Demokrasi, sınıf mücadeleleri ve Türk Tabipleri Birliği - Özgür Müftüoğlu*


  • Hekim Sözü Mart-Nisan 2022
  • 146

TTB, gerek toplumun sağlık hakkı gerekse temsil ettiği hekimlerin hakları

için etkili bir mücadele yürütmüştür. TTB, savunduğu ilkeler ve bu ilkelerle -despotizmin en güçlü olduğu koşullarda- yürüttüğü mücadele, diğer sınıf ve meslek örgütlerine cesaret verici ve yol gösterici olmaktadır.

 

Demokrasi, en yalın haliyle “toplum kesimleri arasında eşitliğin ve özgürlüğün sağlanması” olarak tarif edilebilir. Tüm üst yapı kurumları (devlet, hukuk, ideoloji, vd) gibi üretim ilişkileriyle belirlenen demokrasiyi de tarihsel süreç içinde, toplumunun sosyal ve ekonomik biçimlenmesi ve sınıf mücadeleleriyle birlikte değerlendirmek gerekir. Bu açıdan bakıldığında sınıflı toplumlarda egemen sınıfın karşıt sınıfa hükmedebilme seviyesinin demokrasinin düzeyini belirlediği görülür. Sınıflar arasında mücadelenin gerçekleştiği; dolayısıyla tahakkümün oluştuğu yer üretim sürecidir. Üretim sürecinde üretici güçler arasındaki dengeyle oluşan demokrasi, toplumun diğer alanlarına da yansır.

Kapitalist toplumda demokrasi, emek gücü dışında kalan üretim faktörlerini elinde bulunduran burjuva (sermaye) sınıfının egemenliğinin yansıması olarak karşılık bulur. Burjuvazinin, sermaye birikimi için gereken artı-değeri elde edeceği üretimi/hizmeti gerçekleştirebilmesi için emek gücünü satın alması gerekir. “Artı-değer” büyük ölçüde (teknolojinin emek gücünü ikame edilebildiğince sınırlanabilse de) emek maliyetinin düşük, üretkenliğinin (verimliliğinin) yüksek olmasına bağlıdır. Daha fazla artı-değer elde edebilmek için burjuvazi -kaçınılmaz olarak- emekçiler üzerinde tahakküm kurma çabasında olur ki bu da eşitliğin, özgürlüğün gerçek manada mümkün olmadığı kapitalist üretim ilişkilerinin doğası gereği “antidemokratik” olması sonucunu doğurur.

Kapitalist üretim sisteminin antidemokratik doğası, toplumsal ilişkilere de yansır. Burjuvazi, politik iktidarının aracı olarak demokrasiyi egemenliği için tehdit oluşturmayacak ölçüde kabullenebilir. Örneğin liberal demokrasinin çerçevesi içinde anayasa yapar, parlamento ve çeşitli düzeylerde toplum kesimlerini temsil edecek kurumların faaliyetine olanak tanır, genel oy hakkını ve -toplumsal baskı ölçüsünde- politik özgürlükleri kabul eder. Ama aynı zamanda tüm bu demokratik haklardan ve kurumlardan halkın yararlanma imkanlarını sınırlandırır. Burjuva devleti, egemen sınıfın dışında kalan toplum kesimlerinin politik faaliyetini sürekli olarak denetim altında bulundurarak ekonomik ve sosyal hakları politik faaliyetten uzak tutacak tarzda -sivil toplum örgütlenmesi biçiminde- organize eder. Sınırları yasalarla belirlenmiş olsa da siyasi hakların bir garantisi bulunmaz; “olağanüstü” olarak tanımlanan hallerde tüm haklar askıya alınabilir (Örneğin 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında hükümetin OHAL ilanını demokrasinin en ileri ilkelerini belirleyen belgelerden biri olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “Olağanüstü Hallerde Yükümlülükleri Askıya Alma” başlıklı 15. maddesine dayandırması gibi).

Temellerinin “önsözünde İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’ne yer veren 1791 Anayasası”yla atıldığı kabul edilen burjuva demokrasisinin devingenliğini, sınıf mücadeleleri tarihiyle birlikte izlemek mümkündür. Temel hak ve özgürlüklere ilişkin -birinci nesil haklar- birçok düzenlemeyi (yaşam hakkı, eşit yurttaşlık hakkı, kölelik ve cariyeliğin kaldırılması vb) içeren 1791 Anayasası’nda “mülkiyet hakkı ve girişimcilik özgürlüğü” özellikle vurgulanırken mülkü ve girişim için sermayesi bulunmayan kesimlerin haklarına ilişkin herhangi bir düzenlemeye yer verilmemiştir. Dolayısıyla mülk ve sermaye sahibi olmayan ve Sanayi Devrimi sonrasında “sefalet” koşullarında çalışmak ve yaşamak zorunda kalan emekçi kesimler; ekonomik, sosyal ve siyasal haklardan yoksun bırakılmıştır. Bu hukuki dışlanmaya karşı hakkını aramak için örgütlenmeye ve taleplerini dile getirmeye çalışan emekçilerin eylemleri ise “girişimcilik özgürlüğü”ne aykırı olduğu gerekçesiyle engellenmiştir. Daha açık bir ifadeyle, emekçi kesimleri dışlayan, bireysel hak ve özgürlüklerini kullanabilme olanaklarını ellerinden alan burjuva hukukunda demokrasiyi tanımlayan eşitlik ve özgürlükler sadece egemenlerin kullanabildiği haklar olagelmiştir.

