahsettiğimiz üç şey; ekonomik, sosyal ve mesleki itibar kaybı, bunlardan başlayarak yola çıkalım diye düşünüyorum. Bunun için de bir veri seti oluşturup, hızla bir çalışma grubu oluşturup, sahalara inip, temsilcilerimiz aracılığıyla elde ettiğimiz sorunlar üzerinden çalışmalar planlamak.

 

Son 20 yıla baktığımızda hep özel sağlık sektörünün teşvik edildiğini, kamu hastanelerinin ise ihmal edildiğini görüyoruz. Bunların arasında bir bağlantı olduğunu düşünüyor musunuz?

 

Bir dekan söylemişti; “Birisinin altına son model bir araç veriyorsun. Birine de at arabası veriyorsun. Sonra yarışmalarını istiyorsun.” Özellikle üniversite hastanelerinde çöküş çok belirgin. Ben  üniversiteden geldiğim için biliyorum. İki tane temel tıp fakültemiz, Cerrahpaşa ve İstanbul Tıp malum zar zor yerlerinde kaldılar ama ağır güçlük içindeler. Hala çırpınıyorlar. Ama öte yandan özel sağlık sektörü sürekli teşvik ediliyor.

Biraz şöyle gibi geliyor bana. Türkiye’de altmışlı yıllara kadar eğitim sistemi kamusaldı. Hepimiz de devlet okullarından mezun olduk. Ama şimdi baktığımızda devlet liseleri artık nerdeyse sadece diploma alınmak için gidilen yerler oldu. Ancak özel okullara gidenler başarılı olabiliyor sınavlarda.  Aynısı şimdi sağlıkta da yaşanıyor.  Özel hastaneler kendisine para kazandıracak, özellikli hizmet üreten hekimleri kendine çekiyor ve bugün hekim olarak bizler bile özele gitmek zorunda kalıyoruz. Çünkü artık o işlemi yapan kimse kalmamış kamuda.

 

Özelin kamudan daha kaliteli olduğu iddiasına ne dersiniz?

Özeldeki otelcilik hizmetleri daha kaliteli ama tıbbi hizmetlerin daha kaliteli olduğu doğru değil. Ayrıca ben oralarda çalıştım. Biliyorum oralarda gelen vakaları. İşin bir başka yanı da özel tıp fakülteleri. İyi hekim olmak için çok hasta görmek gerekir. Biz binlerce hastanın olduğu yerlerden mezun olduk. Bu çocuklar nerede çok hasta çeşitliliği görecekler de nasıl yetişecekler, ben hiç ikna olmuş değilim.

 

İki yılı geçen COVID-19 salgını aynı zamanda sağlık reformlarının test edildiği bir süreç de oldu. Siz bu süreci nasıl okuyorsunuz?

Her şeyden önce salgın sahada karşılanır. Geçtiğimiz otuz yılda Türkiye’de olduğu gibi dünyanın birçok ülkesinde de IMF ve Dünya Bankası patentli sağlık reformları yaşandı ve bu ülkelerin hepsi salgını ikinci basamakta karşılamak zorunda kaldılar. Sonuç olarak bu ülkelerde salgın çok ağır yıkımla, kayıplarla sonuçlandı. Başarılı olan ülkeler de belli. Daha kamusal sağlık sistemi olan sistemler, ülkeler.

 

Son aylarda gündeme gelen hekim sendikalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

TTB’nin eski başkanlarından Nusret Fişek şöyle demişti; “İktidarları rahatsız edecek eylemler yapmadığımız sürece haklarımızı alamayız.” Şimdi mesela bu üç sendikaya baktığımızda siyasi iktidarı rahatsız etmekten fevkalade çekindiklerini, ondan uzak durduklarını görüyoruz. AKP’nin sağlık politikalarının sonuçlarını eleştiriyorlar ama o politikaları ve o politikaların sahiplerini eleştirdiklerini hiçbir zaman görmüyoruz. “Biz apolitiğiz, siyaset dışıyız” diyorlar ama bence aslında bu konuda çok politikler.

Bu arada hem sendika kurup hem de “Biz emekçi değiliz, hekimiz” demeleri de ayrıca çelişkili. Sendikalar emek örgütüdür. Meslektaşlarımız bu sendikalara üye oluyorlar ama oralarda  aradıklarını bulamayacaklar diye düşünüyorum.

 

Neticede hekimlerin bir dizi sorunu var ve siz de Türkiye’nin en büyük tabip odasının başkanlığını üstlendiniz. Sizce bütün bu sorunların çözümü için nereden başlamalı?

Hepsinden önemlisi masanın başına oturabilmek diye düşünüyorum. Karar vericilerle masanın başında, karar verici konumda olmak. Tıp eğitiminin planlanmasından uzmanlıkların, hekim sayısının, vb planlanmasından, özel tıp fakültelerinden başlayarak  birinci basamaktan şehir hastanelerine kadar her konuda karar verilirken masada bizim olmamız gerekli.

 

Yalnız arkanızda bir gücünüz olmazsa siyasetçiler sizinle pek masaya oturmuyor. O zaman ne yapmak gerekiyor?

Tam da oraya geleceğim. Mesele, güç meselesi. Türkiye’de 180 bin hekim var. Hakikaten durdukları anda hayat durur. Buna hiç şüphe yok. Bu kadar da güçlü bir meslek grubuyuz. Bunu sağlamak, gücümüzü arttırmak için meslektaşlarımıza, onların sorunlarına alabildiğine yönelip onlarla alabildiğine iç içe olmak gerekiyor diye düşünüyorum. Bu bir kısır döngü ama bir yerinden kırmak zorundayız. Tıp öğrencisinden emeklisine kadar bütün hekimlere ulaşıp, her türlü sorunlarını ele alıp, sorunlarından yola çıkıp, onları yanımıza almak ve öylece masaya yönelmekten yanayım.

Örgütlenmeden, örgütlü mücadele olmadan ve hep bir araya gelmeden, tek başına olmaz. Mümkün değil.

Çözüm, birlik ve mücadele. Ancak öyle başarabiliriz.

*Dr., Hekim Sözü Yayın Kurulu Üyesi

 


Bu İÇERİĞİ Paylaş!