AKP sağlığa da hekimliğe de zararlıdır Röportaj: Ali Çerkezoğlu*, Yasemin Demirci*


  • Hekim Sözü Ekim-Aralık 2022
  • 414

AKP’nin 20 yıllık sağlık politikalarının Türkiye sağlık ve hekimlik ortamına getirdiklerini / götürdüklerini, süreci başından bu yana yakından takip eden Hekim Sözü Yayın Kurulu üyesi Dr. Osman Öztürk’le konuştuk.

Türk Tabipleri Birliği (TTB) ve İstanbul Tabip Odası (İTO) Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) sağlık politikalarına karşı yirmi yıldır kapsamlı, ısrarlı, kararlı bir mücadele sergiledi. Siz de hep bu mücadelenin içinde yer aldınız. Şöyle bir soruyla başlayalım: AKP’ye karşı kişisel bir takıntınızdan bahsedilebilir mi?

Tabii ki kişisel bir mesele değil. Ben otuz yıldır tabip odası çalışmalarına katılıyorum. AKP’nin iktidarda olduğu son yirmi senenin altı yılında İTO Yönetim Kurulu, dört yılında da TTB Merkez Konseyi üyeliği yaptım. Bu süreçte doğal olarak AKP’nin sağlık politikalarını yakından izledim ve gerek hekimlerin emeğini gerekse de halkın sağlık hakkını ticari bir metaya dönüştüren AKP’ye karşı kararlı ve tavizsiz bir mücadele yürütülmesi gerektiğini hep savundum ve bu mücadelenin bir parçası oldum.

AKP küresel sermayenin, özelleştirmek için can attığı bu alanda sağlık talebini kendisine oy devşirilecek şekilde kullanmayı bildi. Peki bugün “Sağlık Reformu”nun neresindeyiz?

Sizin de söylediğiniz gibi 3 Kasım 2002 seçimlerinde iktidara gelen AKP sağlığa özel bir önem verdi. Daha 16 Kasım’da açıkladıkları Acil Eylem Programı’nın içinde de daha sonradan “Sağlık Reformu” olarak tanımladıkları adımlar vardı. Nitekim 2003 Haziran ayından itibaren Dünya Bankası ve IMF(International Monetary Fund)’nin bizim gibi ülkelere yıllardır dayattıklarını “Sağlıkta Dönüşüm Programı (SDP)” adıyla hayata geçirmeye başladı. Önceki iktidarlar siyasi istikrarsızlık nedeniyle yapamamıştı, AKP’nin en büyük “başarısı” uzun süre iktidarda kaldığı için yapabilme imkanına sahip olmasıdır. AKP öncesi sağlıkta en büyük sıkıntı, karşılanamayan talepti. Misal; 2002 yılında bir vatandaş, yılda 3.1 defa bir sağlık kurumuna müracaat ediyordu. Kışkırtılmış talep yaratarak 2019 yılında bu sayıyı 9.8’e çıkardılar. Bunun yarattığı bir memnuniyet vardı. Ama şimdilerde aslında 20 yıl sonra tekrardan başa döndük. Vatandaş gene sağlık hizmetine ulaşamıyor. Bugün özellikle İstanbul’da bir vatandaşın sağlık hizmeti almasının iki yolu var. Ya parasını verip özel hastaneye gidecek ya da acilde yeşil alanda muayene olmadan reçete yazdıracak. Yoksa günlerce, haftalarca telefonla randevu için beklemesi gerekiyor. Sonuçta da doktorun kendisine ayırabildiği zaman 5 dakika! Zaten artık vatandaşlar da ifade ediyor: “20 yıl önce kuyruğa girerdik ama muayene olurduk. Şimdi hiç olamıyoruz!”

AKP sağlık pazarını büyütürken, kışkırtılmış sağlık talebinin yarattığı memnuniyet algısı ve genel olarak ücretlerin durağan olduğu bir dönemde, güvencesiz ve geleceksiz de olsa performans ya da cari ödeme adı altında hekimlerin gelirinde suni artışlara gitti. Tüm bunlara rağmen yirmi yıldır güçlü bir beyaz eylem dalgasının varlığını neye borçluyuz?
O kışkırtılmış talep, büyük ölçüde hekimlerin ve diğer sağlık çalışanlarının emeği üzerinden gerçekleştirildi. Daha çok ve daha zor koşullarda çalışmak zorunda kaldılar. Tepkinin bir nedeni bu. Bir diğeri; Türkiye’deki hekimler açısından kamucu, toplumcu anlayışın varlığı önemli bir direnç noktası oldu. En önemli faktör ise meslek örgütümüz TTB. Onun tarihsel birikimi ve önderliği aslında bu direnişin bu kadar uzun süreli ve uzun soluklu olmasını sağladı. Ben hep şunu ifade ederim; IMF ve dünya bankası patentli, sağlık reformlarına karşı en uzun soluklu mücadele, 20 yıldır Türkiye’de sürüyor. Tabii ki SES ve Devrimci Sağlık-İş’i de unutmamak lazım.