Kapitalizm gibi varlığını üretim sürecinde emeğin yarattığı değere el koyarak sürdürebilen, bu nedenle çalışanlar üzerinde tahakküm kurmanın zorunlu olduğu bir sistemde bireylerin hukuk metinlerinde yer alan haklarını kullanabilmek için toplumsal bir güce sahip olması gerekir. İşçi sınıfının ortaya çıkması da işte bu gerekliliğin bilincine ulaşılmasıyla olmuştur. Sanayi Devrimi sonrasında kente göçe zorlanan milyonlar yaşamlarını sefalet içinde sürdürmek zorunda kalmış; işsizliğe, güvencesizliğe, uzun çalışma sürelerine, çocuk işçiliğine, kadınların gece çalıştırılmalarına ve son derece düşük ücretlere karşı tepkiler yükselmeye başlamıştır. Tüm bu sorunların kaynağı olan kapitalist sisteme ve sermaye sınıfına karşı birey olarak baş edebilmelerinin mümkün olmadığını gören emekçiler “dayanışma içerisinde örgütlü bir mücadele yürütülmesi gerektiği” bilincine ulaşmıştır.

Her türlü engellemeye karşın emekçilerin yürüttüğü örgütlü mücadele, kendilerini yok sayan, sefalete sürükleyen düzene bir başkaldırıdır. İşçiler tepkilerini üretimden gelen güçlerini kullanarak, yani kapitalizmin can damarı olan üretimi grevlerle durdurarak göstermiştir. 18. yüzyılın sonlarında başlayan işçi hareketleri, giderek bilinçli örgütlenmelere ve mücadeleye dönüşmüş ve “1848 Devrimleri”yle Avrupa’nın birçok ülkesinde büyük işçi ayaklanmaları gerçekleşmiştir. Sömürüye ve sefalete karşı çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesini talep eden ayaklanmalar genellikle kanlı biçimde bastırılmıştır. Ancak -Komünist Manifesto’da da belirtildiği gibi- bu mücadeleler sonucunda burjuvazinin karşısında tarihi belirleme gücüne sahip yeni bir sınıf, “işçi sınıfı” doğmuştur.

İşçi sınıfı mücadelesi, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren özellikle erken sanayileşen Avrupa ülkelerinde hızla yayılmıştır. Grevler ve eylemlerle kendini gösteren bu mücadeleler, kapitalist sistem için önemli bir tehdit halini almıştır. Burjuvazi bu tehdit karşısında, işçi sınıfını sistemle bütünleştirmek amacıyla emekçileri dışlayıcı politikalardan tavizler verip birtakım “demokratik” düzenlemelere gitmek zorunda kalmıştır. Böylece emek süreçlerinde ve siyasal alanda ayrımcılığı az da olsa sınırlandıran ve burjuvazinin çıkarlarına uymadığı için emekçilerin kullanamadıkları (birinci nesil) hakları kullanabilmelerini de sağlayacak, (ikinci nesil haklar olarak da ifade edilen) örgütlenme başta olmak üzere sosyal ve siyasal haklar elde edilmiştir.

  1. yüzyıl sonlarında yükselen sınıf mücadelesinin emek maliyetlerini arttırmasının da etkisiyle içine düştüğü kriz; kapitalizmi, 20. yüzyılın başında bir dünya savaşına sürüklemiştir. I. Dünya Savaşı krizin aşılması için yeterli olmadığı gibi 1917 Ekim Devrimi ve merkez kapitalist ülkelerin işçileri arasında yaygınlaşan sosyalizm akımı, kapitalizm üzerindeki tehditleri arttırmıştır. I. Dünya Savaşı’nı sonlandıran Versay Barış Anlaşması’yla işçi sınıfının elde ettiği hakları yaygınlaştırmak amacıyla Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) kurulurken; oy kullanmak, parti kurmak gibi siyasal haklar da genişletilmiştir.

Burjuva demokrasisinin işçi sınıfı ve sosyalizmin tehdidi altında, uluslararası hukuku da oluşturarak, sağladığı ilerleme uzun sürmemiştir. Kapitalizmin dünya savaşı ile aşılamayan krizi, 1929 buhranıyla zirveye ulaşınca burjuvazi, bir taraftan emek gücü üzerinde tahakküm oluşturacak yeni bir üretim biçimi olarak Fordizmi yaygınlaştırmaya çalışırken diğer taraftan da faşist ve totaliter rejimleri destekleyerek işçi sınıfını baskı altına almaya çalışmıştır. Burjuvazinin desteğiyle yükselen Nazizm ve faşizm ancak milyonlarca insanın yaşamını yitirdiği II.Dünya Savaşı’yla durdurulabilmiş; bu savaştan güçlenerek çıkan Sovyetler Birliği’nin kapitalist ülkeler üzerindeki tehdidi daha da artmıştır.

Sovyetler Birliği’nin siyasi üstünlüğüyle sona eren savaş sonrasında kapitalist sistem, 19. yüzyıl sonlarında girdiği krizi aşmak için yeni bir sermaye birikim stratejisi benimsemiştir. Bu stratejinin bir ayağı üretimin tek çatı altında toplandığı “Fordizm” diğer ayağı ise talep yönlü politikaların gereği olan “sosyal/refah devleti” uygulamalarıdır. “Yoğun birikim rejimi” olarak da anılan bu dönemde uluslararası ticaret sınırlanmış ve üretim ulusal pazara dönük olarak yapılmıştır. Savaş sonrası sermaye birikim rejiminin ihtiyaçları ve soğuk savaş döneminde artan sosyalizm tehdidi, burjuvaziyi işçi sınıfıyla “uzlaşı” içinde olmaya mecbur bırakmıştır.

Kapitalizmin yeniden krize girdiği 1960’ların sonlarına kadar sürecek bu “uzlaşı” döneminde, başta İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi olmak üzere, demokratikleşme adına önemli adımlar atılmıştır. Evrensel norm halini alan ileri demokrasi ilkeleri özellikle Batı Avrupa ülkelerinde tarih boyunca görülmemiş parıltılı bir yirmi yılın yaşanmasını olanaklı kılmıştır. Bu dönemde ekonomik ve sosyal hakların yanısıra (üçüncü nesil haklar olarak da tanımlanan) barış hakkı, çevre hakkı, halkların kendi kaderini belirleme hakkının tanınmasının yanısıra kadın haklarında da önemli ilerlemeler kaydedilmiştir.

20-25 yıl gibi kısa bir sürede demokraside sağlanan ilerlemeler, 1970’lerle birlikte kapitalizmin yeniden girdiği krizin müsebbibi olarak görülmüş ve sınıflar arasındaki uzlaşıya imkan veren “birikim rejimi” sona erdirilmiştir. Sermaye birikimine engel olduğu düşünülen demokratik kazanımlardan kurtulmak için üretim, “küreselleşme” adı altında demokrasinin gelişmediği, dolayısıyla burjuvazinin emekçiler üzerinde daha kolay tahakküm kurabileceği çevre ülkelere kaydırılmıştır. Böylece işçi sınıfının 200 yıllık mücadelesiyle elde edilen haklar, bir çırpıda alaşağı edilerek 18. yüzyılın sonlarını andıran “vahşi” çalışma koşullarında kâr hadleri yeniden yükseltilebilmiştir.

Küreselleşmenin çevre ülkelerde neden olduğu “vahşi” çalışma rejimi kısa sürede merkez ülkelere de yansımış, bir taraftan üretim ve emek süreçlerinde esnekleşmeyle birlikte iş güvencesi ortadan kalkarken diğer taraftan neoliberal politikalarla tasfiye edilen sosyal devlet, sağlık ve sosyal güvenlik başta olmak üzere sosyal hakları aşındırılmıştır. Böylece sermayenin emek gücü üzerindeki tahakkümünü sınırlayan işçi sınıfının tüm kazanımları ortadan kalkma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır.

Merkez ülkelerde emekçi kitleler; “sanayi ötesi toplum modeline geçildiği, emeğin daha temiz işlerde, daha az süre ile çalışıp refah içinde yaşayacağı” propagandasıyla bu sürece ikna edilmeye çalışılırken, “işçi sınıfının tarihsel rolünün sona erdiği, sınıf perspektifiyle örgütlenmenin ve mücadelenin “çağdışı” olduğu söylemi de yaygınlaşmıştır. Bu söylem, özellikle Berlin Duvarı’nın yıkılmasının ardından “tek kutuplu dünya” mitinin etkisiyle geniş toplum kesimlerinde taraftar bulmuştur. Sonuç olarak demokrasinin beşiği olan ülkelerde dahi sendikalar başta olmak üzere ekonomik, sosyal ve siyasal hak mücadelesi veren örgütlülükler zayıflamış, her şeye rağmen mücadeleyi sürdüren örgütlenmeler ise baskı altına alınmıştır.