TTB’nin SDP’ye yaklaşımı başından itibaren nasıl oldu?

Aslında SDP başladığında bazı hekimler arasında, daha özel olarak da bir takım tabip odaları arasında şu tür eğilimler güçlüydü. “Bu bir siyasi programdır. Biz bütününe karşı çıkmayalım. Sadece hekimlerin haklarını savunalım.’ Ama TTB en başından itibaren “reform” dedikleri bu “yıkım” programının hem halka hem hekimlere hem de sağlık çalışanlarına yönelik bir saldırı olduğunu açıklıkla ifade etti ve tümden karşı çıktı. Zaten bugün de TTB’nin hekimler nezdinde bu kadar yüksek itibarlı olmasının nedeni budur. TTB hiçbir zaman yalpalamadı, hiçbir zaman buradan hekimler yararına bir şey çıkacağı yanılsamasına kapılmadı.

Gerek hekimlerin çalışma koşullarını gerek taşeron sağlık hakkını, piyasa koşullarına terk eden bu anlayışa karşı duruşu özetleyen söz ‘AKP sağlığa zararlıdır!’ oldu. Peki size özel olarak sormuş olalım; AKP’nin kurumsal ve kişisel olarak ne zararını gördünüz?

Kişisel olarak gördüğüm zararı bir yana bırakayım da bugünün teknolojisi ve imkanlarını göz önünde bulundurursak Türkiye’de aslında yirmi yıl boyunca sağlık hizmetleri iyiye gitmesi gerekirken, yirmi yıl öncekinden çok daha iyi bir yerde olmamız gerekirken, Türkiye’de kamu sağlık sisteminin AKP döneminde nasıl çöktüğünü, hekimlerin nasıl ezildiklerini gördük. Bugün vatandaşların yirmi yıl öncesine göre daha iyi bir sağlık hizmeti aldığını da hekimlerin yirmi yıl öncesine göre daha iyi koşullarda çalıştıkları ve daha mutlu olduklarını da söylemek mümkün değil. Yirmi yıldır tek parti iktidarında yaşıyoruz ve bütün bunların sorumlusu AKP iktidarıdır.

SDP’de kritik bir eşiğin, Sosyal Sigortalar Kurumu (SSK) hastanelerinin Sağlık Bakanlığı’na devri olduğu biliniyor. TTB ve İTO’nun bu sürece karşı kararlı bir duruşu oldu. Sizin ise SSK hastanelerinin devrini kişisel bir meseleye dönüştürdüğünüz söyleniyor. SSK hastaneleri, sizin için neyi simgeliyordu?

SSK hastanelerine baktığımız zaman işçi sınıfının çok eskiden beri talebi olduğunu görüyoruz. 1924 yılındaki İzmir İktisat Kongresi’ne katılan İşçi Grubu’nun taleplerine baktığımızda fabrikalarda birer dispanser, maden ve orman işletmelerinde hastaneler kurulmasını istediklerini görüyoruz. Sonrasında 1945’te Çalışma Bakanlığı, 1946 yılında da SSK kuruluyor. İlk önce İşçi Sendikaları Kurumu olarak kuruluyor, sonra SSK’ya dönüşüyor. 1951 yılından itibaren de kendi hastanelerini kuruyor. O döneme göre hayli büyük ve donanımlı modern hastaneler. O yıllarda SSK hastanesinde hekim olmak da hasta olmak da büyük avantaj. Daha sonra sistem çıkmaza sürüklendi ve Sağlık Bakanlığı’na bağlanarak tasfiye edildi. Evet, doğru; sağlıkta iki başlı bir sistem olması her zaman bir tartışma yarattı. Peki bunun tek çözüm yolu SSK hastanelerini Sağlık Bakanlığı’na devredilmesi miydi? Aslında AKP iktidara geldikten sonra Sağlık Bakanlığı ile Çalışma Bakanlığı arasında bir protokol imzalanmıştı. SSK’lı hastalar, Sağlık Bakanlığı’ndan faydalanabilecekti. SSK hastaneleri buna rağmen tasfiye edildi. Çünkü SSK kendi parasıyla kendi sağlık hizmetini üretiyordu. Yani finansman ve sağlık hizmetini tek elden yürütüyordu. Halbuki sağlığı ticarileştirmenin birinci koşulu bir sağlık pazarı yaratmaktır. Bir sağlık pazarı yaratmak için de sağlığın finansman ve hizmet sunumunu ayırmak gerekiyordu. Bu yüzden SDP’nin ilk büyük adımının SSK hastanelerinden başlaması hiç tesadüf değil.
Kişisel olarak bir şey söylemem gerekirse de; kırk yıla yaklaşan meslek hayatımın en güzel yılları SSK Bakırköy Doğumevi’nde ve asıl olarak da SSK Okmeydanı Hastanesi’nde geçti.

AKP’nin son 20 yılında sağlıkta dönüşümün somut sonuçları var: Özel hastane sayısındaki devasa artış, tıbbi işlemlerin özel sektöre kayması, bölge tabanlı olması gereken birinci basamağın kişi odaklı ve fiilen taşeronlaştırılmış hali ve kamu hastanelerinin şehir hastanelerine dönüştürülme çabası. Sağlığın bir bütün olarak özelleştirilmesinde gelinen son aşamaya karşı ne yapılabilir?

2002 yılından 2019 yılına kadar Türkiye’de kamuda toplam hastane sayısı %33 artarken, özelde %112 olduğunu görüyoruz. Kamuda yatak sayısı %45 artarken, özelde % 237 artmış olduğunu; ameliyat sayıları kamuda %226 artarken, özelde %575 arttığını görüyoruz. Hastaneye müracaat sayıları kamuda %307 artarken, özelde % 1.176artmış; yani kamuda 3 kat artarken özelde 11 kat artmış. Özel sağlık sektörü Cumhuriyetin 80 yılı boyunca bir arpa boyu yol alamamışken AKP döneminde kat be kat aldı. Bu da özel sağlık sektörünün kendi çabasıyla değil, SGK’nın özelden hizmet satın alması yoluyla ve özellerin vatandaştan “ilave ücret” adı altında para almasına izin verilmesi yoluyla oldu.
Peki özel sektörün bu gelişimi nasıl oldu? Gerekli sağlık emek gücünü nereden buldu? Kamudan çekti. Öyle olduğu için de kamu çöktü. Oysa Türkiye’de toplumun geniş kesimlerine nitelikli sağlık hizmet vermenin yolu kamu sağlık sistemini güçlendirmekten; sağlık için harcanan toplanan kamusal fonların tamamen kamusal sağlık sistemi içinde kullanılmasından geçiyor. Kamu sağlık sistemini güçlendirerek hekimlerin, sağlık emekçilerinin çalışma koşullarını iyileştirmek gerekiyor.

Şu anda özel sağlık kuruluşlarının bir kısmında SGK anlaşması iptal ediliyor. SGK “Ya hep ya hiç diyor” özellere.

Şöyle bir şey oldu, SGK branş antlaşmasından vazgeçti, daha önce özeller branş anlaşması yapabiliyordu. Artık yapamıyor.
Özellerle ilgili şunu söylemek gerekiyor. Aslında SGK’nın ödediği paralarla özel hastanelerin o hizmeti vermesi mümkün değil. Şöyle oluyor: İktidar “Vatandaşlara bütün hastane kapılarını açtım” diyor. Özel hastaneye de, “Sen de gelenden paranı alabildiğin kadar al” diyor. Sonuçta zarar vatandaşlara oluyor.

İlaç katkı paylarının da arttığını görüyoruz.

Evet. Hastaların özellikle son dönemlerde en çok şikayet ettikleri konulardan biri bu. Aslında eşdeğer ilaç uygulaması Kemal Kılıçdaroğlu zamanında SSK’da başlamıştı. Ama SSK eşdeğer ilaçların en ucuzunu alıyordu ve kendi sigortalısına veriyordu. SSK’lıların bir zararı olmuyordu. Ancak günümüzde SGK en ucuz ilacı baz alıyor ama aradaki farkı vatandaş ödemek zorunda kalıyor.