Örgütlü mücadelenin “çağdışı” ilan edildiği ve “bireysel çabayla hakların elde edebileceği” algısı, özellikle profesyonel meslek sahibi, nitelikli işgücü arasında kabul görmüştür. Ancak kısa bir süre içinde diğer kesimler gibi profesyoneller de iş ve sosyal güvencesini kaybetmekle karşı karşıya kalmış; düşük ücretle, uzun sürelerde, iş kazası ve meslek hastalığı riski altında çalışmaya rıza göstermek zorunda bırakılmıştır. Statü ve gelir düzeyi bakımından kendisini işçi sınıfından ziyade “orta sınıf” olarak tanımlayan profesyonel meslek sahipleri, tarihsel süreçte de sınıf örgütü olan sendikalardan çok meslek kuruluşlarında örgütlenmeyi tercih etmiştir.

“Meslek örgütlenmesi”, genel sendikalar içinde mavi yakalılara göre sayısal olarak azınlıkta kalacakları ve haklarını yeterince savunamayacakları düşüncesiyle 19. yüzyıl başlarından itibaren nitelikli işgücünün tercih ettiği bir örgütlenme biçimidir. Profesyonel mesleklerin büyük kısmında, çalışma koşulları ve özlük haklarının işyerlerinden kaynaklanan koşulların yanısıra icra ettikleri mesleğin alanında (sağlık, yargı, eğitim vb) uygulanan politikalarla ilişkili olması da meslek bazında örgütlenmenin tercih edilme nedenlerindendir.

Sınıf ve meslek örgütlerinin güç kaybettiği bir süreçte kamu hizmetlerinin piyasaya açılması ve özelleştirmelerle birlikte profesyonellerin de mavi yakalı kol işçileriyle benzeşen çalışma koşulları, sınıf temelli örgütlenmeyi zorunlu kılmıştır. Öte yandan sağlık, eğitim gibi profesyonellerin yoğun olduğu alanların piyasaya açılmasının yarattığı toplumsal etkiler, mesleki çıkarlarla toplumsal çıkarların ortaklaşmasına neden olurken, mesleki örgütlenmelerin de sınıf perspektifiyle hareket etmelerini kaçınılmaz hale getirmiştir.

Meslek örgütlenmeleri birçok ülkede toplumun genel çıkarlarına rağmen mesleki çıkarları önceleyen muhafazakar bir yapıda olmasına rağmen Türkiye’de özellikle hekim ve mühendis örgütlenmesi 60’lı yıllardan bu yana toplumsal çıkarlarla mesleki çıkarların örtüştüğü bilinciyle hareket etmiş, Türk Tabipleri Birliği (TTB) ve TMMOB gibi meslek örgütleri Türkiye’de sınıf ve demokrasi mücadelesinin önemli unsuru olmuştur.

Neoliberal dönüşüm sürecinde sağlık alanının piyasaya açılarak sağlık hizmetleriyle birlikte sağlık çalışan emeğinin de metalaşması; meslek çıkarlarıyla toplumsal çıkarların örtüşmesinin tipik bir örneğidir. TTB, sağlıkta dönüşüm sürecine sınıf perspektifiyle yaklaşarak bir taraftan mesleki çıkarları savunurken diğer taraftan toplumun sağlık hakkı mücadelesini yürütmüştür. TTB, sağlıkta dönüşümün yanısıra savaş, çevre talanı, yoksulluk vb. meseleleri de “halk sağlığı” sorunu olarak tanımlayıp bu alandaki mücadelelerin içinde de yer almaktadır. 

Pandemi süreci kapitalizmin antidemokratik doğasını, belki de tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar, görünür kılmıştır. Siyasi iktidarların, bu dönemde sermayenin çıkarlarını ve kendi bekâsını toplum sağlığına tercih etmesi; dünyada milyonlarca, Türkiye’de on binlerce insanın yaşamına malolmuştur. Yine bu süreçte sınıflar arası eşitsizlikler artmış, bulaş riskine rağmen -başta sağlık çalışanları olmak üzere- emekçiler, yaşam hakları ihlal edilerek çalışmak zorunda bırakılmıştır. Yaşam hakkı ihlal edilen en temel ihtiyaçlarını karşılayamayacak ölçüde yoksullaşan emekçilerin sürece karşı koyamayacak derecede örgütsüz ve dirençsiz olduğu bu koşullarda TTB, gerek toplumun sağlık hakkı gerekse temsil ettiği hekimlerin hakları için etkili bir mücadele yürütmüştür. TTB’nin, savunduğu ilkeler ve bu ilkelerle -despotizmin en güçlü olduğu koşullarda- yürüttüğü mücadele, diğer sınıf ve meslek örgütlerine cesaret verici ve yol gösterici olmaktadır.

*Akademisyen


Bu İÇERİĞİ Paylaş!