AKP’li yılları sağlık çalışanları ve hekimler olarak, zamanda sağlıkta şiddetin ve ölümlerin yerleşik hal aldığı bir dönem olarak yaşadık. Bu programa karşı itiraz edelerin de polis ve hukuksal şiddet yoluyla susturulmaya çalışıldığını görüyor, yaşıyoruz. Ülkemizi, sağlık ortamını ve hekimleri bu şiddet sarmalından nasıl çıkarabiliriz?

Sağlıkta şiddet eskiden de vardı, bu doğru ama bugün artık bambaşka bir boyutta. Çünkü burada kışkırtılmış talep ve bunun yanı sıra hekim emeğinin ucuzlatılması var. Hekimlerin piyasaya düşürülmesi, özel sektöre mahkum edilebilmesi için önce hekimlerin itibarı kırıldı. Ben bugün daha iyi görüyorum ki; aslında geçmişte bizi şiddete karşı en çok koruyan, o itibarın sağladığı zırhmış. Sağlıkta şiddetle ilgili TTB’nin çok uzun süredir ısrarla istediği birtakım yasal düzenlemeler gerekiyor. Ama bence en temeli bu kışkırtılmış sağlık talebi. Şiddet yapısal bir hale geldi ne yazık ki. Kışkırtılmış talep ve 5 dakikada muayene. Bunları çözemediğimiz sürece diğer önlemlerin yeterli gelmeyeceğini düşünüyorum. Sonuç itibariyle bu sağlık reformu denilen sağlıkta dönüşüm programını tamamen çöpe atıp, yeni bir kamucu sağlık sistemi kuramadığımız sürece ne yazık ki, şiddetin sonu gelmeyecek gibi gözüküyor.

Son olarak, TTB Başkanı Şebnem Korur Fincancı tutuklu, Merkez Konsey hakkında görevden alma davası açılmış durumda. 7 Temmuz’da Dr. Ekrem Karakaya’nın öldürülmesi karşısında yapılan yürüyüş nedeniyle sizin de içinde olduğunuz 11 sağlık çalışanına açılmış bir soruşturma var. Tüm bunlar AKP’nin başlangıçtan itibaren var olan anti demokratik ruhunun, demokratik kurumlara karşı bütünüyle tahammülsüz bir hale dönüştüğünün göstergesi mi?

AKP’nin TTB’den rahatsız olduğu başından bu yana biliniyor. Eski Sağlık Bakanı Recep Akdağ şöyle diyordu: “ TTB sniper gibi. Kafamızı çıkardığımız an ateş ediyor!” Onun için TTB, yirmi yıldır ele geçirilmeye, susturulmaya çalışılıyor. Ama hekimler her seferinde onlara gereken cevabı veriyorlar. Tayyip Erdoğan ve Devlet Bahçeli yıllardır “TTB kapatılmalıdır, TTB’nin başındaki Türk ismi çıkarılmalıdır.” diye sürekli söylüyorlardı. En son olay da bunun bir gerekçesi olmuş vaziyette ve bir yasal düzenleme yapacaklarını söylüyorlar.
Bahsettiğiniz 7 Temmuz’da İstanbul’da yaptığımız protesto öncesi emniyet güçlerine trafiği aksatmadan yürüyeceğimizi; daha önce Göksel Kalaycı, Ersin Arslan öldürüldüğünde de yürümüş olduğumuzu ısrarla ifade ettik. Buna rağmen bu dönemde giderek daha fazla karşılaştığımız bir tahammülsüzlükle, yürüyüşümüzü şiddet kullanılarak engellemeye çalıştılar. Ama hekimler, sağlıkçılar hakikaten çok üzgün, çok öfkeliydi. Çapa’dan Sultanahmet’e barikatları aşarak yürüdüler. Onunla ilgili hakkımızda soruşturma açıldı. Dava da açılır mı, henüz bilmiyoruz ama açılırsa hem sağlıkta şiddeti hem de AKP’nin sağlık politikalarını teşhir ederiz.
Neticede TTB, tabip odaları en başından beri AKP konusunda hiç yanılmadı, hiç yanılsamaya düşmedi. Üyelerini ve ülke kamuoyunu hiçbir zaman yanıltmadı. Yine hekimler de hiçbir zaman AKP’ye boyun eğmedi. Bugün de ne bu ceza davalarıyla ne de bir takım yasal değişikliklerle boyun eğdirmeyi başaramayacaklar.
Bundan önce olduğu gibi bundan sonra da söylemeye devam edeceğiz: AKP sağlığa ve hekimliğe zararlıdır!

*Hekim Sözü Yayın Kurulu Üyesi


Bu İÇERİĞİ Paylaş!